Tarih: Ocak 22, 2022 Yazar: Yorum: 1 yorum

Son bir kez daha eseyim deli deli

 


Küçükken günübirlik denize giderdik. Deniz oturduğumuz yere bir saatlik uzaklıktaydı. O yüzden sabah gider akşam dönerdik. Çocukluk işte denizden çıkmazdık gün boyu. Akşam eve gelip yatağa yattığımda, yatakta bir o yana bir bu yana sallanır dururdum. Gözlerimi kapatır kendimi denizin ortasında hayal ederdim. Sallantı hissi o kadar kuvvetliydi sanki gerçekten vücudum sallanır gibi hemen uykuya dalıverirdim.

Çoğu zaman hep bir sonraki denize gideceğimiz günü hayal ederdim. İçimden, "Bir daha ki gidişimde şöyle yüzeceğim böyle yapacağım, bu sefer hiç denizden çıkmayacağım, denizin tadını daha fazla çıkaracağım." derdim. O anın tadını daha fazla çıkarmak için kendi kendime söz verirdim. Gerçekten de denize gittiğimizde bu düşüncelerim aklıma gelir, hemen kendime verdiğim sözleri yerine getirmeye çalışırdım. Ancak eve geldiğimde yaşadığım bu güzel anları hayal ettiğimde hepsi sanki bir rüya gibi gözüküyordu aklımda. Sadece bir "an"lık.
İşte ilk "farkındalık" deneyimlerim böyle başladı.
Daha sonraki yıllarda ise buna benzer zevk aldığım "yaşananlar" değişse de hayallerim hep bu tarzda oldu. Hoşlandığım ve yapmaktan haz duyduğum anların fakına varmak ve bunları daha çok bir farkındalıkla yaşamaya çalışmak.
Yıllar geçtikçe şunu fark ettim.
Geçmişte yaşadığım haz dolu anları hayal etmekle sadece zihnimde bir "akış" oluşturduğumu, ancak hiç yaşamadığım bir anıyı düşünerek oluşturduğum zihinsel hayalle, yaşadığım an için oluşturduğum akış arasında hiç bir fark olmadığını anladım. Yani geçen yıl gün batımında plajda yalın ayak yürüme anısıyla, hiç gitmediğim bir plajda yürüme hayalim arasında hiç bir "hissel" fark yoktu. Bunu fark ettiğim yıllardan sonra "hayal gücü" ndeki "güç" kavramının gerçekten gerçek gücü temsil ettiğini anladım.

Önder Güngör/ Ankara
Tamamını oku
Tarih: Ocak 15, 2022 Yazar: Yorum: 2 yorum

Ufo Aktüalite (*)

 (*) Başlık: Ruh ve Madde Dergisi' nin 1970' li yıllarda yayınlanan makale başlığı







Genç yaşlarımda UFO' lara çok meraklıydım. Aslında o zamanlarda UFO görmek beni tatmin edecek birşey değildi. Daha çok bir uzaylı görmek ya da bir uzay aracının içinde olmanın daha heyecan verici olduğunu düşünüyordum. Ancak gece karanlıkta yolda yürürken bir kedi bile görmek beni ürkütürken bir uzaylıyla gerçekten karşılaşma isteği de çok cesurca geliyordu bana.

Ruh ve Madde Dergisi' nin 1978 yılı Nisan, Mayıs ve Haziran sayılarında George Adamski ile yapılan röportaj dizisi var. Bu bölümlerden bazıları:

Soru: Uzaylılar materyalize ve demateryalize olabiliyorlar mı?
Cevap: Hayır, olmazlar. Eğer onlar materyalize ve demateryalize olabilecek yetenekte bulunsalardı metal uzay araçları yapma zahmetine niçin katlansınlar.

....


Soru:Bir uzaylıyla nasıl karşılaşabilir ve onların uzay gemilerinden birine nasıl binebilirim?
Cevap: Açıkçası bu soruyu cevaplandıramayacağım. Benim başımdan geçen benzer tecrübeleri olan kimselerden herhangi biri de bunu becerebileceğini sanmıyorum. Herhangi bir kimse için onlarla bir görüşme düzenleyebilecek durumda değilim. Hatta bun kendim için de yapamam.



