Tarih: Şubat 23, 2024 Yazar: Yorum: 0 yorum

Kaya




15 Mayıs 1919. Sabah saat 08.30.

Nuri ve kayınpederi hükümet binasının önünde karaya çıkmış Yunan askerlerini izliyor. Etraflarındaki kalabalık, ordan oraya koşuşan işgalcilere bakıyor. Herkes de büyük bir öfke. Bağırsan atılacaklar ileriye. Kimisi ağlıyor, kimisi küfür ediyor...

Askerlerin eşyalarını taşımasına yardım eden, komutanlarıyla konuşan, elleriyle çevredeki binaları anlatan bir takım insanlar var. Nuri bunların hemen hemen tamamını tanıyor. Bunlar İzmir’ in yerlisi Rum ve Yunan kökenliler.

Yunan komutana elindeki kağıttan bir şeyler göstermeye çalışan adam Agop Efendi. Rum’ dur kendisi. Daha geçen ay Hatice’ yi istemeye onunla birlikte gitmişlerdi. Nuri babasını ve annesini küçük yaşlarında kaybetmişti. Akrabaları vardı ama ilk başlarda Hatice’yi Nuri’ ye vermek istememişti babası. O da Agop Efendi’ den rica etmişti. Sen git ikna et babasını demişti. Agop Efendi’ yle birlikte Hatice ‘yi istemeye gitmişlerdi. Tamam demişti babası. “Ama bir şartım var. İşine gücüne bakıp, para kazanacak. Hatice’ me iyi bakacak. Ona göre ha.” demişti. Nuri 19 yaşındaydı. Hatice 17’sinde. Hatice’ de annesini 4 yıl önce aniden  kaybetmişti. Baba kız, bu beklenmeyen ayrılığı, birbirlerine sıkıca sarılarak atlatmışlardı.

İzmir halkı, sabahın erken saatlerinde, birkaç haftadır şehirde dolaşan dedikodu nedeniyle Hükümet Bina’ sının önünde toplanmıştı. Kimileri Pasaport’ ta, kimileri Konak Meydanı’ndaydı. İşgal biliniyprdu. Nuri ve müstakbel kayınpederi, Saat 07.00 civarında ufukta dumanları görmüşlerdi. Dumanlar yaklaşarak kara  bir bulut halini almıştı. Yunan, İngiliz, İtalyan ve ABD bayraklı gemiler limanı karartmışlardı. İzmir, bu güzel bahar sabahına, kapkara bir gün olarak uyanmıştı. Güneş vardı ama artık ortalığı aydınlatmıyordu. Isıtmıyordu da. Mayıs ayında soğuk bir İzmir günüydü. Büyük bir öfke dalgası şehrin üzerine çökmüştü. Hele Yunan işgalcilerin, dün gezdiği yollarda yürüdüğünü gören halkın öfkesi bedene sığmıyordu. Öyle bir öfkeydi ki bu, bir patlasa günlerce ateşi sönmezdi.

Yıllarca birlikte yaşadıkları Rum kökenli komşuları, ellerindeki kağıtlarla hangi evlere yerleşilmesi gerektiğini, hangi evlerin yağmalanması gerektiğini Yunan komutanlara anlatıyor, onların verdiği bilgiler doğrultusunda Yunan birlikleri oralara doğru yöneliyorlardı.

Toplanan kalabalığın arasındaki Nuri ve kayınpederi olup biteni öfkeyle izlemeye devam ediyorlardı.

Tam o sırada bir silah sesi duyuldu. Nuri, silah sesinin nereden geldiğini anlamamıştı. Kayınpederinin kolundan çekip onu yere eğdi.  Ardından Yunan işgalcilerin silah sesleri… Her taraftan kurşunlar geçiyordu. Ateş rastgele açılıyordu. Hedef gözetilmiyordu. Hemen yanı başındaki insanlar patır patır yere düşüyor ve canlarını teslim ediyorlardı. Hükümet binası da kurşun yağmuru altındaydı. 

 Ateş sesleri kesildi. İlk ateşi kimi açtığı anlaşılamamıştı.

