Tarih: Kasım 03, 2024 Yazar: Yorum: 0 yorum

Hayır demeyi öğrenemedim.

Hayatımda öğrenemediğim en önemli şeylerden biri de “Hayır diyememek!”. Bir türlü “Hayır” diyemedim. Bu özelliğimi bilen arkadaşlarım tarafından göz göre göre de kullanıldım.. Hatta arkadaşlarım, birçok işi üzerime yıktıklarında, yüzüme karşı, senin “Hayır” diyemeyeceğini bildiğimiz için seni biraz kullandık bile diyebilmişlerdir.



Oysa Paulo Colhe ne güzel demiş, "Hayır demek, evet demektir. Yani; kendi önceliklerinize, zamanınıza ve sınırlarınıza 'evet' demektir."

Yine Paulo Colhe’ nin bir sözü daha var. “Bir hayır diyebilmek, bin evetten daha değerli olabilir.”

Ama dediğim gibi bir türlü öğrenemedim “Hayır” demeyi.

“Hayır” diyemeyen insanlar, toplumsal normlar, suçluluk duygusu ve başkalarını hayal kırıklığına uğratma korkusu nedeniyle “Hayır” diyemiyorlarmış. Nasıl bir toplumda yetiştiysem, herkes bana “Hayır” derken ben diyemedim. Ya da hiç kimse suçluluk duygusu hissetmiyorken ben nasıl oldu da  hissettim. Ya da hep hayal kırıklığına uğrarken nasıl da başkalarını memnun ettim.

Üniversitede bir arkadaşım vardı. O da benim gibi “Hayır” diyemeyenlerdendi.

İnsanlar ona “Sana bir şey soracağım dediklerinde” daha dinlemeden “Hayır hayır hayır” derdi. Daha bir şey demedik ki dediklerinde ise “Olsun yine de hayır” derdi.

“Hayır hayır hayır”


Tamamını oku
Tarih: Temmuz 29, 2024 Yazar: Yorum: 0 yorum

Bu aralar Youtube' da ne izliyorum?

 Sosyal medyaların etkisiyle blog yazıları iyiden iyiye azaldı. Yazmak daha zor.

Resim paylaşmak, video çekmek herkesin kolayına geliyor. Sahiden de kolay. Daha pratik.

Keşke ben de yapabilsem.

Bu aralar ben de bloglar yerine youtube kanallarına takılıyorum.

Son zamanlarda,

Yocuların Dikkatine,

Ramble Soul ve

Güneşim Peşinde' yi izliyorum.

Yolcuların Dikkatine' de Cihan çok zeki bir arkadaş. Ebru' da öyle. Zeki insanları izlemek ayrı bir keyif veriyor. Ramble Soul' a göre daha minimalistler. 

Diğer arkadaşları da keyifle izliyorum.

Ramble Soul .... Ben beğeniyorum.

Çağdaş Özsarı' da izlediklerim arasında.











 




Tamamını oku
Tarih: Haziran 30, 2024 Yazar: Yorum: 0 yorum

Kadın


16-17 yaşlarındaydım. Yıl 1985-1988. İzmir Atatürk Lisesi' nde yatılı öğrenci olarak okuyordum. Anneannem ve halam o zaman hayattaydılar. Biri Küçükyalı' da diğer ise Göztepe' de oturuyordu. Benim ailem Torbalı' daydı. Hafta içi okulda yatılı olarak okuyor, hafta sonu ise eve çıkıyordum. Daha çok Torbalı' ya, ailemin yanına gidiyordum. Cuma akşamı okul çıkışı okuldan ayrılıyor, Pazar akşamı saat 17' de okulda oluyordum. Pazar akşamı dönüşte, Torbalı' dan dolmuşa biniyor, Karabağlar' daki mezarlıkta iniyor, oradan da Montrö otobüsüne biniyor, hemen okul karşısında iniyordum. 16 yaşımda bu dönüş çok hoşuma giden bir anı değildi benim için. Daha sonraları okula ve yatılı hayata alışınca o kadar da dert etmedim. Mezarlıktan ESHOT Montrö otobüsüne binerken çoğu zaman bir kadına denk geliyordum. Şoförün arkasındaki ikinci sıradaki koltukta oturuyordu. Zaten o yıllarda bu hat o kadar çok yoğun değildi ve her hafta sonu 5-10 kişi yolculuk ediyorduk. Kadın 40-50 yaşları arasındaydı. Sarışındı. Saçları dalgalı ve omzuna kadar iniyordu.Yeşil gözlüydü. Güzel ve gösterişli bir kadındı. Çoğu zaman göz göze geliyorduk. Hadi ben yurda gidiyorum sen nereye gidiyordun, her Pazar akşamı?

Gelelim günümüze....

30 Haziran 2024' de bu satırları yazıyorum size..

Genelde her Cuma ve Cumartesi akşamı arkadaşlarımla -bazen de yalnız- dışarı çıkarım. Çoğu zaman Cumaları Beat Taurus' a, Cumartesileri ise Armada' daki Fatboy' a giderim. Mekancılığı severim. O yüzden mekan değiştirmeyi çok sevmem.

Bundan 6 ay önce Cuma akşamı yine Beat Taurus' da Asena' yı (CATS) dinliyordum. Masada 3 arkadaş oturuyorduk. Yan masada tek başına oturan, tahminen 45-50 yaşlarında bir kadınla göz göze geldim. İkimiz de birbirimize bakıp hafifçe gülümsedik. Bizi gören arkadaşım "Tanıyor musun?" diye sordu. Biraz duraksadıktan sonra "Bilmiyorum." dedim. Genelde bu tür yerlerde, sarhoş olduktan sonra çok kişiyle tanışırsınız ve belki bir daha birbirinizi aylarca görmezsiniz, tanıştığınızı bile unutursunuz. 

Daha sonraki 5 hafta üst üste aynı kadını Beat' de gördüm ve her seferinde selamlaşıp, masalarımızda oturup, herhangi bir konuşma yapmadık. Beat' e birlikte gittiğim kadın arkadaşlarım, ısrarla nereden tanıyorsun diye sorsalar da bilmiyorum boş verin deyip eğlenmemize baktık. Ancak ta ki Bahçelievler' deki işyerimin orda onu bir kez daha görünce hafızamı zorlamaya başladım.

Kadın sarışındı. Saçları dalgalı ve omzuna kadar iniyordu. Yeşil gözlüydü. Güzel ve gösterişli bir kadındı.

Hatırlamıştım.

Daha sonraki akşamlar onu Beat' de hiç görmedim.


Önder Güngör / 30.06.2024 / Ankara

Tamamını oku
Tarih: Mayıs 11, 2024 Yazar: Yorum: 0 yorum

Gecenin geç saati taksici anılarım-6


 

Saat yine 02.30.

Çorbacıdan çıkmış, taksiye binmişim. Farkında değilim.

Taksici genç bir delikanlı. Sohbet etmek istiyor.

- Abi nerelisin? diyor

-İzmirliyim. Ya sen?

-Evelallah Ankaralıyız.

-Ankara' ya nereden geldiniz?

-Yok abi. Evelallah Ankaralıyız dedik ya. Öyle dışarıdan mışarıdan gelmedik.

-Kaç yaşındasın.

-23 yaşındayım abi.

Ben 1988 yılında Hacettepe' yi kazandığımda Ankara' ya gelmişim. Yaşından daha fazla Ankara' dayım. 23 yaşındaki bebe evelallah Ankara' lıyım diye bana hava atıyor. :) 😂😂

Önder Güngör / Ankara / 10 Mayıs 2024

Tamamını oku
Tarih: Mayıs 01, 2024 Yazar: Yorum: 0 yorum

Nil' in kelebekleri

Nil Karaibrahimgil' in Nil'in kelebekleri kitabını okuyorum.

Odayı Amália Rodrigues  - Primavera' sı dolduruyor.

Arkadaşlarım Fado ne diye sorduklarında Portekiz Türkü' sü diyorum.