Tamamını oku
Tarih: Ocak 13, 2022 Yazar: Yorum: 2 yorum

Anlatılmaz ama oradadır bütün dertler (*)

 

Eymir / ODTÜ / Ankara


Cumartesi sabahı elimde bir kitap. Her Şey Yolunda. Louise Hay & Mono Lisa Schulz

Pür dikkat alttaki satırları okuyorum.

"Kilo ve beden imajı sorunları olan insanlar vericiler ve yapıcılardır ve çoğunlukla aşırı derecede cömerttirler. Görünüşte, bunlar iyi niteliklerdir. Ancak, diğer üçüncü duygusal merkez sağlık sorunlarını çekenlerde olduğu gibi, kiloyla ilgili sağlık sorunları yaşayan insanlar genelde korku ve düşük öz saygısı tarafından yönetilirler. Onlar tüm enerjilerini diğer insanlara harcarlar ve kendilerine çok az enerji kalır. Onlar kimliklerini başkaları için ne kadar çok şey yapacaklarıyla tanımlar."

Öncelikle beni tanıyan arkadaşlarıma söylüyorum.  Bırakın pintiliği. Cömert olun benim gibi. Siz benim yemek yiyerek mi bu kiloları aldığımı sanıyorsunuz? Tabii ki hayır. Üstün meziyetlerimden dolayı kiloluyum.😆😇😅

İşin şakası, ilerleyen satırlardaki "Onlar tüm enerjilerini diğer insanlara harcarlar ve kendilerine çok az enerji kalır." cümlesi üzerine bir şeyler söylemek istiyorum. Maalesef bir çoğumuzun baş ağrısı bu. Başkalarıyla o kadar çok ilgileniriz ki kendimize ayıracak zamanımız kalmaz. Başkalarıyla ilgilenme sadece fiziksel ve bedensel olarak değil, çoğu zaman düşünsel olarak karşımıza çıkar. Gün boyu zihnimizi meşgul eder. Bütün enerjimizi emer de emer.

Bir insanın bu dünyadaki en büyük sorumluluğu kendisine karşı olan sorumluluğudur. Bu yüzden haydi bugün, hatta şimdi şu anda düşüncelerimizin farkına varalım ve kendimizle ilgili bir şeyler düşünelim. Bırakalım sağlıksız düşünceleri. Aklımızın tam ortasına kendimizi oturtalım. Her şey insanın kendisiyle başlar. Haydi.

Not : Başlık Candan Erçetin' in "Kırık kalpler durağında"  şarkısından alıntıdır. Şarkıyı ve bu güzel sözleri dinlemek istiyorsanız, aşağıda var.

Not: Yukarıdaki görsel benim bisikletim. Bisiklet candır.


Tamamını oku
Tarih: Ocak 06, 2022 Yazar: Yorum: 1 yorum

Mecburi Hizmetim - İlk karşılaşma

 