Panik olan komutanlar askerlere bağırıp emirler yağdırıyordu. Yunan işgalciler bazı evlere girip, evleri yağmalayıp insanları dışarıya çıkarıyor, “Çok yaşa Yunanistan” diye bağırmalarını istiyor, bağırmayanları öldürüyorlardı. Her şey bir anda olmuştu. Ama saatlerce sürdü. Nuri ayağa kalktığında, yerde yatan yüzlerce kişinin ölü bedenleriyle şok olmuştu. Birçoğu tanıdığı bildiği insanlardı. Gözünde yaş birikti ama damlamadı. Yerde yatan cansız bedenler Yunan işgalciler tarafından tekmeleniyor yeniden süngüleniyordu. Kayınpederi de yerde yatıyordu.  Eğilip, onu kaldırmak istedi ama adamcağız gözünden vurulmuştu. Bir kurşun yarası da boynunda. Nefes almıyordu. Nuri yere çöktü, aklına Hatice geldi. Hatice, babası için ölürdü. Ama şimdi babası yerde cansız yatıyordu. Nuri’ nin gözündeki damla düştü. Her ihtimale karşı cebinde taşıdığı silahı çıkardı. Bu silahın karşısındaki işgalcileri değil, kendisini öldüreceğini biliyordu. Karşı kaldırımdaki komutana doğru koşmaya başladı ve silahını ateşledi. Bir daha, bir daha. Kimse ne olduğunu anlamadı. Komutan omzunu tutarak yere düştü. Yanındaki iki işgalci askeri de kalbinden vurmuştu. Silahı yere atıp koşmaya başladı.  Arkasından silah sesleri. Sonrada Agop Efendi’ nin sesi. “Nuri bu. Koşun koşun yakalayın.”

Nuri hızla Kemeraltı’ na girdi. Ara sokaklara girerek koştu, koştu, koştu. Evine varınca birkaç eşyasını alıp, hemen alt sokaktaki Hatice’ lerin evine gitti. Mahalleye kara haber çoktan ulaşmıştı. Ancak Hatice sadece Yunan işgalini duymuştu. Hatice daha ne oluyor diyemeden Nuri onu kolundan tuttuğu gibi, yanında sürükledi. Yolda, tenha bir sokak arasında yere oturdular. Nuri babasının öldüğünü söylediğinde Hatice yere yıkıldı. Hayattaki tek varlığı babasıydı. Nuri elini tutup, gitmemiz gerek dese de, Hatice hıçkırıklar halinde eve geri dönmek istedi. “Babam evde beni bulamazsa çok merak eder” dedi. Babasının ölümünü kabulenemiyordu. O birazdan eve gelecekti. En azından geri dönüp, babasını tekrar görmek istediğini söylese de Nuri buna izin vermedi. Artık İzmir eski İzmir değildi. Bugün babası ölmüştü. Yarın İzmir ölecekti. İzmir’ e yapılacak en iyi yardım hayatta kalmaktı. Nitekim öyle de oldu. İzmir günden güne öldü.

Nuri babasının köyüne gidecekti. Bir süre orada saklanacak sonrasında ise ne yapması gerektiğine karar verecekti. Ne yapması gerektiğini biliyordu, ama nasıl yapacaktı.

Ertesi sabah yorgun argın köye vardılar. Köy, Kemalpaşa Tepeköy arasında dağlık bir bölgedeydi. Burada babasının birkaç akrabası yaşıyordu. Nuri’ yi tanıdılar. Hemen evlerine aldılar. Nuri, İzmir’ in işgal edilişini,  Yunan birliklerinin Türk mahallelerine yerleşmesini, Efes Piskoposu ve İzmir Metropoliti Hrisostomos’ un, “Çok Yaşa Yunanistan!”, “Çok Yaşa Venizelos!” sesleriyle işgalcilerle yürümesini, Yunan askerlerinin sivillerin üzerine ateş açıp evleri yağmalayışını, evlerinden dışarı çıkardığı insanlardan, zorla , “Çok Yaşa Yunanistan!”, “Çok Yaşa Venizelos!” diye bağırmalarını istediklerini ve onları süngülerle öldürmelerini, Rıhtım' ın, Kordon' un, Hükümet Binası' nın sivil halkın cansız bedenleriyle dolu olduğunu anlatması, hatta ölü insanların bile tekmelenmelerini söylemesi,  köy halkında da büyük bir öfke uyandırdı. Bazıları sakladıkları silahlarını çıkararak “Hadi gidiyoruz İzmir’e” diye bağırdılar. Ancak Nuri işgalin büyüklüğünü, hatta yerli Rumların ve Yunan kökenlilerin ellerinde silahla Türk avında olacaklarını anlattı onlara. Çünkü arkasından ateş edenlerden biri de Agop Efendiydi. İzmir hakkındaki her türlü bilgiyi Rum ve Yunan kökenli komşular veriyordu. Onlar Yunan işgalcilerden daha hazırlıklıydı.