Gelelin Nil' in kelebeklerine



Leonardo’nun vinci Bayanlar baylar, karşınızda anatomist, mimar, botanist, şehir planlamacısı, kostüm ve sahne tasarımcısı, şef, mizahçı, mühendis, at binicisi, kâşif, coğrafyacı, jeolog, matematikçi, filozof, fizikçi, ressam ve müzisyen... Nil Karaibrahimgil! 
Değil tabii ama ‘keşke’si var. İ
şte bu ‘keşke ben de onun gibi...’ kahramanlarımın peşinde koştuğum günlerden birinde Da Vinci gibi nasıl düşünürüz? kitabını alıp eve kapandım. Kafamdaki soru her zamanki gibi şuydu: Peki benim vince hangi benzini koyarsam ne kadar kaldırabilir? Birbaktım Leonardo’nun benzini çeşit çeşit, hem isimleri Lorenzo’nun yağından bile güzel! İnsan sadece bunları okusa, beynine bir endam gelir: 
Curiosita, Dimostrazione, Sensazione, Sfumato, Arte/sci-enza, Corporalita, Connessione. 
“Neymiş bunlar neymiş neymiş?” diyenler Curiosita’ya hoş geldiniz. Türkçesi merak, merak, merak. Hayata karşı meraklı bir tutum izlemek, bıkmadan usanmadan en saçma şeyleri bile öğrenmeden duramamak. Leonardo için ‘gelmiş geçmiş en meraklı adam’ demeleri boşuna değil. Bir çiçeği bile çizerken üç değişik açıdan çizmiş. İnsan vücudundan sineğin uçuşuna kadar neye baksa yüzlerce açıdan bakmış. En önemlisi bunlar neyin nesi çok merak etmiş. Belki kuşların neden iki kanadı olduğunu kendimize hiç sormadan bir ömür geçer. Peki ya ‘Ben en çok ne zaman kendim gibi olurum? Hangi insanın yanında, nerelerde, ne yaparken?’ sorusunu sormadan ömür geçer mi? Gökyüzü neden mavi bilmesek de olur. Peki, Yapmayı en çok sevdiğim şeyden nasıl para kazamnm?’ı bilmesem de olur mu? ‘Archimandrite’nin ne demek olduğunu öğrensem de unuturum. Peki, hayatta en çok istediğim şeyin ne olduğunu öğrensem unutur muyum? Dimostrazione: Öğrendiğini deneyerek test etme tutkusu, yanlış yapa yapa öğrenme isteği. Leonardo demiş ki: “Deneyim asla hatayapmaz.” Öğrendiğimiz şeyleri yazmaya kalksak bayağı bir şey yazabiliriz. Deneyerek öğrendiklerimizi yazsak o kadar olmaz. Çünkü en büyük korku hata yapma korkusu! Leonardo’nun çizdiği uçaklar hiç uçmamış ama bunun korkusu onu 42 yaşında Latince öğrenmekten alıkoymamış. Bildiğimizden emin olduğumuz, bu doğrudur dediğimiz çoğu şeyi nereden öğrendik? Televizyondan, kitaplardan, internetten, arkadaşlardan, aileden, başkalarından. Yani her cevap bir kıyafet olsa, ben bunu kimden almıştım sorularının içinden çıkamayız. Peki ya ben, ben kendime elime iğneleri batıra batıra ne diktim? İşte bana en yakışan kıyafet o! O halde soralım: Hata yapmaktan korkmasaydım neyi daha değişik yapardım? 
Normalspor bir insan ‘bakar ama görmez, dinler ama duymaz, dokunur da hissetmez, yer ama tatmaz, kıpırdar ama hareket etmez, içine çeker de koklamaz, konuşur ama düşünmez’... Sensazione, duyuları fayans parlatır gibi parlatmak demek. Peki nasıl? Kendini güzelliklere götürerek. Leonardo’nun vinci en güzel şekillerin, kokuların, tatların, seslerin ve hislerin benziniyle kaldırır. Bizim vincimiz de. Güzel olan her şey birleşip bizi şekilden şekle sokar. Ruhumuzun beş hükümdarı var, başka yok. O zaman ıhlamur ağacı kokulu bir rüzgârda, Boğaz’a bakarak ve Norah Jones dinleyerek soralım kendi kendimize: Bugüne kadar gördüğüm en güzel şey ne?
Duyduğum en tatlı ses? En içten dokunuş? En lezzetli tat? En güzel koku? 
Mis gibi yaşayın diyor yani, misler gibi.

Tamamını oku
Tarih: Nisan 27, 2024 Yazar: Yorum: 0 yorum

Belki bu kitabı okumak isteyebilirsiniz. Şamanik Yolculuk



Şamanizm tarihin en eski inanışlarından biridir. Birçok dini ve toplumu etkilemiştir. Aşağıda Sandra Ingerman' ın Şamanik Yolculuk kitabından küçük bir alıntı bulacaksınız. Belki de bu kitabı okumak isteyeceksiniz.

Şamanın bakışına göre genel olarak hastalığın üç nedeni olabilir: ilk olarak, bir kişi depresyona, kronik hastalığa veya bir dizi şanssızlığa neden olacak şekilde gücünü kaybetmiş olabilir. Bu durumda şaman, kişinin kayıp gücünü geri getirmek için yolculuk yapar. Ya da bir kişi ruhunun veya özünün bir kısmını kaza, ameliyat, taciz, savaş travması, doğal felakete maruz kalma ve diğer travmatik olaylar gibi duygusal veya fiziksel bir travma sırasında, ruh kaybına neden olacak biçimde kaybetmiştir. Bu ruh kaybı ayrışma, travma sonrası stres sendromu, depresyon, hastalık, bağışıklık sistemi sorunları, bağımlılıklar, sonu gelmeyen yas veya koma ile sonuçlanabilir. Travma nedeniyle ayrılıp gitmiş ve kaybolmuş olan ruh parçalarını arayıp bularak geri getirme töreni yapmak şamanın görevidir. Şamanın bakış açısına göre hastalığın üçüncü bir nedeni de danışanın güç veya ruh kaybı nedeniyle taşıdığı ruhsal tıkanıklıklar veya negatif enerjiler olabilir. 

Sandra Ingerman / Şamanik Yolculuk

Tamamını oku
Tarih: Nisan 25, 2024 Yazar: Yorum: 0 yorum

Doktor var mı?

 Şu hikayedeki arkadaşlarımla, Hanginiz çarptı?  Ankamall yemek katında yemek yiyiyoruz. Yıl 2009.



Yemek sırasındaki bir kızcağız bayılıp düşmüş. AVM hoparlöründen anons geçtiler. Doktor varsa çok acil Dönerci' nin önüne gelebilir mi diye?

Arkadaşım,

"Önder, dur bi gidip bakayım ne olmuş." dedi.

Kısa bir süre sonra geri geldi.

-"Erken döndün. Ne olmuş?" diye sorduk.

-"Gittim. Yerde bir kızcağız bayılmış yatıyor. Etrafını kalabalık bir grup sarmış. Çekilin ben doktorum dedim. Hepsi başını kaldırdı, BİZ DE! dediler." dedi.

Sonra masaya eğilip, fısıldayarak.

"Düşünsene bizim gibi her masadan bir doktor gitmiş olsa buradakilerin hemen hemen hepsi doktor." dedi.

Önder Güngör / Ankara



Tamamını oku
Tarih: Nisan 23, 2024 Yazar: Yorum: 0 yorum

Hanginiz çarptı?


 

2010 yılı Ağustos ayıydı. Arabadaki ekranın göstergesi 40' ı gösteriyordu. Üç arkadaş, Bakanlıklar tarafından Kızılay'a doğru gidiyorduk. Trafik sıkışmış, arabaların camları açık, her yerden korna sesleri geliyordu. Önümüzdeki körüklü otobüsün kapıları açıldı. Kalabalık bir grup elllerinden ve ayaklarından tuttukları baygın bir kadını ototbüsten aşağıya indirip, kaldırımın üzerine bıraktılar. Direksiyondaki arkadaşım,

- "Önder, dur şu kadına yardım edelim." dedi ve direksiyonu çevirerek, arabayı kaldırımın üzerine, kadının olduğu yere çıkardı.

Kendisi bir polikliniğin acilinde çalışıyordu. Bu yüzden arabanın bagajında sürekli "Acil Çantası" bulundururdu.

Bagajı açıp kocaman siyah çantasını çıkaraıp, kadının başında duran kalabalığa,

-"Çekilin ben doktorum." dedi. Herkes talimata uyup, açıldı. Birlikte çömeldik. Arkadaşım biraz baktıktan sonra,

-"Bunun şekeri düşmüş Önder" dedi.