Sabah saat 08.30'da Sağlık Ocağının kapısından girdim. Çok yorucu bir gün olacağı kesindi. Çünkü bugün ilçenin pazarıydı. Köylerin hepsinden yüzlerce insan ilçeye gelecek, alışveriş yapacak ve muayene olmak yada ilaç yazdırmak için sağlık ocağına geleceklerdi.
Onlar benim çalıştığım sağlık ocağına hastane diyorlardı. Çünkü bu ilçede hastane yoktu. Zaten yollardaki bütün levhalarda H işareti vardı. Hastaneye gider yazıyordu altında. Dolayısıyla onlar için hastane anlamına geliyordu burası. Benim için ne anlama mı geliyordu; acillerin (ateşli hastalıklar, doğum, yaralanma, düşme, intihar, ateşli silah yaralanmaları, zehirlenmeler ve hatta ölümler....) hepsine ben bakacağım anlamına geliyordu. Tabii bir de hergün yaptığım poliklinik muayeneleri..
İçerisi çok kalabalıktı. Sabahın erken saatlerinde böyleyse bitmez bugün diye geçirdim içimden. Yapacak bir şey yok, bugünü atlatırsam yarın bundan daha iyi olacaktı , en azından köylerden gelenler olmayacak diye düşündüm.
Böyle günlerde günlük poliklinik sayısı 200'ü geçebiliyordu. 150 iyi bir sayıydı. Eğer 100 olursa harika olurdu.
Akşam saat 17.20'de son hastama baktım. Bugün şanslıydım. Çünkü gün içinde sadece muayene yapmıştım. Acil vaka hiç gelmemişti Bugün kimse kimseyi öldürmeye kalkmamış, hiç kimse birini ezmemiş, hiç kimse elini kolunu kesmemişti. Tahminlermin aksine çok iyi bir gün geçirmiştim.
Yorgun bir şekilde evin yolunu tuttum. Eve vardığımda üzerimdeki paltoyla yatağa attım kendimi. Burası benim öğrencilikten sonra tek kişi kaldığım ilk bekar evimdi. Sınırlı bir süre burada kalacağım için çok fazla eşya almamıştım. Bir çok eşyayı öğrenci evimden getirmiştim.
Zil sesiyle uyandım. Hemen saate baktım. Sadece 10 dakika uyumuş kalmıştım. Kapıyı açtığımda lisede öğretmen olduğunu bildiğim ancak pek tanımadığım biri vardı.
- Doktor bey sevk yaptırmam lazım. Yarın ildeki hastanede nörolojiye gideceğim.
- Tamam yarın sabah yaparız.
- Yok yarın sabah saat altıda gideceğim.
- Ama nasıl yapacağız ki sağlık ocağını az önce kapattık. Poliklinik defterine kayıt olmanız lazım. Kaşem yanımda değil. Üstelik mühürlenmesi lazım.
- Olsun sağlık ocağına gideriz yaparsınız.
- Tabii ki gider yaparız ancak mesai saati dışında sadece acillere bakıyorum.
- Ama benimki de acil.
Yapacak bir şey yok. Bu sevki yapmazsam akşam rahat uyuyamam. Çünkü keşke yapsaydım niye yapmadım diye kendimi yer dururum.
Saat 18.00 da sağlık ocağının kapısını açtık. Sevki yaptım. Poliklinik defterine kaydettim ve öğretmene uzattım. İçinden kesinlikle " Şuna bak beş dakikalık bir iş için söylemediğini bırakmadı sanki eline yapışacak bunların hepsi böyle" diye geçirdiği kesindi. Teşekkür bile etmeden kapıdan çıktı gitti. Nasıl olsa işi bitmişti. Ama olsun içim rahattı.
Eve tekrar döndüğümde saat 18.30 olmuştu. Onun için beş dakikalık iş benim içi tam bir saat sürmüştü.