Nuri ve Hatice üç hafta bu köyde saklandılar. İzmir’ den köye gelen bazı akrabalar, Yunanlıların, İzmir’i tamamen işgal ettiklerini, çevre yerlerden gelen Rum çetelerin onlara yardım ettiklerini, hatta köylerdeki birçok erkeğin bu çeteler tarafından öldürüldüğünü, halkın mallarına, evlerine, hatta hayvanlarına el konulduğunu, evlerinin yağmalandığını, yakıldığını öğrendiler. İzmir’ de tam bir kargaşa ve yağmalama vardı. Büyükçe bir birlik İzmir, Tepeköy tren yolunu işgal etmişti.  İzmir’ den gelen akrabaların anlattıklarına göre, geçen hafta  15 binin üzerindeki Yunan İşgalci birliği karaya çıkmıştı. Hatta Ayvalık, Çeşme ve Urla’ nın da kıyıya çıkan askerlerce işgal edildiği yönünde duyumlar vardı. Artık işgal tam anlamıyla başlamıştı. Yunanlılar içlere doğru ilerliyordu.

Üçüncü haftanın sonunda Nuri büyük bir gürültüyle uyandı. Köyün meydanına gelen adam avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Yunanlılar geliyoooooor.

İzmir’de başına gelenlerden tecrübeli olan Nuri, Hatice’ yi koluna taktığı gibi köyün arkasında bulunan tepelere doğru kaçmaya başladı. Evden yalınayak dışarı fırlayan Hatice’ nin ayağına kocaman bir sopa saplanmıştı. Ayrıca alan çok dağlık ve ağaçlıktı. Buralara zayıf ve güçsüz olan 17 yaşındaki Hatice’ nin tırmanması mümkün değildi. Hele de ayağındaki kocaman yarayla.  Köyün hemen yukarısındaki kocaman bir kayanın arkasına saklandılar. Buradan köyü ve meydani açık bir şekilde görülebiliyorlardı. Tabii kendilerinin de iyice saklanması gerekiyordu. Aksi taktirde kendileri de görülebilirdi.

Köyün muhtarı, meydanda Yunan işgalcilerin gelişini bekledi. 20 kişilik bir asker birliğiydi ve doğrudan köye gelmişlerdi. Birini aradıkları belliydi. Nuri şu anda saklandığı kayanın arkasından tüm askerleri net bir şekilde görebiliyordu. Yanlarında bir de sivil vardı. Nuri adamı tanıdı. Agop Efendi’ydi bu.