Çantayı açtı. Çantanın içinde, serum setleri, sütürler, ilaçlar ne ararsan vardı. Küçük bir kutuyu açtı. İçinden bir adet kesme şekeri alıp, kadının ağzına attı. Sonra da başını kaldırıp, bir şişe suyu içirdi.

Biraz sonra kadın gözlerini açıp,

-"Ne oldu bana?" diye sordu.

O sırada bir siren sesiyle irkildik.

Kaldırımdaki arabamızın arkasına bir polis aracı park etmişti. Polis yanımıza gelip,

-"Eyliyet ve ruhsatı verin!" dedi.

Biz, arabayı niye kaldırıma çıkardığımızı anlatmaya çalışırken, polis sert bir ses tonuyla,

-"Hanginiz çarptı kadına." diye bağırdı.

Arkadaşım,

-"Ne çarpması Memur Bey" dese de polis. "Ehliyet, ruhsat" diye tekrarladı.

Biz doktor olduğunuzu kadına yardım etmek için durduğumuzu söylesek de polis bizi dinlemiyordu.

Allahtan otobüsten inen insanlar ve sonrasında kendisine gelen hasta kadın sayesinde polisi ikna edebildik.


Önder Güngör / Ankara


Tamamını oku
Tarih: Nisan 21, 2024 Yazar: Yorum: 0 yorum

Belki faydası olur. Milyoner Aklın Sırları



BELKİ serisine devam...

Belki size faydası olur diye Milyoner Aklın Sırları / T.Harv Eker / kitabından bir alıntı bırakıyorum aşağıya.

Deli gibi çalışıyordum, ama sonuç alamıyordum. Bende, aksi ispatlanmadıkça argümanlarının bir gün gerçekleşeceğine inatla inananlar için söylenen, “Loch Ness Canavarı Hastalığı” vardı sanırım! Kâr denen o şey hakkında bir şeyler duymuştum, ama onu asla göremiyordum: “Doğru işe girişirsem ve doğru ata binersem, başarırım” diye düşünüyordum. Ama yanılıyordum. Hiçbir şey; en azından benim için! işte asıl çarpıcı olan da bu cümlenin ikinci kısmıydı. Nasıl oluyordu da başka insanlar benim yaptığım işte başarılı oluyorlardı da, ben bir türlü olamıyordum; “Potansiyelim”e ne olmuştu? 

Böylece ciddi bir şekilde kendimi incelemeye başladım. Köklü inançlarımı gözden geçirdim ve parasal olarak gerçekten başarılı olmak istediğimi söylediğim halde, bu konuda derin kaygılarımın bulunduğunu gördüm. Çoğunlukla korkuyordum. Başarısız olmaktan, hayır daha beteri, başarmak ama sonrasında kaybetmekten korkuyordum, işte o zaman gerçek bir beceriksiz olurdum. Daha kötüsü, hakkımda halen geçerli olan inancı, “potansiyelim” olduğu “hikâyesini” berbat edebilirdim. Ya gereken o şeye sahip olmadığımı ve zorlu bir yaşam savaşının, ekonomik sıkıntılardan kurtulamamanın kaderim olduğunu keşfedersem ne olurdu? Sonra, bir gün babamın bir arkadaşı bana önerilerde bulundu, şans işte! Annemlerdeydim. O kardeşimle iskambil oynuyordu ve geçerken beni fark etti. O sıralarda yine ekonomik sıkıntıya düşmüş ve üçüncü defadır annemlerin evine geri dönmüştüm; evin “alt kattaki dairesinde”, yani bodrumda oturuyordum. Babam ona benim feci durumumdan söz etmiş olmalı ki, bana acıma hissiyle bakıyordu.

“Harv” dedi, “Ben de senin gibi, tam bir enkaz olarak işe başladım”. “Harika” diye düşündüm; böylece kendimi daha iyi hissediyorum! O’na meşgul olduğumu; duvardaki kalkmış boyayı seyrettiğimi söylemeliydim! O devam ediyordu: “Sonra birisi bana hayatımı değiştiren bir nasihatte bulundu, ben de onu sana aktarmak istiyorum.” Hayır, olamaz, işte bir baba-oğul nutku daha, üstelik o babam bile değil!” Ve şöyle dedi: “Harv, istediğin kadar iyi değilsen, bu sadece senin bilmediğin bir şeyin olduğunu gösterir.” O sırada delifişek genç bir adam olduğumdan, aşağı yukarı herşe-yi bildiğimi düşünüyordum, ama maalesef banka hesabım tam tersini söylüyordu. Sonuçta babamın arkadaşını dinlemeye başladım. Sözüne devam etti, “Parasal başarıya, refaha ulaşmış insanların birbirlerine benzer şekilde düşündükleri gibi; parasal başarısızlık yaşayan, ekonomik sıkıntıdan kurtulamayan insanların da hemen hemen birbirleriyle aynı şekilde düşündüklerini ve hareket ettiklerini biliyor muydun?” 

“Hayır” dedim, “Bu hiç aklıma gelmedi!” O ise cevap olarak, “Bu tam bir bilim değil, ama çoğunlukla başarılı insanlar bir türlü, başarısız insanlar çok başka türlü düşünürler, işte bu düşünme yöntemleri davranışlarını ve davranışlarının sonuçlarını belirler.” dedi ve şöyle devam etti: “Para konusunda başarılı olmuş insanlar gibi düşünürsen ve onların yaptıklarını yaparsan, sen de başarılıolur musun?” Havası kaçmış bir topun duyduğu güvenle, “Evet, herhalde” diye cevap verdiğimi hatırlıyorum. “ O halde” dedi, “ Yapman gereken şey parasal başarıya, refaha kavuşmuş insanların düşünce şeklinden kopya çekmektir.” O günlerdeki kuşkucu tavrımla, “Peki, şu anda ne düşünüyorsun?” diye sordum. “Parasal başarıya ulaşmak konusunda kendi kendilerine söz vermiş insanların sözlerini tuttuklarını düşünüyorum ve şu anda benim babana sözüm var. Çocuklar beni bekliyorlar, görüşürüz.” dedi ve gitti. O çıktı gitti, ama söyledikleri aklımda kaldı!

 Milyoner Aklın Sırları / T.Harv Eker / 






Tamamını oku
Tarih: Nisan 20, 2024 Yazar: Yorum: 0 yorum

Belki ilginizi çeker. Aura ve Çakra Kullanma Kılavuzu

 


Belki kitap ilginizi çeker diye giriş bölümündeki Şifa üzerine yazılı olan birkaç satırı pylaşmak istiyorum.

İnsanın kendi kendisini iyileştirebilen iyi bir şifacı olması için olağanüstü psişik güçlere ya da durugörü yeteneğine sahip olması gerekmez. Çok basit bir şeye; bedenle ilintili bir farkındalığa sahip olmak yeterlidir. Şayet psişikseniz ve bu kitabı varolan yeteneklerinizi daha da geliştirmek için elinize aldıysanız lütfen kendini bilmekten daha büyük bir yetenek olmadığını bilin. Hayatları heba olmuş pek çok yetenekli psişik tanıdım; insanın manevi becerilerini kendisi yerine başkalarında kullanmasının trajik sonuçlarını gözlemledim. Bir başka gözlemim de en iyi şifacıların iyi ve uyumlu insanlardan çıktığıydı; şifalarını genellikle tam zamanında yapılmış bir telefon konuşması ya da sevgiyle verilmiş bir armağan olarak sunuyorlardı. En iyi şifacılar kolları sıvayıp bütün hastalıkları bir çırpıda ortadan kaldıranlar değil, kişinin kendi kendisini iyileştirmesine yardım edenlerdir. En iyi şifacılar size evrenin yaratıcı enerjileriyle ya da Tanrı’yla olan bağınızı hatırlatanlardır. İlahi üstünlük taslayarak yolunuzda durup sizin görüşünüzü kapamayanlardır. Bir başka insanın sizden daha inançlı olduğu yanılsamasına kapılmayın ve bir başkasının psişik güçlerine kendinizinkinden daha fazla güvenmeyin. Şifacılık gösteriş yapma ya da kendini abartma fırsatı değildir. Şifacılık, farkında olma yetisi, inanç vekeşiftir. Şifacılık, birilerine kanal olmak; önceki yaşamlarında kim olduğunu söylemek; falcılık yapmak, kehanette bulunmak ya da psişik güç gösterileri sıralamak değildir. Yaşamın tadını çıkarmaktır; varolan ve var edilen meseleleri çözmektir. Bu işin aslı, topraklanmaktır.