Karnım çok acıkmıştı. Ancak o kadar çok yorgundum ki yemek yapacak halim yoktu. Canım patates kızartması isiyordu ama çok üşeniyordum. Son bir kuvvetle mutfağa gittim; poşetten patatesleri çıkarıp soymaya başladım. Tahtanın üzerinde parmak şeklinde hepsini doğradım. Kızarmış yağın üstüne attığım gibi üstümdekileri değişmeye gittim. Eşofmanımı giyip televizyonu açtım. Genelde mutfakta bir şey yaparken unuturum korkusuyla başından hiç ayrılamam. Patatesin başına geçtim.Yapışmasın diye ara ara karıştırıyordum. Tam o sırada kapının zili hızlı hızlı çaldı.
Bir kadın. Yanında 4-5 yaşlarında bir çocuk.
- Doktor bey bunun ateşi çıktı.
- Hımm.Peki. Ne zamandır ateşi var.
- Bir haftadır var doktor bey.
- Bir haftadır.?
- Gündüz işlerimiz vardı biraz. Pazara gittik. Anca işte doktor bey.
Çocuk olunca yapacak bir şey yok. Üstelik ateşi olduğu her halinden belli. Aceleyle üstümü değiştirdim. Çocuğun ateşi yüksekti. Böyle durumlarda şanslıysanız çocuğu muayene edersiniz. Çünkü çocuk hastalıktan dolayı halsiz yatıp uyumak istiyor ve siz gecenin bir saatinde boğazına abeslangı sokup tonsillerine bakmaya , kulağını muayene etmeye çalışıyorsunuz. Üstelik ateşini düşürmek için iğne yapacaksınız ve artık bu akşam bir daha çocuk size kendisini muayene ettirmeyecektir.
Çocuğun ateşinin düştüğüne emin olmadan eve gönderemezsiniz. Neyseki bir saatlik beklemeden sonra çocuğun ateşi düştü. Akşam kullanması gereken ilaçları reçete ettikten sonra sağlık ocağından ayrıldık.
Eve geldiğimde saat 21.00 civarındaydı. Açlıktan ayakta duracak halim yoktu. Mutfağa gittim. Allahtan evden çıkarken ocağın altını kapatmayı unutmamıştım. Patatesler tavadaki yağı çekmişlerdi. Sünger gibi olmuşlardı. Bir tanesin ağzıma attım. Çiğ. Hem de hiç pişmemişti. Ekmeğin arasına biraz peynir birazda domates. İşte bu akşamki yemeğim buydu.
Uydunun kumandası elimde rastgele basıyorum. Öyle yorgundum ki televizyon seyretmeyi bırak yatağa gidecek halim yoktu. Zırrrrrrrrrrrrrrrr. Bu seferki telefondu.
- Alo
-Doktor bey. Ben polis memuru Mehmet.
-Hayırdır.
-Yok bir şey doktorum. İki adam içki içerken kavga etmişler. Birinin elinde yaralanmış. Diğerinde darp var.
- Ne zaman geliyorsunuz.
-İşlemlerini yapıyoruz. Yarım saat içinde sağlık ocağında oluruz. Geçerken sizi alalım mı doktorum?
- Gerek yok ben giderim.
O zamanlarda arabam henüz yoktu. Tekrar giysilerimi değiştirdim. Dansöz gibi bir soyun bir giyin. Yürüyerek sağlık ocağına gittim. Bu arada da biraz ayıldım yoksa uyuyup kalacaktım beklerken.
Böyle durumlarda şahıslar için adli rapor yazma zorunluluğu var. Adli rapor yazmak çok zahmetli bir iştir. Çünkü hem muayene sırasında hem de yazı esnasında hiç bir şeyi atlamamanız gerekmektedir.
Yarım saat içinde kavga eden hastalar geldi. Birinin parmağında çok ciddi olmayan bir kesi vardı ama dikiş atılması gerekti. Alkol muayeneleri , dikişti derken bir saat geçti. Tekrar eve geldiğimde saat 23.00 civarıydı. Artık uyumalıydım. Çünkü yarın 08.30'da koşuşturma yeniden başlayacaktı. Pijamalarımı giydim ve hemen yatağa girdim. Yorgun olduğunda insan daha zor uyuyor. Ama ben kesin uyurum diye geçirdim içimden. Ancak zırrrrrrrrrrrrrrrr.