Komutan köy meydanındaki muhtara tüfeğin kabzasıyla vurdu. Ne olduğunu anlamadan yere düşen muhtarın, eşi ve çocukları ağlayarak yardım etmek için koştular ama diğer askerlerde aynı şekilde vurarak onları da yere yıktı. Komutanın işaretiyle etrafa dağılan askerler, evlerdeki kadın çocuk herkesi dışarı çıkardılar. Bazı evlerdeki eşyaları, meydana fırlatıp, yağmalamaya başladılar. Agop Efendi, muhtarın yerden kalkmasını söyleyerek Nuri’ yi aradıklarını, onu tanıyıp tanımadığını sordu. O kadar yüksek sesle bağırıyordu ki sanki Nuri’ nin orada bir yerlerde saklandığını biliyordu. Muhtar hangi Nuri’ yi arıyorsun tanımıyorum dediğinde ise, “İbrahim’ in oğlu Nuri’ yi arıyorum” diye bağırarak yüzünü, köy meydanında toplanmış diğer köylülerin yüzlerinde gezdirdi. “Bilen var mı?” diye de ekledi. Muhtar “Ne yapacaksınız onu.” diye sinirli bir şekilde haykırdı. Agop Efendi bağırarak, “Yunan komutanımızı yaraladı ve oğlunu öldürdü. Onu sağ salim yakalayıp komutana götüreceğiz. ona zarar vermeyeceğiz,  hadi söyle nerede olduğunu” dedi. Muhtar “O buralara hiç gelmez” dediğinde ise Agop efendi’ nin işaretiyle, Yunan komutanı muhtarı bacağından vurdu. Karısı ağlayarak muhtarın üzerine atladı ve parmağıyla bir evi işaret etti. Yunan işgalciler evin etrafını sardılar ve Agop Efendi’ ye Yunanca bir şeyler söylediler. Agop Efendi. “Nuri dışarı çık diye bağırdı.” Ancak bir yanıt alamayınca eve girdiler. Evde her yere ateş açtılar. Neredeyse köylülerin tamamından fazla mermi sıktılar. Bulamayınca da evi ateşe verdiler. Nuri ve Hatice, saklandıkları yerden her şeyi görüyor ve duyuyorlardı. Kocaman bir kaya onları saklıyordu. Agop Efendi, Yunan komutana bir şeyler söyledikten sonra askerler etrafa dağıldı. Bütün evleri tekrar aradılar. Daha sonra erkeklerin ellerini kollarını bağlayıp, köy meydanında yere yatırdılar. Tepeleri, ağaçlık alanları aramaya başladılar. Nuri ve Hatice’ nin bulunduğu alana da geldiler. Kayanın önünde duran askerler birer sigara içtikten sonra kayanın etrafına bakmadan oradan ayrıldılar. O sırada Agop Efendi bağırarak köy halkına "Ya Nuri' nin yerini söylersiniz ya da hepinizi öldürüz." dedi. Kimseden ses çıkmayınca ilk kurşunu muhtarın kafasına bizzat kendisi sıktı. Diğer askerler de silahlarına davranıp, nişan aldılar. Hepsi komtanlarından gelecek emri bekliyorlardı. Nuri ve Hatice olup biteni dehşet içinde izlemişlerdi. Bu duruma daha fazla dayanamayn Nuri ayağa fırladı. Hatice bütün kuvvetiyle Nuri' yi durdurmaya çalışsa da, güçsiz ince kolları onuu daha fazla tutamadı. Çaresizce Nuri' nn gözlerinin içine baktı. "Ne olur gitme. Beni bırakma." diyebildi fısıldayarak. Gözünden düşen damlalar Nuri' yi durduramadı. Nuri Hatice'ye sessizce "Kaç. Sakın arkamdan gelme. Kaç git." dedikten sonra avazı çıktığı kadar bağırarak "Dur Agop Efendi. Ateş etmeyin." diyerek tepeden aşağıya doğru kayan adımlarla yürüdü. Köydeki bütün herkes Nuri' ye bakıyordu. Arkasından da Hatice. Nuri meydana indiğinde Agop Efendi' nin ateşiyle yere yığıldı. Agop Efendi bütün kurşunlarını aynı anda boşaltmıştı. Kayanın arkaında olup biteni izleyen Hatice, Nuri' nin cansız yere düşen bedenini görür görmez gözündeki yaşları sildi. Yurkundu. Derin nefes aldı. Artık ağlamak yoktu. Askerler köydeki herkesi öldürdü. Kadınları....Çocukları bile.

Hatice kayanın arkasında sessizce olup biteni izledi. Askerler saatlerce köyde kaldılar. Evleri yağmaladılar. Soydular. İşleri bitince de gittiler. Hatice köy meydanına hiç inmedi.Dağa doğru tırmandı.

Daha sonra Hatice ‘den hiç kimse haber alamadı. Ödemiş ve Tire dağlarında Gökçen Efe' yle birlikte savaitığını, kızanlarla birlikte Yunan işgaline karşı durduğunu, sevkiyat yapan işgalci askerlerin defalarca önünü kesip onları öldürdüğünü, Yunan karakollarını bastığını hiç ama hiç kimse bilmedi.

 Belediye Başkanı, Paris’ te bir arkadaşıyla buluşmuştu. Yıl 1966’nın ilkbaharıydı. Arkadaşı sanata düşkün biriydi. İlkokuldan arkadaşıydı. Paris’ in güzel bir parkında dolaşıyorlardı. Arkadaşı birden durdu. Başkan’ a eliyle parktaki ağaçları, çiçekleri, yolları gösterdi. Sonra’ da çimenlerin üzerine oturtulmuş kocaman bir taşı. “Bu taş niye burada duruyor biliyor musun?” diye  sordu. Başkan bilmiyorum anlamında başını iki yana salladı. Arkadaşı, “Biz sanatçılar güzel ve harika bir şeyi ortaya çıkarmak, daha dikkat çekici hale getirmek için bazen tezatlar kullanırız. Bu taş bütün bu tekdüzeliği ve şekilsizliği ile bu parktaki diğer güzellikleri ortaya çıkarmak için buraya konuldu.” dedi. Günler sonra kasabasına dönen Başkan hemen yardımcısını yanına çağırdı ve kendisinden kocaman büyükçe bir kaya bulmasını istedi. Geçen ay yaptıkları parka, bu kayayı getirip yerleştiremelerini emretti. Ne de olsa Paris’ liler öyle yapıyordu. Başkan yardımcısı, Başkan’ ın isteğine bir anlam  veremese de emri yerine getirecekti. Herkese haber saldı. Köy muhtarlarına, hatta komşu kasabalara. Sonunda kaya bir köy muhtarının haber vermesiyle bulundu. Kemalpaşa ve Tepeköy arasındaki bir köyün muhtarı haber vermişti.