 Aura ve Çakra Kullanma Kılavuzu / Karla Mclaren

Tamamını oku
Tarih: Mart 03, 2024 Yazar: Yorum: 0 yorum

Gecenin Geç Saati Taksici Anılarım-5

 



Saat 03.55

Beykoz İşkembescisi' nden taksiye bindim.

Kafa yine 1500.

Evin adresini söyledim.

Taksici abimizin yaşı bira büyük gibiydi.Kafa 1500 ya.. yanlış görmüş olabilrim diye sordum.

-Abi yaş kaç?

- 82.

-Vayyy. Emekli olmadın abi sen?

- Oldum olmasına da emekli olsan nolacak. Aldığın 3 kuruş para. Emekliyi ölüme terkettiler.

-Peki çoluk çocuk yok mu abi?

- Var 6 tane kızım var.

- Oooo 6 tane kız. Erkek yok. 

- Var 5 tane de oğlum var. 5 kızım evli. Diğeri daha okuyor. Onu da mezun edeyim. İş güçsahibi olsun bırakacam artık taksiyi.

- E peki çocuklar ana yardım etmiyor mu?

- Kızlarım damatlarım hepsi çok iyi insanlar. Baba sen çalışma biz ne gerekiyorsa yaparız diyorlar ama ben kabul etmiyorum. Hanım öldü. Küçük kızımı da iş güç sahibi yapayım yeter bana. 

Bu arada eve geldik. 260 TL tuttu.300 lira verdim. İndim.

- Allah kolaylık versin abi dedim.

- Saol dedi.



Önder Güngör

Tamamını oku
Tarih: Şubat 23, 2024 Yazar: Yorum: 0 yorum

Kaya




15 Mayıs 1919. Sabah saat 08.30.

Nuri ve kayınpederi hükümet binasının önünde karaya çıkmış Yunan askerlerini izliyor. Etraflarındaki kalabalık, ordan oraya koşuşan işgalcilere bakıyor. Herkes de büyük bir öfke. Bağırsan atılacaklar ileriye. Kimisi ağlıyor, kimisi küfür ediyor...

Askerlerin eşyalarını taşımasına yardım eden, komutanlarıyla konuşan, elleriyle çevredeki binaları anlatan bir takım insanlar var. Nuri bunların hemen hemen tamamını tanıyor. Bunlar İzmir’ in yerlisi Rum ve Yunan kökenliler.

Yunan komutana elindeki kağıttan bir şeyler göstermeye çalışan adam Agop Efendi. Rum’ dur kendisi. Daha geçen ay Hatice’ yi istemeye onunla birlikte gitmişlerdi. Nuri babasını ve annesini küçük yaşlarında kaybetmişti. Akrabaları vardı ama ilk başlarda Hatice’yi Nuri’ ye vermek istememişti babası. O da Agop Efendi’ den rica etmişti. Sen git ikna et babasını demişti. Agop Efendi’ yle birlikte Hatice ‘yi istemeye gitmişlerdi. Tamam demişti babası. “Ama bir şartım var. İşine gücüne bakıp, para kazanacak. Hatice’ me iyi bakacak. Ona göre ha.” demişti. Nuri 19 yaşındaydı. Hatice 17’sinde. Hatice’ de annesini 4 yıl önce aniden  kaybetmişti. Baba kız, bu beklenmeyen ayrılığı, birbirlerine sıkıca sarılarak atlatmışlardı.

İzmir halkı, sabahın erken saatlerinde, birkaç haftadır şehirde dolaşan dedikodu nedeniyle Hükümet Bina’ sının önünde toplanmıştı. Kimileri Pasaport’ ta, kimileri Konak Meydanı’ndaydı. İşgal biliniyprdu. Nuri ve müstakbel kayınpederi, Saat 07.00 civarında ufukta dumanları görmüşlerdi. Dumanlar yaklaşarak kara  bir bulut halini almıştı. Yunan, İngiliz, İtalyan ve ABD bayraklı gemiler limanı karartmışlardı. İzmir, bu güzel bahar sabahına, kapkara bir gün olarak uyanmıştı. Güneş vardı ama artık ortalığı aydınlatmıyordu. Isıtmıyordu da. Mayıs ayında soğuk bir İzmir günüydü. Büyük bir öfke dalgası şehrin üzerine çökmüştü. Hele Yunan işgalcilerin, dün gezdiği yollarda yürüdüğünü gören halkın öfkesi bedene sığmıyordu. Öyle bir öfkeydi ki bu, bir patlasa günlerce ateşi sönmezdi.

Yıllarca birlikte yaşadıkları Rum kökenli komşuları, ellerindeki kağıtlarla hangi evlere yerleşilmesi gerektiğini, hangi evlerin yağmalanması gerektiğini Yunan komutanlara anlatıyor, onların verdiği bilgiler doğrultusunda Yunan birlikleri oralara doğru yöneliyorlardı.

Toplanan kalabalığın arasındaki Nuri ve kayınpederi olup biteni öfkeyle izlemeye devam ediyorlardı.

Tam o sırada bir silah sesi duyuldu. Nuri, silah sesinin nereden geldiğini anlamamıştı. Kayınpederinin kolundan çekip onu yere eğdi.  Ardından Yunan işgalcilerin silah sesleri… Her taraftan kurşunlar geçiyordu. Ateş rastgele açılıyordu. Hedef gözetilmiyordu. Hemen yanı başındaki insanlar patır patır yere düşüyor ve canlarını teslim ediyorlardı. Hükümet binası da kurşun yağmuru altındaydı. 

 Ateş sesleri kesildi. İlk ateşi kimi açtığı anlaşılamamıştı.

Panik olan komutanlar askerlere bağırıp emirler yağdırıyordu. Yunan işgalciler bazı evlere girip, evleri yağmalayıp insanları dışarıya çıkarıyor, “Çok yaşa Yunanistan” diye bağırmalarını istiyor, bağırmayanları öldürüyorlardı. Her şey bir anda olmuştu. Ama saatlerce sürdü. Nuri ayağa kalktığında, yerde yatan yüzlerce kişinin ölü bedenleriyle şok olmuştu. Birçoğu tanıdığı bildiği insanlardı. Gözünde yaş birikti ama damlamadı. Yerde yatan cansız bedenler Yunan işgalciler tarafından tekmeleniyor yeniden süngüleniyordu. Kayınpederi de yerde yatıyordu.  Eğilip, onu kaldırmak istedi ama adamcağız gözünden vurulmuştu. Bir kurşun yarası da boynunda. Nefes almıyordu. Nuri yere çöktü, aklına Hatice geldi. Hatice, babası için ölürdü. Ama şimdi babası yerde cansız yatıyordu. Nuri’ nin gözündeki damla düştü. Her ihtimale karşı cebinde taşıdığı silahı çıkardı. Bu silahın karşısındaki işgalcileri değil, kendisini öldüreceğini biliyordu. Karşı kaldırımdaki komutana doğru koşmaya başladı ve silahını ateşledi. Bir daha, bir daha. Kimse ne olduğunu anlamadı. Komutan omzunu tutarak yere düştü. Yanındaki iki işgalci askeri de kalbinden vurmuştu. Silahı yere atıp koşmaya başladı.  Arkasından silah sesleri. Sonrada Agop Efendi’ nin sesi. “Nuri bu. Koşun koşun yakalayın.”

Nuri hızla Kemeraltı’ na girdi. Ara sokaklara girerek koştu, koştu, koştu. Evine varınca birkaç eşyasını alıp, hemen alt sokaktaki Hatice’ lerin evine gitti. Mahalleye kara haber çoktan ulaşmıştı. Ancak Hatice sadece Yunan işgalini duymuştu. Hatice daha ne oluyor diyemeden Nuri onu kolundan tuttuğu gibi, yanında sürükledi. Yolda, tenha bir sokak arasında yere oturdular. Nuri babasının öldüğünü söylediğinde Hatice yere yıkıldı. Hayattaki tek varlığı babasıydı. Nuri elini tutup, gitmemiz gerek dese de, Hatice hıçkırıklar halinde eve geri dönmek istedi. “Babam evde beni bulamazsa çok merak eder” dedi. Babasının ölümünü kabulenemiyordu. O birazdan eve gelecekti. En azından geri dönüp, babasını tekrar görmek istediğini söylese de Nuri buna izin vermedi. Artık İzmir eski İzmir değildi. Bugün babası ölmüştü. Yarın İzmir ölecekti. İzmir’ e yapılacak en iyi yardım hayatta kalmaktı. Nitekim öyle de oldu. İzmir günden güne öldü.