Bu seferki Jandarma Karakol Nöbetçi Astsubayı.
-Alo
-Doktor bey. Ben Mesut Başçavuş.
-Hayırdır.
-Valla çok hayır değil doktorum.
-Ne oldu?
- Yukarıdaki köyde bir kız kaçırma.Kızı kaçıranlarla aileler arasında kavga, darp. Ancak siz hemen hastaneye geçin bir de bıçakla yaralama varmış. Muhtar arabasıyla getiriyormuş. Biz de köydekileri alıp, karakola getireceğiz sonra onları da getiririz.
"Eyvah" diyebildim içimden. Kız kaçırmanın ne demek olduğunu bir çok kez tecrübe etmiştim. Üstelik bunda yaralama da var.
Gecenin bu saatinde yürüyemezdim. Beni almalarını isteyip,üstümü giydim ve jandarmanın gelmesini bekledim. Keşke biraz uyusaymışım yarım saat sonra geldi jandarma.
Sağlık ocağına gittiğimizde henüz kimse yoktu. 5 dakika sonra süratle bir araba sağlık ocağının bahçesine daldı. Sürekli korna basıyordu. Anlaşılan arabadaki gerçekten çok acildi. Keşke hemşirelerden birini de çağırsaydım diye geçirdim içimden. Askerlerin de yardımıyla içeri aldık hastayı. Hasta bir kadındı ve kafasından yaralanmıştı. Muhtarın bu telaş içerisinde anlattığına göre başına taşla vurulmuştu. Bıçaklanan hastayı sorduğumda muhtar benim haberim yok dedi. Büyük ihtimalle bıçaklandı denilen hasta buydu. Başını muayene ettiğimde orta büyüklükte bir kesi vardı. Hastanın genel muayenesinde bir sorun yoktu. Genelde baş ve yüz kesilerinde, kesi çok küçükte olsa büyük kanamalar oluyor ve hastada paniğe yol açıyor. Hastanın yarım saat içinde başını diktim. Korkusu ve paniği geçen hasta, sinirinden yerinde duramıyordu. Hemen köye geri dönüp kafasına taşla vuran kadını dövmek istiyordu. Ama o kadını jandarma çoktan yakalamış karakola bile götürmüştü. Olay karşılıklı bir kavga olduğu ve şikayetçi oldukları için darp olan hepsine adli rapor tutulması gerekiyordu. Üstelik bu ailelerin sağlık ocağında bir araya da gelmemesi gerekiyordu çünkü yeni bir kavgada burda çıkabilirdi. Yani bunlar gidecek sonra da diğerlerinin gelmesini bekleyecektim. Hastanın adli raporunu tuttuktan sonra jandarmayı aradım. Jandarma yarım saat içinde diğer şahısları da getiriyoruz dedi. Bu süre içerisinde eve gitmemin anlamı yoktu. Sağlık ocağında beklemeye karar verdim. Gecenin bu saatinde sağlık ocağı iyicene soğuk olurdu. Böyle zamanlarda hastalar için kullandığımız battaniyelere sarılır otururdum. Acaba biraz uyusam mı diye düşündüm ama kalkınca daha kötü olurum diye uyumaktan vazgeçtim.
Saat 02.30 'da Jandarma geldi. Yanında sekiz kişi vardı. Jandarma yeni bir olay çıkmasın diye hepsini bu gece nezarethanede bekletecekti. O yüzden hepsine adli rapor yazma zorunluluğu vardı. Saat 04.00'de işim bitti.