Kaya, vinç ve kamyonların yardımıyla kasabaya getirildi. Başkan’ ın yaptığı çiçekli ve çevresi ağaçlarla donatılmış meydanın ortasına kondu. Çevresine de birkaç bank. Başkan odasından kayaya bakıp çevresindeki çiçeklerin ve kaldırımların daha güzel gözüktüğüne inanıyordu. Kasaba halkı ise ne taşla ne de çiçeklerle ilgileniyordu.

Günlerden Mayıstı.15 Mayıs. Akşamüstüydü. İhtiyar bir kadın elinde alış veriş çantasıyla evine gidiyordu. Yorgun, soluksuz. Parkta dinlenmek istedi. Ortada duran kocaman kayaya sırtını dayayıp oturdu. Nefessiz kalmıştı. Hafiften esen ılık rüzgar, zayıflamış ak saçlarını uçurup, kayanın çıkıntılarına takılmasına neden oluyordu. İhtiyar kadın elindeki poşetleri yere bırakıp ,ayaklarını topladı çımenlerin üerine uzandı. Saatler geçti. Vatandaşların haber vermesiyle gelen polis, etraftakilere kadıncağızın öldüğünü söylüyordu. Polis,  ihtiyar kadının yerdeki poşetlerini karıştırdı. İçinde küçük bir çanta buldu. Çantadaki hüviyet cüzdanının sayfalarına baktı. Adı Hatice Gökçen’ di. Hüviyet cüzdanın arasında bir de genç bir erkek fotoğrafı vardı. Arkasında, Nuri yazılıydı.

Hatice, Soyadı Kanunundan sonra Gökçen soyadını almıştı.

Artık bilindik bir kayanın altında cansız yatıyordu. Nuri’ ye daha yakın.



Önder Güngör / 04 Nisan 2021 / Ankara

Tamamını oku
Tarih: Şubat 11, 2024 Yazar: Yorum: 0 yorum

Uzun saç ve spiritualizm


Birçok kabilede uzun saçın, güçlü bir kültürel kimliği temsil ettiğine inanılır. Kızlderililerin saçları kültürel kimlik için önemli olan pek çok şeyden biridir.

Şamanizm’e göre saç canlıdır ve içerisinde bir ruh taşımaktadır.


İnternette yıllardır bir hikaye dolaşır durur:

Amerikalılar Vietnam savaşında çok asker kaybetmişler. Askerler ormanlık alanda ya tuzaklara yakalanıp ölmüşler ya da kaybolup,Vietnam askerleri tarafından öldürülmüşler. Amerikalı komutanlar bu durumu düzeltmek için, Kızılderili yerlilerini asker olarak Vietnam' a göndermeye karar vermişler. Çünkü, Kızılderililer hem daha iyi iz sürüyorlar hem de kurulu tuzakları daha iyi sezinliyorlarmış. Vietnam' a gönderilen Kızılderili' lerden hiçbiri başarılı olamamış. Yıllar sonra bu konuyu araştıran araştırmacılar, askere alınan Kızılderililer' in saçları kesildiği için psişik ve ruhsal yeteneklerini kaybettiği tezini savunmuşlar. (Ameikalılar askera aldıkları Kızılderili askerlerin saçlarını keserek onları Viatnam'a göndermişlerdi.) Hatta yıllar sonra bu tezle ilgili deneyler yapılmış. Saçları uzun olan Kızılderililer bir dizi teste tabii tutulmuşlar. İki gruba ayrılan deneklere uygulanan testlerden iki grupta benzer başarılar göstermiş Ancak bir gruptaki Kızılderili' lerin saçı kesilince deneylere devam edildiğinde saçları kesilmeyen gruptan daha az puan almışlar. Üstelik ilk testleri tekrarlanınca aynı testteki başarıları da gerilemiş.