Nuri babasının köyüne gidecekti. Bir süre orada saklanacak sonrasında ise ne yapması gerektiğine karar verecekti. Ne yapması gerektiğini biliyordu, ama nasıl yapacaktı.

Ertesi sabah yorgun argın köye vardılar. Köy, Kemalpaşa Tepeköy arasında dağlık bir bölgedeydi. Burada babasının birkaç akrabası yaşıyordu. Nuri’ yi tanıdılar. Hemen evlerine aldılar. Nuri, İzmir’ in işgal edilişini,  Yunan birliklerinin Türk mahallelerine yerleşmesini, Efes Piskoposu ve İzmir Metropoliti Hrisostomos’ un, “Çok Yaşa Yunanistan!”, “Çok Yaşa Venizelos!” sesleriyle işgalcilerle yürümesini, Yunan askerlerinin sivillerin üzerine ateş açıp evleri yağmalayışını, evlerinden dışarı çıkardığı insanlardan, zorla , “Çok Yaşa Yunanistan!”, “Çok Yaşa Venizelos!” diye bağırmalarını istediklerini ve onları süngülerle öldürmelerini, Rıhtım' ın, Kordon' un, Hükümet Binası' nın sivil halkın cansız bedenleriyle dolu olduğunu anlatması, hatta ölü insanların bile tekmelenmelerini söylemesi,  köy halkında da büyük bir öfke uyandırdı. Bazıları sakladıkları silahlarını çıkararak “Hadi gidiyoruz İzmir’e” diye bağırdılar. Ancak Nuri işgalin büyüklüğünü, hatta yerli Rumların ve Yunan kökenlilerin ellerinde silahla Türk avında olacaklarını anlattı onlara. Çünkü arkasından ateş edenlerden biri de Agop Efendiydi. İzmir hakkındaki her türlü bilgiyi Rum ve Yunan kökenli komşular veriyordu. Onlar Yunan işgalcilerden daha hazırlıklıydı.

Nuri ve Hatice üç hafta bu köyde saklandılar. İzmir’ den köye gelen bazı akrabalar, Yunanlıların, İzmir’i tamamen işgal ettiklerini, çevre yerlerden gelen Rum çetelerin onlara yardım ettiklerini, hatta köylerdeki birçok erkeğin bu çeteler tarafından öldürüldüğünü, halkın mallarına, evlerine, hatta hayvanlarına el konulduğunu, evlerinin yağmalandığını, yakıldığını öğrendiler. İzmir’ de tam bir kargaşa ve yağmalama vardı. Büyükçe bir birlik İzmir, Tepeköy tren yolunu işgal etmişti.  İzmir’ den gelen akrabaların anlattıklarına göre, geçen hafta  15 binin üzerindeki Yunan İşgalci birliği karaya çıkmıştı. Hatta Ayvalık, Çeşme ve Urla’ nın da kıyıya çıkan askerlerce işgal edildiği yönünde duyumlar vardı. Artık işgal tam anlamıyla başlamıştı. Yunanlılar içlere doğru ilerliyordu.

Üçüncü haftanın sonunda Nuri büyük bir gürültüyle uyandı. Köyün meydanına gelen adam avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Yunanlılar geliyoooooor.

İzmir’de başına gelenlerden tecrübeli olan Nuri, Hatice’ yi koluna taktığı gibi köyün arkasında bulunan tepelere doğru kaçmaya başladı. Evden yalınayak dışarı fırlayan Hatice’ nin ayağına kocaman bir sopa saplanmıştı. Ayrıca alan çok dağlık ve ağaçlıktı. Buralara zayıf ve güçsüz olan 17 yaşındaki Hatice’ nin tırmanması mümkün değildi. Hele de ayağındaki kocaman yarayla.  Köyün hemen yukarısındaki kocaman bir kayanın arkasına saklandılar. Buradan köyü ve meydani açık bir şekilde görülebiliyorlardı. Tabii kendilerinin de iyice saklanması gerekiyordu. Aksi taktirde kendileri de görülebilirdi.

Köyün muhtarı, meydanda Yunan işgalcilerin gelişini bekledi. 20 kişilik bir asker birliğiydi ve doğrudan köye gelmişlerdi. Birini aradıkları belliydi. Nuri şu anda saklandığı kayanın arkasından tüm askerleri net bir şekilde görebiliyordu. Yanlarında bir de sivil vardı. Nuri adamı tanıdı. Agop Efendi’ydi bu.

Komutan köy meydanındaki muhtara tüfeğin kabzasıyla vurdu. Ne olduğunu anlamadan yere düşen muhtarın, eşi ve çocukları ağlayarak yardım etmek için koştular ama diğer askerlerde aynı şekilde vurarak onları da yere yıktı. Komutanın işaretiyle etrafa dağılan askerler, evlerdeki kadın çocuk herkesi dışarı çıkardılar. Bazı evlerdeki eşyaları, meydana fırlatıp, yağmalamaya başladılar. Agop Efendi, muhtarın yerden kalkmasını söyleyerek Nuri’ yi aradıklarını, onu tanıyıp tanımadığını sordu. O kadar yüksek sesle bağırıyordu ki sanki Nuri’ nin orada bir yerlerde saklandığını biliyordu. Muhtar hangi Nuri’ yi arıyorsun tanımıyorum dediğinde ise, “İbrahim’ in oğlu Nuri’ yi arıyorum” diye bağırarak yüzünü, köy meydanında toplanmış diğer köylülerin yüzlerinde gezdirdi. “Bilen var mı?” diye de ekledi. Muhtar “Ne yapacaksınız onu.” diye sinirli bir şekilde haykırdı. Agop Efendi bağırarak, “Yunan komutanımızı yaraladı ve oğlunu öldürdü. Onu sağ salim yakalayıp komutana götüreceğiz. ona zarar vermeyeceğiz,  hadi söyle nerede olduğunu” dedi. Muhtar “O buralara hiç gelmez” dediğinde ise Agop efendi’ nin işaretiyle, Yunan komutanı muhtarı bacağından vurdu. Karısı ağlayarak muhtarın üzerine atladı ve parmağıyla bir evi işaret etti. Yunan işgalciler evin etrafını sardılar ve Agop Efendi’ ye Yunanca bir şeyler söylediler. Agop Efendi. “Nuri dışarı çık diye bağırdı.” Ancak bir yanıt alamayınca eve girdiler. Evde her yere ateş açtılar. Neredeyse köylülerin tamamından fazla mermi sıktılar. Bulamayınca da evi ateşe verdiler. Nuri ve Hatice, saklandıkları yerden her şeyi görüyor ve duyuyorlardı. Kocaman bir kaya onları saklıyordu. Agop Efendi, Yunan komutana bir şeyler söyledikten sonra askerler etrafa dağıldı. Bütün evleri tekrar aradılar. Daha sonra erkeklerin ellerini kollarını bağlayıp, köy meydanında yere yatırdılar. Tepeleri, ağaçlık alanları aramaya başladılar. Nuri ve Hatice’ nin bulunduğu alana da geldiler. Kayanın önünde duran askerler birer sigara içtikten sonra kayanın etrafına bakmadan oradan ayrıldılar. O sırada Agop Efendi bağırarak köy halkına "Ya Nuri' nin yerini söylersiniz ya da hepinizi öldürüz." dedi. Kimseden ses çıkmayınca ilk kurşunu muhtarın kafasına bizzat kendisi sıktı. Diğer askerler de silahlarına davranıp, nişan aldılar. Hepsi komtanlarından gelecek emri bekliyorlardı. Nuri ve Hatice olup biteni dehşet içinde izlemişlerdi. Bu duruma daha fazla dayanamayn Nuri ayağa fırladı. Hatice bütün kuvvetiyle Nuri' yi durdurmaya çalışsa da, güçsiz ince kolları onuu daha fazla tutamadı. Çaresizce Nuri' nn gözlerinin içine baktı. "Ne olur gitme. Beni bırakma." diyebildi fısıldayarak. Gözünden düşen damlalar Nuri' yi durduramadı. Nuri Hatice'ye sessizce "Kaç. Sakın arkamdan gelme. Kaç git." dedikten sonra avazı çıktığı kadar bağırarak "Dur Agop Efendi. Ateş etmeyin." diyerek tepeden aşağıya doğru kayan adımlarla yürüdü. Köydeki bütün herkes Nuri' ye bakıyordu. Arkasından da Hatice. Nuri meydana indiğinde Agop Efendi' nin ateşiyle yere yığıldı. Agop Efendi bütün kurşunlarını aynı anda boşaltmıştı. Kayanın arkaında olup biteni izleyen Hatice, Nuri' nin cansız yere düşen bedenini görür görmez gözündeki yaşları sildi. Yurkundu. Derin nefes aldı. Artık ağlamak yoktu. Askerler köydeki herkesi öldürdü. Kadınları....Çocukları bile.