Yeniden evdeydim. Hemen pijamamı giyip yatağa attım kendimi. Artık uyumak istiyordum. Sağlık ocağında bayağı üşümüşüm yatak sıcacık gelmişti bana. Başım yastığa ulaşmadan havadayken uyumuştum. Saat 05.30 civarı kapının tıklamasıyla uyandım. Emin olmak için başımı yastıktan kaldırıp , tekrar dinledim. Evet biri kapıya vuruyordu. Ancak bu saatte genelde ya kapı yumruklanır ya da zil sonuna kadar basılırdı.Çok yavaş bir tıklamaydı ve hayret ben bu sese uyanmıştım.
Yaşlı bir adam. Soluk soluğaydı. Zorlukla nefes alıyordu. Astım krizi.
-Oğlum nefes alamıyorum.
-Tamam amca. Giyineyim hemen geliyorum.
-Ben sizi bekliyorum.
-Tamam. Geç içerde bekle amca.
Yaşlı adam yürüyerek gelmişti sağlık ocağına. Hava soğuktu ve tekrar yürüyerek sağlık ocağına gitmek mümkün değildi onun için. Bu soğukta dahada tıkanacaktı. Zaten o kadar zor nefes alıyordu ki çıkardığı hırıltı metrelerce öteden duyalabilirdi. Ne yapacaktım bilmiyordum. Ambulans şöförünü çağırsam gelmesi saatler sürerdi. Gecenin bu saatinde kimseyi de uyandıramazdım. Aklıma jandarmayı aramak geldi.
- Alo.
- Buyrun doktor bey.
- Ya benim çok acil bir hastam var gelip beni alabilir misiniz?
- Tabii hemen geliyoruz.
Böyle durumlarda jandarma yada polis çok yardımcı oluyorlardı.
Kısa bir süre içinde jandarma geldi. Amcayı sağlık ocağına götürmek zor olacaktı. Zaten orası da şimdi çok soğuktu.
- Amca sen burda bekle ben hemen geliyorum.
- Nereye doktor bey.
- Sağlık ocağından ilaçları alıp hemen gelicem sen bekle burda..
- Zahmet olucak oğlum bende geleyim.
- Yok amca sen bekle..
Jandarmanın arabasıyla sağlık ocağına gittik. Askerlerin yardımıyla oksijen tüpünü, ilaçları, serumları,askıyı vb.. herşeyi arabaya yükledik. Eve geldiğimizde amcanın durumu dahada kötüleşmişti. Hiç vakit kaybetmeden gerekenleri yapmaya başladım. İlk olarak amcayı salondaki çekyata yatırdım. Oksijeni ve serumu taktım...İlaçlarını yaptım. Yarım saat içinde amca biraz rahatlamıştı. Ancak daha fazla rahatlaması için ilaçların ve oksijenin devam etmesi gerekiyordu. Amcanın yanındaki koltuğa oturup, bacaklarımı uzattım. Artık ayakta duracak halim yoktu.
Yine zrrrrrrrrr....
- Alo
- Doktor bey orda mısınız?
(İçimden yok canım burda değilim , telefondaki de uzaylı demek geçti)
- Kaçakları yakaladık. Oradaysanız muayeneye getireceğiz diyordu telefondaki nöbetçi jandarma komutanı..
Evden çıkmadan önce bey amcayı son kez kontrol ettim. Serumunu biraz kısıp, oksijenini azalttım. Zaten kendisi iyice rahatlamış hatta uykuya bile dalmıştı.
Bir hemşireyi çağırdım muayene sırasında yanımda olması için. Yine adli rapor yazmam gerekiyordu.
Herşey bittiğinde saat 07.00'ydi. Artık uyumanın bir önemi yoktu. Zaten saat 08.30'da sağlık ocağında olmam gerekiyordu. Birden aklıma evdeki amca geldi. Jandarmadan beni acilen eve bırakmasını istedim.
Eve geldiğimde kapı ardına kadar açıktı. Ayakkabılarımla içeriye girdim. Amca yoktu. Oksijen tüpü kapalıydı ve mayi seti askıdan sarkıyordu. Odalara baktım kimse yoktu. Tekrar salona döndüm. Çekyatın üzerinde bir baston şemsiye vardı...