Bu deneye benzer bir anlatım için bir siteden aldığım alıntıyı da aşağıya ekledim. ( https://thehairshaman.com/symbolism/native-americans/the-truth-about-hair-and-why-indians-would-keep-their-hair-long/ )

Doksanlı yılların başında Sally [gizliliği korumak için adı değiştirildi], VA Medical hastanesinde çalışan lisanslı bir psikologla evliydi. Kocası, travma sonrası stres bozukluğu olan TSSB'li savaş gazileriyle çalışıyordu. Çoğu Vietnam'da görev yapmıştı.

Sally şöyle dedi: “Kocamın Doctor's Circle'daki dairemize elinde resmi görünümlü kalın bir dosyayla döndüğü bir akşamı çok net hatırlıyorum. İçinde hükümet tarafından yaptırılan yüzlerce sayfalık belirli çalışmalar vardı. İçindekiler karşısında şoktaydı. O belgelerde okudukları hayatını tamamen değiştirdi. O andan itibaren benim muhafazakar orta yol kocam saçını ve sakalını uzattı ve bir daha kesmedi. Dahası, VA Tıp merkezi bunu yapmasına izin verdi ve personeldeki diğer muhafazakar adamlar da onun örneğini takip etti.

Belgeleri okuyunca nedenini öğrendim. Vietnam Savaşı sırasında, savaş departmanındaki özel kuvvetler, engebeli arazide gizlice hareket etmek üzere eğitilmiş yetenekli izciler ve güçlü genç adamlar bulmak için Amerikan Kızılderili taramak üzere gizli görevdeki uzmanlar göndermişti. Özellikle olağanüstü, neredeyse doğaüstü takip yetenekleri olan adamları arıyorlardı. Dikkatle seçilmiş bu adamların takip ve hayatta kalma konusunda uzman oldukları kapsamlı bir şekilde belgelendi.

Bu Kızılderili izcilerden bazıları daha sonra askere alındı. Askere alındıktan sonra inanılmaz bir şey oldu. Normalde sahip oldukları yetenek ve beceriler ne olursa olsun, gizemli bir şekilde ortadan kaybolmuş gibiydi, Çünkü Vietnam' a gönderilen bu askerler sahada beklendiği gibi performans gösteremiyordu.

Ciddi kayıplar ve performans başarısızlıkları, hükümetin bu işe alımlar için pahalı testler yapmasına neden oldu ve ortaya çıkan şey de bu.

Beklendiği gibi performans gösteremedikleri sorulduğunda, daha yaşlı askerler tutarlı bir şekilde, gerekli askeri saç kesimi yapıldıktan sonra düşmanı 'hissetmediklerini', artık bir 'altıncı hisse' erişemediklerini, 'sezgilerinin' artık işe yaramadığını söylediler. Artık ince işaretleri de 'okuyamıyorlar' veya algılanmayan duyu dışı bilgilere erişemiyorlardı.

Bu nedenle test enstitüsü Kızılderili'lerin, uzun saçlarını korumalarına izin verdi ve onları birçok alanda test etti. Daha sonra tüm testlerden aynı puanları alan iki adamı eşleştireceklerdi. Çiftten birinin saçını uzun tutmasına izin veriyorlardı, diğer adama ise askeri saç kesimi yaptırıyorlardı. Daha sonra iki adam testleri tekrarladı.

Uzun saçlı adam defalarca yüksek puanlar almaya devam etti. Kısa saçlı adam, daha önce yüksek puanlar aldığı testlerde defalarca başarısız oldu. (https://thehairshaman.com/)

Uzun saç, maneviyat ve güç....

 Birçok uygarlık ve dinde saçlar maneviyatın ve ruhsallığın bir parçası olarak kabul edilirdi. Uzun saçın insanları, tanrıya doğaya ve ruhlarına bağladığına inanılırdı. Uzun saç güç ve maneviyatın simgesiydi.  Bu yüzden Antik Yunan tanrıları genellikle güç ve tanrısallığın işareti olarak uzun, dalgalı saçlarla tasvir edilmiştir.

Zeus ve Hera uzun saçlı olarak tasvir edilir.