Hatice kayanın arkasında sessizce olup biteni izledi. Askerler saatlerce köyde kaldılar. Evleri yağmaladılar. Soydular. İşleri bitince de gittiler. Hatice köy meydanına hiç inmedi.Dağa doğru tırmandı.

Daha sonra Hatice ‘den hiç kimse haber alamadı. Ödemiş ve Tire dağlarında Gökçen Efe' yle birlikte savaitığını, kızanlarla birlikte Yunan işgaline karşı durduğunu, sevkiyat yapan işgalci askerlerin defalarca önünü kesip onları öldürdüğünü, Yunan karakollarını bastığını hiç ama hiç kimse bilmedi.

 Belediye Başkanı, Paris’ te bir arkadaşıyla buluşmuştu. Yıl 1966’nın ilkbaharıydı. Arkadaşı sanata düşkün biriydi. İlkokuldan arkadaşıydı. Paris’ in güzel bir parkında dolaşıyorlardı. Arkadaşı birden durdu. Başkan’ a eliyle parktaki ağaçları, çiçekleri, yolları gösterdi. Sonra’ da çimenlerin üzerine oturtulmuş kocaman bir taşı. “Bu taş niye burada duruyor biliyor musun?” diye  sordu. Başkan bilmiyorum anlamında başını iki yana salladı. Arkadaşı, “Biz sanatçılar güzel ve harika bir şeyi ortaya çıkarmak, daha dikkat çekici hale getirmek için bazen tezatlar kullanırız. Bu taş bütün bu tekdüzeliği ve şekilsizliği ile bu parktaki diğer güzellikleri ortaya çıkarmak için buraya konuldu.” dedi. Günler sonra kasabasına dönen Başkan hemen yardımcısını yanına çağırdı ve kendisinden kocaman büyükçe bir kaya bulmasını istedi. Geçen ay yaptıkları parka, bu kayayı getirip yerleştiremelerini emretti. Ne de olsa Paris’ liler öyle yapıyordu. Başkan yardımcısı, Başkan’ ın isteğine bir anlam  veremese de emri yerine getirecekti. Herkese haber saldı. Köy muhtarlarına, hatta komşu kasabalara. Sonunda kaya bir köy muhtarının haber vermesiyle bulundu. Kemalpaşa ve Tepeköy arasındaki bir köyün muhtarı haber vermişti.

Kaya, vinç ve kamyonların yardımıyla kasabaya getirildi. Başkan’ ın yaptığı çiçekli ve çevresi ağaçlarla donatılmış meydanın ortasına kondu. Çevresine de birkaç bank. Başkan odasından kayaya bakıp çevresindeki çiçeklerin ve kaldırımların daha güzel gözüktüğüne inanıyordu. Kasaba halkı ise ne taşla ne de çiçeklerle ilgileniyordu.

Günlerden Mayıstı.15 Mayıs. Akşamüstüydü. İhtiyar bir kadın elinde alış veriş çantasıyla evine gidiyordu. Yorgun, soluksuz. Parkta dinlenmek istedi. Ortada duran kocaman kayaya sırtını dayayıp oturdu. Nefessiz kalmıştı. Hafiften esen ılık rüzgar, zayıflamış ak saçlarını uçurup, kayanın çıkıntılarına takılmasına neden oluyordu. İhtiyar kadın elindeki poşetleri yere bırakıp ,ayaklarını topladı çımenlerin üerine uzandı. Saatler geçti. Vatandaşların haber vermesiyle gelen polis, etraftakilere kadıncağızın öldüğünü söylüyordu. Polis,  ihtiyar kadının yerdeki poşetlerini karıştırdı. İçinde küçük bir çanta buldu. Çantadaki hüviyet cüzdanının sayfalarına baktı. Adı Hatice Gökçen’ di. Hüviyet cüzdanın arasında bir de genç bir erkek fotoğrafı vardı. Arkasında, Nuri yazılıydı.

Hatice, Soyadı Kanunundan sonra Gökçen soyadını almıştı.

Artık bilindik bir kayanın altında cansız yatıyordu. Nuri’ ye daha yakın.



Önder Güngör / 04 Nisan 2021 / Ankara

Tamamını oku
Tarih: Şubat 11, 2024 Yazar: Yorum: 0 yorum

Uzun saç ve spiritualizm


Birçok kabilede uzun saçın, güçlü bir kültürel kimliği temsil ettiğine inanılır. Kızlderililerin saçları kültürel kimlik için önemli olan pek çok şeyden biridir.

Şamanizm’e göre saç canlıdır ve içerisinde bir ruh taşımaktadır.


İnternette yıllardır bir hikaye dolaşır durur:

Amerikalılar Vietnam savaşında çok asker kaybetmişler. Askerler ormanlık alanda ya tuzaklara yakalanıp ölmüşler ya da kaybolup,Vietnam askerleri tarafından öldürülmüşler. Amerikalı komutanlar bu durumu düzeltmek için, Kızılderili yerlilerini asker olarak Vietnam' a göndermeye karar vermişler. Çünkü, Kızılderililer hem daha iyi iz sürüyorlar hem de kurulu tuzakları daha iyi sezinliyorlarmış. Vietnam' a gönderilen Kızılderili' lerden hiçbiri başarılı olamamış. Yıllar sonra bu konuyu araştıran araştırmacılar, askere alınan Kızılderililer' in saçları kesildiği için psişik ve ruhsal yeteneklerini kaybettiği tezini savunmuşlar. (Ameikalılar askera aldıkları Kızılderili askerlerin saçlarını keserek onları Viatnam'a göndermişlerdi.) Hatta yıllar sonra bu tezle ilgili deneyler yapılmış. Saçları uzun olan Kızılderililer bir dizi teste tabii tutulmuşlar. İki gruba ayrılan deneklere uygulanan testlerden iki grupta benzer başarılar göstermiş Ancak bir gruptaki Kızılderili' lerin saçı kesilince deneylere devam edildiğinde saçları kesilmeyen gruptan daha az puan almışlar. Üstelik ilk testleri tekrarlanınca aynı testteki başarıları da gerilemiş.

Bu deneye benzer bir anlatım için bir siteden aldığım alıntıyı da aşağıya ekledim. ( https://thehairshaman.com/symbolism/native-americans/the-truth-about-hair-and-why-indians-would-keep-their-hair-long/ )

Doksanlı yılların başında Sally [gizliliği korumak için adı değiştirildi], VA Medical hastanesinde çalışan lisanslı bir psikologla evliydi. Kocası, travma sonrası stres bozukluğu olan TSSB'li savaş gazileriyle çalışıyordu. Çoğu Vietnam'da görev yapmıştı.

Sally şöyle dedi: “Kocamın Doctor's Circle'daki dairemize elinde resmi görünümlü kalın bir dosyayla döndüğü bir akşamı çok net hatırlıyorum. İçinde hükümet tarafından yaptırılan yüzlerce sayfalık belirli çalışmalar vardı. İçindekiler karşısında şoktaydı. O belgelerde okudukları hayatını tamamen değiştirdi. O andan itibaren benim muhafazakar orta yol kocam saçını ve sakalını uzattı ve bir daha kesmedi. Dahası, VA Tıp merkezi bunu yapmasına izin verdi ve personeldeki diğer muhafazakar adamlar da onun örneğini takip etti.