Bu olaylar başıma geldiğimde Kasım 1998 yılıydı. Asım Bey' le ilk karşılaşmamdı. Üç Ben hikayemde onu ikinci kez görmüş ama tanıyamamıştım. Yıllar sonra aynı baston şemsiyeyi Reşat bey' le karşılaşınca görecektim. (Baston Şemsiye) ve Reşat Bey bir kez daha karşıma çıkacaktı. (Şarkı Söyleyen Köpek)
Tamamını oku
Tarih: Ocak 04, 2022 Yazar: Yorum: 1 yorum

Rose Adası' nın İnanılmaz Hikayesi

Filmden bir görüntü

Bugün Netflix' te Rose Adası'nın İnanılmaz Hikayesi adında bir film izledim. Filmi izlemek istememin nedeni gerçek bir hikaye olmasıydı. Eğer gerçek bir hikaye olmasaydı ve filmi izlemeden önce konu hakkında araştırma yapmasaydım ilk 15 dakikasında filmi izlemeyi bırakırdım. 

Bu da gerçek Rose Adası görüntüsü

Diyeceksiniz ki sonuçta gerçek bir hikaye; senaristler ne yapsınlar, hikayenin orijinaline sadık kalarak senaryoyu yazmışlar. Evet doğru ancak bir adam çıkıyor (Giorgio Rosa) o güne kadar kimsenin hayal bile edemediği bir düşünceyle İtalya 'nın karasuları dışında bir platform inşa ediyor ve kendisini kurduğu bu mikrodevletin başkanı ilan ediyor. Gerçekten inanılmaz bir olay. 


Peki filmde bu olay nasıl anlatılıyor. Giorgio Rosa adında bir mühendis, kendi arabasını tasarlayıp yapıyor, yüksek bir mühendislik zekasına sahip, ancak babasıyla, kız arkadaşıyla sorunları var, iş hayatında başarısız, uçarı, kural tanımaz, ancak tanımadığı kurallar insanların daha iyi yaşamasına, daha özgür olmasına yönelik evrensel kurallar yerine kendisinin istediği bir hayatı yaşayamadığı kurallara karşı bir otoriteye baş kaldırma olarak anlatılıyor. 

Filmden bir sahne

Yani Giorgio Rosa kendi hayatındaki kurallara karşı gelmek için bir ada inşa ediyor. Bu adada istediği gibi davranıp, otoriteden uzak kalmak istiyor. Yıl 1968. Aynı yıllarda Beatles Revolution şarkısında We all want to change the world (Biz hepimiz dünyayı değiştirmek isteriz.) diyor, Avrupa ve Amerika' da, 68 kuşağının gençleri , daha iyi bir dünya inşa etmenin mümkün olduğunu haykırıyor.. ODTÜ' de Eymir Gölü' nde bir grup genç Barış Çeşmesi' ni yapıyor. Fransa' daki gösteriler Sartre üzerinde derin etkiler bırakıyor. 

Fransa' daki gösterilerde Sartre

The Doors çıkardığı Waiting for the Sun albümünde Unknown Soldier adlı şarkısıyla Vietnam savaşına gönderme yapıyor.  

The Doors Los Angeles 1968

Dünya kendisini sorguluyor. Her yerden daha iyi bir dünya sloganları yayılıyor. Aynı yıllarda İtalya' daki bir mühendis, dünyayı kasıp kavuran en önemli toplumsal başkaldırışın yaşandığı bu yıllarda, bir mikro devlet inşa ediyor ve bir kaçakçıyla anlaşıp adaya turistik geziler düzenliyor. Gerçi Giorgia Rosa her ne kadar filmdeki kıyafet ve giysileriyle biraz daha sofistike hale getirilmişse de adanın inşası sırasında çekilen orijinal Giorgia Rosa filmlerinde, Rosa kıyafetiyle tam bir iş adamı görüntüsünde. 

Giorgio Rosa - Adanın inşası sırasında takım elbiseli. Arkadaki sevgilisi. Film' de adaya inşaat halinde değil, yoğun ilginin arttığı dönemde geldiği senaryo edilmiş. Halbuki gerçek hayatta adanın inşası sırasında birlikteler.

Gerçek Rose Adası inşaatı

Rose Adasının İtalyan gemisi tarafından yıkılması (Gerçek resim)


Film biraz aşk, biraz özgürlük, biraz otorite karşıtlığı ile bu anlattığım basit olgudan öteye gidememiş kısır bir senaryo ile son buluyor. Giorgio Rosa' nın Birleşmiş Milletlere devlet başkanı unvanıyla başvurup kurduğu mikro devletin tanınmasını istemesi filmin en ilham verici ve etkileyici olayıydı. Tüm film boyunca etkilendiğim en önemli sahne ise İtalyan donanma gemisinin adayı bombalamadan önce, ada sakinlerinin el ele tutuşup adanın bombalanmasını engellemeye çalışmaları ve donanma gemisine alındıktan sonra  Giorgio Rosa' nın sevgilisinin "Sen dünyayı değiştirmek istedin. En azından denedin." demesiydi. Ancak filmin genelinde  Giorgio Rosa' nın dünyayı değiştirmek üzerine verdiği bir mesaj göremedim.

Canınız isterse izleyin. İstemezse de sorun yok.

Önder Güngör / Ankara / 28 aralık 2021






Tamamını oku