Samson ve Delilah ' ın hikayesi

Eski Ait 'te bir hikaye vardır. Samson ve Delilah' ın hikayesi. Bu hikaye Rubbens tarafından Samson ve Delilah tablosuyla tasvir edilmiştir. Samson yenilmez bir kahramandır. Bir orduyu tek başına yenebilecek güçtedir. Filistinliler onunla baş edebilmek için bu gücün sırrını öğrenmek isterler. Bunun için Samson' un sevgilisine rüşvet verirler. Delilah ısrarla Samson' a bu insanüstü gücünün nereden geldiğini sorar. Her seferinde sırrını açıklamayan Samson en sonunda sırrını söyler. Samson' un sırrı uzun saçlarındadır. Bu uzun saçları tanrıyla yaptığı anlaşmayla ona adanmıştır. Delilah, Samson' a tuzak kurar ve bir gece uyurken saçlarını keser.

Aşağıdaki tabloda Samson, Delilah' ın kucağında uyumakta olduğu ve saçlarının bir Filistinli tarafından kesildiği tasvir edilmiştir.


Samson, Delilah' ın koynunda uyurken saçları kesilmekte ve gücü elinden alınmaktadır.


Çinliler ve Kızılderililer, saçın sadece ruhla değil aynı zamanda Dünya Ana ile bağlantılı olduğunda inanıyorlardı. Saç kesmenin Tanrı'dan düşünceyi kesmekle aynı şey olduğunu düşünüyorlardı. Saçları örmek birlik ve beraberliği simgelemektedir. 

Saçları örmek

Bir Kızılderili nin https://sistersky.com adlı siteden alıntıladığım yazısı aşağıdadır.

Saçlarımızla kurduğumuz ilişki, kültürümüzle olan bağımızın ve ilişkilerin kutsallığına dayanan farklı bir dünya görüşünün sürekli bir hatırlatıcısıdır. Bir çocuğun saçını örmek samimi ve besleyici bir ilişki kurmanın başlangıcıdır. Annem her gün okuldan önce küçük kardeşimin saçını örerdi. Dedem öldüğünde annem kardeşimin saçını kesti. Artık yanında oturup saçlarını öremediği için duyduğu üzüntüyü dile getirdi. İkisi için özel bir bağ kurma zamanıydı.

Toplantılarda aile üyelerinin ve arkadaşlarının birbirlerinin saçlarını fırçalayıp ördüğünü görmek yaygındır. Bağ kurmanın güzel bir yolu ve ilişkilerin kutsallığını güçlendirmenin güçlü bir yoludur. Örgünün sembolizmine ilişkin bu uygulamayı doğrulayan bir öğreti vardır. Tek bir saç telinin çekildiğinde zayıf olduğu söylenir, ancak saçın tamamını bir örgü halinde topladığınızda saçlar güçlü olur. Bu, tüm yaratılışla olan bağlantımızın yanı sıra ailenin ve kabilenin değerini de güçlendirir.

 

Bizden önce gelenlerin inandığı bir şey varsa o da, saçlarımızın doğal ve etkilenmeden uzamasına izin vermenin bir tür manevi önemi olduğudur .



Her bir iplik kendi başına zayıftır, ancak bir araya getirilmesi fiziksel olarak "tek akıl, tek kalp, tek ruh"u gösterir.



Yoga ve saçlar

Yogi bakış açısına göre uzun saç, huzuru, canlılığı ve sezgiyi artıran Kundalini enerjisini yükseltmeye yardımcı olur. Saçın kesilmesi, ışığın alındaki kemiklerden epifiz bezine iletilmesini engeller, bu da beyin aktivitesini, tiroid bezini ve cinsel hormonları etkiler. Saç ayrıca güneş enerjisini meditasyonun gerçekleştiği ön loblara yönlendirir. Bu "reseptörler", daha fazla miktarda kozmik enerjiye izin veren kanallar görevi görür. Gün içerisinde saçlarınızı toplamak güneş enerjisinin emilmesine yardımcı olur; geceleri onu aşağıda tutmak ay enerjisini emer. Geceleri saçları örmek aynı zamanda günlük aktivitelerden kaynaklanan elektromanyetik alanı dengelemeye de yardımcı olur. Auranıza ve beyin hücrelerinize enerji vermenin ve beynin merkezindeki epifiz bezini uyarmanın en iyi yolu, saçları bir "Rishi düğümü" şeklinde toplamaktır. (Hindistan'da bir Rishi , saçını başının tepesine kıvıran bilge kişidir.) 


Rishi düğümü





Yogi Bhajan ve Saç Bilimi

Yogi Bhajan'ın Amerika'ya geldiğinde öğrettiği ilk teknolojilerden biri Saç Bilimi' ydi.