Belgeleri okuyunca nedenini öğrendim. Vietnam Savaşı sırasında, savaş departmanındaki özel kuvvetler, engebeli arazide gizlice hareket etmek üzere eğitilmiş yetenekli izciler ve güçlü genç adamlar bulmak için Amerikan Kızılderili taramak üzere gizli görevdeki uzmanlar göndermişti. Özellikle olağanüstü, neredeyse doğaüstü takip yetenekleri olan adamları arıyorlardı. Dikkatle seçilmiş bu adamların takip ve hayatta kalma konusunda uzman oldukları kapsamlı bir şekilde belgelendi.

Bu Kızılderili izcilerden bazıları daha sonra askere alındı. Askere alındıktan sonra inanılmaz bir şey oldu. Normalde sahip oldukları yetenek ve beceriler ne olursa olsun, gizemli bir şekilde ortadan kaybolmuş gibiydi, Çünkü Vietnam' a gönderilen bu askerler sahada beklendiği gibi performans gösteremiyordu.

Ciddi kayıplar ve performans başarısızlıkları, hükümetin bu işe alımlar için pahalı testler yapmasına neden oldu ve ortaya çıkan şey de bu.

Beklendiği gibi performans gösteremedikleri sorulduğunda, daha yaşlı askerler tutarlı bir şekilde, gerekli askeri saç kesimi yapıldıktan sonra düşmanı 'hissetmediklerini', artık bir 'altıncı hisse' erişemediklerini, 'sezgilerinin' artık işe yaramadığını söylediler. Artık ince işaretleri de 'okuyamıyorlar' veya algılanmayan duyu dışı bilgilere erişemiyorlardı.

Bu nedenle test enstitüsü Kızılderili'lerin, uzun saçlarını korumalarına izin verdi ve onları birçok alanda test etti. Daha sonra tüm testlerden aynı puanları alan iki adamı eşleştireceklerdi. Çiftten birinin saçını uzun tutmasına izin veriyorlardı, diğer adama ise askeri saç kesimi yaptırıyorlardı. Daha sonra iki adam testleri tekrarladı.

Uzun saçlı adam defalarca yüksek puanlar almaya devam etti. Kısa saçlı adam, daha önce yüksek puanlar aldığı testlerde defalarca başarısız oldu. (https://thehairshaman.com/)

Uzun saç, maneviyat ve güç....

 Birçok uygarlık ve dinde saçlar maneviyatın ve ruhsallığın bir parçası olarak kabul edilirdi. Uzun saçın insanları, tanrıya doğaya ve ruhlarına bağladığına inanılırdı. Uzun saç güç ve maneviyatın simgesiydi.  Bu yüzden Antik Yunan tanrıları genellikle güç ve tanrısallığın işareti olarak uzun, dalgalı saçlarla tasvir edilmiştir.

Zeus ve Hera uzun saçlı olarak tasvir edilir.


Samson ve Delilah ' ın hikayesi

Eski Ait 'te bir hikaye vardır. Samson ve Delilah' ın hikayesi. Bu hikaye Rubbens tarafından Samson ve Delilah tablosuyla tasvir edilmiştir. Samson yenilmez bir kahramandır. Bir orduyu tek başına yenebilecek güçtedir. Filistinliler onunla baş edebilmek için bu gücün sırrını öğrenmek isterler. Bunun için Samson' un sevgilisine rüşvet verirler. Delilah ısrarla Samson' a bu insanüstü gücünün nereden geldiğini sorar. Her seferinde sırrını açıklamayan Samson en sonunda sırrını söyler. Samson' un sırrı uzun saçlarındadır. Bu uzun saçları tanrıyla yaptığı anlaşmayla ona adanmıştır. Delilah, Samson' a tuzak kurar ve bir gece uyurken saçlarını keser.

Aşağıdaki tabloda Samson, Delilah' ın kucağında uyumakta olduğu ve saçlarının bir Filistinli tarafından kesildiği tasvir edilmiştir.


Samson, Delilah' ın koynunda uyurken saçları kesilmekte ve gücü elinden alınmaktadır.


Çinliler ve Kızılderililer, saçın sadece ruhla değil aynı zamanda Dünya Ana ile bağlantılı olduğunda inanıyorlardı. Saç kesmenin Tanrı'dan düşünceyi kesmekle aynı şey olduğunu düşünüyorlardı. Saçları örmek birlik ve beraberliği simgelemektedir. 

Saçları örmek

Bir Kızılderili nin https://sistersky.com adlı siteden alıntıladığım yazısı aşağıdadır.

Saçlarımızla kurduğumuz ilişki, kültürümüzle olan bağımızın ve ilişkilerin kutsallığına dayanan farklı bir dünya görüşünün sürekli bir hatırlatıcısıdır. Bir çocuğun saçını örmek samimi ve besleyici bir ilişki kurmanın başlangıcıdır. Annem her gün okuldan önce küçük kardeşimin saçını örerdi. Dedem öldüğünde annem kardeşimin saçını kesti. Artık yanında oturup saçlarını öremediği için duyduğu üzüntüyü dile getirdi. İkisi için özel bir bağ kurma zamanıydı.

Toplantılarda aile üyelerinin ve arkadaşlarının birbirlerinin saçlarını fırçalayıp ördüğünü görmek yaygındır. Bağ kurmanın güzel bir yolu ve ilişkilerin kutsallığını güçlendirmenin güçlü bir yoludur. Örgünün sembolizmine ilişkin bu uygulamayı doğrulayan bir öğreti vardır. Tek bir saç telinin çekildiğinde zayıf olduğu söylenir, ancak saçın tamamını bir örgü halinde topladığınızda saçlar güçlü olur. Bu, tüm yaratılışla olan bağlantımızın yanı sıra ailenin ve kabilenin değerini de güçlendirir.

 

Bizden önce gelenlerin inandığı bir şey varsa o da, saçlarımızın doğal ve etkilenmeden uzamasına izin vermenin bir tür manevi önemi olduğudur .



Her bir iplik kendi başına zayıftır, ancak bir araya getirilmesi fiziksel olarak "tek akıl, tek kalp, tek ruh"u gösterir.



Yoga ve saçlar

Yogi bakış açısına göre uzun saç, huzuru, canlılığı ve sezgiyi artıran Kundalini enerjisini yükseltmeye yardımcı olur. Saçın kesilmesi, ışığın alındaki kemiklerden epifiz bezine iletilmesini engeller, bu da beyin aktivitesini, tiroid bezini ve cinsel hormonları etkiler. Saç ayrıca güneş enerjisini meditasyonun gerçekleştiği ön loblara yönlendirir. Bu "reseptörler", daha fazla miktarda kozmik enerjiye izin veren kanallar görevi görür. Gün içerisinde saçlarınızı toplamak güneş enerjisinin emilmesine yardımcı olur; geceleri onu aşağıda tutmak ay enerjisini emer. Geceleri saçları örmek aynı zamanda günlük aktivitelerden kaynaklanan elektromanyetik alanı dengelemeye de yardımcı olur. Auranıza ve beyin hücrelerinize enerji vermenin ve beynin merkezindeki epifiz bezini uyarmanın en iyi yolu, saçları bir "Rishi düğümü" şeklinde toplamaktır. (Hindistan'da bir Rishi , saçını başının tepesine kıvıran bilge kişidir.) 


Rishi düğümü





Yogi Bhajan ve Saç Bilimi

Yogi Bhajan'ın Amerika'ya geldiğinde öğrettiği ilk teknolojilerden biri Saç Bilimi' ydi.

“Başınızdaki saçların tam olgun uzunluğuna ulaşmasına izin verildiğinde, fosfor, kalsiyum ve D vitamini üretilir ve beynin üst kısmındaki iki kanal yoluyla lenfatik sıvıya ve sonunda omurilik sıvısına girer. . Bu iyonik değişim daha etkili bir hafıza yaratıyor ve daha fazla fiziksel enerjiye, gelişmiş dayanıklılığa ve sabra yol açıyor.” Yogi Bhajan

Yogi Bhajan, eğer saçınızı kesmeyi seçerseniz, sadece bu ekstra enerjiyi ve beslenmeyi kaybetmekle kalmayıp, aynı zamanda vücudunuzun, eksik saçları sürekli olarak yeniden büyütmek için büyük miktarda hayati enerji ve besin sağlaması gerektiğini açıkladı.

Ayrıca kıllar, güneş enerjisini veya pranayı toplayan ve beynin meditasyon ve görselleştirme için kullandığınız kısmı olan ön loblara yönlendiren antenlerdir. Bu antenler size daha fazla miktarda süptil, kozmik enerji getirecek kanallar görevi görür. Yogi Bhajan


Saçlar ve Türkler

İslamiyet öncesi Türk tarihine bakıldığında hem kadınların hem de erkeklerin uzun saçlı oldukları ve saçlarının örgülü olduğu çeşitli tarihî kaynaklardan anlaşılmaktadır (Şahbaz, 2020: 1495-1501). Göktürklerde kadın ve erkeklerin saçları uzun ve örülüdür (Radloff, 1994: 271). Oğuz Türklerinin de diğer Türk boyları gibi, saçlarını kesmedikleri bilinmektedir (Sümer, 1972: 48). Eski Türk geleneği olarak mezar başlarına dikilen balballardaki insan figürlerinin de uzun saçlı olduğu görülür (Ögel, 2000: 277). ( İlknur Bayrak İşcanoğlu / KIRGIZ HALK KÜLTÜRÜNDE SAÇ VE SAÇLA İLGİLİ UYGULAMALAR, İNANIŞLAR araştırma makalesi)


Saçlar, ruh ve beden

Kadim uygarlıklarda saçlar ruh, doğa ve tanrıyla olan ilişkiyi kuruyorlardı. Saç tanrının bir armağanıydı. İçeriden ruhla, dışarıdan doğayla ilişkiliydi. Bir nevi anten görevi görüyordu.

Saç en dıştan derinin tamamını geçerek deri altındaki yağ dokusuna kadar uzanır. Burada sinir,i arter ve ven ile ilişkilidir.


Kıllar, erkek ve kadınlarda baş bölgesinde, pubis bölgesinde, erkeklerde ise göğüs ve karın bölgesinde yoğunlaşmıştır. Baş bölgesindeki kıllar (saçlar) epifiz bölgesine, pubisteki kıllar erkekte testise, kadında yumurtalıklara, erkekteki göğüs kılları timusa,göbekteki kıllar ise pankreasa yakındır.

Erkeklerdeki sakal tiroid bezinde yakındır.

Erkeklerdeki uzun sakal, uzun saç gibi maneviyat ile ilişkilidir. Kadınlarda sakal yoktur. Çünkü kadınların maneviyatı erkeklerden daha güçlüdür. Çünkü kadınlarda rahim vardır. Rahim bir kadının ruhuyla iletişim kurabileceği en önemli organıdır.

Nelida, “Rahim, dişi hayvanların olanları hissettikleri ve bedenlerini düzenledikleri yoldur,” dedi. “Rahim yoluyla, kadınlar yapmak ya da yıkmak ya da çevrelerindeki her şeyle bir olmak için güç üreterek bunu çiftlerinde depolayabilirler.”
Nelida, rahmin ilk işlevinin soyumuzun sürmesini sağlamak için çocuk doğurmak olduğunu açıkladı. Ama kadınların bilmedikleri bir şey vardı: rahim ayrıca incelikli ve karmaşık ikincil işlevlere sahipti. Ve onunla benim geliştirmekle ilgilendiğimiz işlevlerin bunlar olduğunu söyledi. 
Taisha Abelar / Büyü Geçişleri


Saçların ay takvimine göre kesilmesi:

Herşeye rağmen yine de saçlarını kesmek isteyenler için https://thehairshaman.com/ sitesinde saçların ay takvimine göre nasıl kesileceği ile bilgiler bulunmaktadır. Lunar Hair Cutting






Tamamını oku
Tarih: Ocak 28, 2024 Yazar: Yorum: 0 yorum

Söyle kaç yaşındasın?



 Geçenlerde sabah arabayla işe giderken, Show Radyo' daki Gazoz Ağacı' nı dinliyordum.

Program sunucusu Cem Arslan anlatıyor.

Bir gün, Koç Üniversitesi' nde bir programa katılmış. Ara verildiğinde kantine gitmiş.

Kantinde ön sırada olan kız, kantinciden Kenpeyr istemiş. Kantinci

"Buyur?" demiş.

Kız tekrar kenpeyr istiyorum demiş.

Kantinci,

"Ablacım anlamadım bir daha de bakalım demiş?"

Kız kenpeyr istiyorum demiş tekrar.

Kantinci

"Ablacım valla ne istediğini anlamadım ama bizde öyle birşey yok." demiş.

Sonradan anlaşılmış kız Canpare istiyormuş.

"Ülker Canpare Bisküvisi" 

Ah bu gençlik.


Oktay Sinanoğlu 'nun Bye Bye Türkçe kitabının ikinci bölümü şöyle başlar

Türk milletinin dili, Türkçe'dir. Türk dili dünyada en güzel, en zengin ve en kolay olabilecek bir dildir. Onun için her Türk dilini çok sever ve onu yükseltmek için çalışır. Bizde Türk dili, Türk milleti için mukaddes bir hazinedir. Çünkü Türk milleti geçirdiği nihayetsiz hadiseler içinde ahlakının, ananelerinin, hatıralarının, menfaatlerinin, velhasıl bugün kendi milliyetini yapan her şeyin dili sayesinde muhafaza olunduğunu görüyor. Türk dili, Türk milletinin kalbidir, zihnidir.

Aslında bu satırları okurken bile, içinde Türk Dili' ne ait olmayan o kadar çok sözcük olduğunu görebilirsiniz. Hadi bunlar doğuıştan beri aileden, yaşadığımız çevreden öğrendiklerimiz ama sonradan öğrendiklerimizi bari dilimize sokmasak.

Kenpeyr ne ya!!!!

Bu satırları yazarken aklıma başka bir radyo hikayesi daha geldi.

Yine bir sabah işe giderken radyo dinliyordum. Ancak programın adı aklımda değil.

Genç bir kız canlı yayına bağlandı.

Sunucudan,

Cem Adrian' ın yeni şarkısını çalmasını istedi.

Sunucu arkadaş,

"Yeni şarkısını bilemedim hangisinden bahsediyorsunuz?" diye sordu.

"Yeni çıktı ya.." dedi kız. Sonrada ekledi. "Kum gibi."

....

Bir hikaye daha aklıma geldi.

Yıllar önce Kitap Fuar' ında genç bir kız eline üç-beş kitap almış röportaj yapıyor.

Sunucu soruyor.

"Fuar'ı nasıul buldunuz?

Genç kız:

"Çok faydalı buluyorum. Hem yeni kitaplara ulaşabiliyoruz hem de aldığımız kitapları yazarlarına imzalatabiliyoruz. Ancak bir kitabımı imzalatamadım. O yazar fuara katılmamış. Sabahattin Ali'" dedi.


Ankara / 28 Ocak 2024


Tamamını oku
Tarih: Ocak 15, 2024 Yazar: Yorum: 0 yorum

Gecenin Geç Saati Taksici Anılarım-4



 Saat:21.30

Evin önünden taksiye bindim.

Taksici arkadaş genç biri.

Hemen ekrandan Youtube' u açtı. Tam şarkı girecekken,

"Bana Bengü' den Biliyorsun' u çalar mısın dedim?" (Şu bölümü de okuyabilirsiniz.https://www.ondergungor.com/2023/12/gecenin-gec-saati-taksici-hikayelerim.html)

Genç arkadaş müziğün sesini orta seviyeye getirdi.

Müzik başlayaınca muhteşem bir ses kalitesini duyuınca

"Ohaaa" dedim.

"Abi ben müziği çok severim o yüzden sistemi ben kurdum." dedi.

Sonra sustuk. Müziği dinledik.

Müzik bitince Bengü' den Mor Salkımlı Sokağı istedim. Onu da dinledik.

Taksici arkadaş,

"Abi Mor Salkımlı Solkağı, Öykü' den de dinleyelim mi?" diye sordu.

Bir de ondan dinledik.

Bar' ın önüne geldiğimizde,

"Abi geldik" dedi genç arkadaş.

"Arabadaki müzik ses kalitesi gittiğim bardakinden daha iyi., gezsek mi biraz daha dedim."

Gülüştük.

Taksiden indim.


Önder Güngör / 15 Ocak 2024 / Ankara

Bengü, Biliyorsun Akustik



Bengü Mor Salkımlı Sokak



Bir de taksici arkadaşın isteğini dinleyelim. Mor Salkımlı Sokak, Öykü


Tamamını oku