“Başınızdaki saçların tam olgun uzunluğuna ulaşmasına izin verildiğinde, fosfor, kalsiyum ve D vitamini üretilir ve beynin üst kısmındaki iki kanal yoluyla lenfatik sıvıya ve sonunda omurilik sıvısına girer. . Bu iyonik değişim daha etkili bir hafıza yaratıyor ve daha fazla fiziksel enerjiye, gelişmiş dayanıklılığa ve sabra yol açıyor.” Yogi Bhajan

Yogi Bhajan, eğer saçınızı kesmeyi seçerseniz, sadece bu ekstra enerjiyi ve beslenmeyi kaybetmekle kalmayıp, aynı zamanda vücudunuzun, eksik saçları sürekli olarak yeniden büyütmek için büyük miktarda hayati enerji ve besin sağlaması gerektiğini açıkladı.

Ayrıca kıllar, güneş enerjisini veya pranayı toplayan ve beynin meditasyon ve görselleştirme için kullandığınız kısmı olan ön loblara yönlendiren antenlerdir. Bu antenler size daha fazla miktarda süptil, kozmik enerji getirecek kanallar görevi görür. Yogi Bhajan


Saçlar ve Türkler

İslamiyet öncesi Türk tarihine bakıldığında hem kadınların hem de erkeklerin uzun saçlı oldukları ve saçlarının örgülü olduğu çeşitli tarihî kaynaklardan anlaşılmaktadır (Şahbaz, 2020: 1495-1501). Göktürklerde kadın ve erkeklerin saçları uzun ve örülüdür (Radloff, 1994: 271). Oğuz Türklerinin de diğer Türk boyları gibi, saçlarını kesmedikleri bilinmektedir (Sümer, 1972: 48). Eski Türk geleneği olarak mezar başlarına dikilen balballardaki insan figürlerinin de uzun saçlı olduğu görülür (Ögel, 2000: 277). ( İlknur Bayrak İşcanoğlu / KIRGIZ HALK KÜLTÜRÜNDE SAÇ VE SAÇLA İLGİLİ UYGULAMALAR, İNANIŞLAR araştırma makalesi)


Saçlar, ruh ve beden

Kadim uygarlıklarda saçlar ruh, doğa ve tanrıyla olan ilişkiyi kuruyorlardı. Saç tanrının bir armağanıydı. İçeriden ruhla, dışarıdan doğayla ilişkiliydi. Bir nevi anten görevi görüyordu.

Saç en dıştan derinin tamamını geçerek deri altındaki yağ dokusuna kadar uzanır. Burada sinir,i arter ve ven ile ilişkilidir.


Kıllar, erkek ve kadınlarda baş bölgesinde, pubis bölgesinde, erkeklerde ise göğüs ve karın bölgesinde yoğunlaşmıştır. Baş bölgesindeki kıllar (saçlar) epifiz bölgesine, pubisteki kıllar erkekte testise, kadında yumurtalıklara, erkekteki göğüs kılları timusa,göbekteki kıllar ise pankreasa yakındır.

Erkeklerdeki sakal tiroid bezinde yakındır.

Erkeklerdeki uzun sakal, uzun saç gibi maneviyat ile ilişkilidir. Kadınlarda sakal yoktur. Çünkü kadınların maneviyatı erkeklerden daha güçlüdür. Çünkü kadınlarda rahim vardır. Rahim bir kadının ruhuyla iletişim kurabileceği en önemli organıdır.

Nelida, “Rahim, dişi hayvanların olanları hissettikleri ve bedenlerini düzenledikleri yoldur,” dedi. “Rahim yoluyla, kadınlar yapmak ya da yıkmak ya da çevrelerindeki her şeyle bir olmak için güç üreterek bunu çiftlerinde depolayabilirler.”
Nelida, rahmin ilk işlevinin soyumuzun sürmesini sağlamak için çocuk doğurmak olduğunu açıkladı. Ama kadınların bilmedikleri bir şey vardı: rahim ayrıca incelikli ve karmaşık ikincil işlevlere sahipti. Ve onunla benim geliştirmekle ilgilendiğimiz işlevlerin bunlar olduğunu söyledi. 
Taisha Abelar / Büyü Geçişleri


Saçların ay takvimine göre kesilmesi:

Herşeye rağmen yine de saçlarını kesmek isteyenler için https://thehairshaman.com/ sitesinde saçların ay takvimine göre nasıl kesileceği ile bilgiler bulunmaktadır. Lunar Hair Cutting






Tamamını oku