Tarih: Kasım 19, 2022 Yazar: Yorum: 0 yorum

Hayyyy-van-sever




Karşımda oturan kadının evinde hem köpeği hem de kedisi varmış. Yaklaşık olarak bir saattir ne kadar çok hayvan sever olduğunu anlatıyor.

"Kedini neyle besliyorsun?" diye soruyorum.

En çok ciğeri seviyormuş. Balık pek sevmezmiş. Çiğ eti de sevmezmiş. Pişirip veriyormuş. Bu 

açıdan kendisine çok benziyormuş.

"Köpeğini neyle besliyorsun?" 

O da pişmiş tavuk seviyormuş. 

Bana tekrar soruyor.

"Senin evde köpeğin var mıydı?"

"Hayır"

"Ha evet yok demiştin." deyip.

Tekrar hayvan severlik!!! hikayelerini anlatıyor.

Bense 32 yıllık vejetaryen olarak ağzım açık onu dinliyorum.

Ankara Çankaya 19 Kasım 2022


Günün şarkısı

Şanışer Live Sessions - Aşk Şarkısı (w/Ayda)


Tamamını oku
Tarih: Kasım 06, 2022 Yazar: Yorum: 1 yorum

Mecburi Hizmet Anılarım

 Kurucaşile Sağlık Ocağında mecburi hizmetimi yapıyordum. Sabahın 6 sında  lojmanın zili çaldı. Lojman sağlık ocağının hemen yanındaydı. Yorgun argın uyanıp kapıyı açtım. Delikanlı heyecanla bağırıyordu.

Sağlık Ocağı sarı halka içindeki yer.


-Doktor Bey babam ölüyor. Yardım edin.

- Nesi var?

-Kalp krizi geçiriyor.

Hemen üstümü giyinip apar topar aşağıya indim.

Delikanlı aşağıda bekliyordu.

-Baban nerede?

-Deniz kenarına indi aeorobik yapıyor?

-Nee?

-Doktor bey babam her gün aerobik yapmadan güne başlamaz.

-Şu anda kalp krizi geçiren babandan mı bahsediyorsun?

-Evet.

-İyi o zaman ben muayene odasındayım. Aerobiği bitince söyle gelsin.

Not: Tabii ki kalp krizi değildi.

Tamamını oku
Tarih: Mayıs 07, 2022 Yazar: Yorum: 1 yorum

Sevenle oyun olmaz!

 



Başlık nereden aklıma geldiyse....

Şarkının içinde geçiyordu sanırsam. Sanırsam dedim de aklıma bir şey daha geldi.

Yıllar önce bir kitapta okumuştum.

Üniversitede bir psikiloji hocası amfide bir deney yapmaya karar veriyor. Deney için iki öğrenci seçiyor. ikisi sevgili olan bu öğrenciler deneyin içeriğini biliyorlar. Ancak 400 kişilik öğrenci grubu bu deneyden habersiz. Üst sıralarda bu iki sevgili ders sırasında tartışmaya başlıyorlar. Tartışma büyüyor ve aşağı öğretmenin yanına bağıra çağıra gidiyorlar. Erkek çok agresif, sürekli bağırıyor çağırıyor. Kız ise daha sakin bir şekilde tartışmanın içerisinde. Tartışma o kadar büyük ki herkes durup, olan biteni anlamaya çalışıyor. Bu sırada  aniden kız erkeğe tokat atıyor ve masanın üzerindeki vazoyu erkeğin kafasında kırıyor. Öğretmen araya giriyor ve kavgayı ayırıyor. İki öğrenciyi sınıftan çıkarıyor ve dışarıda ikisini de üstün başarısından dolayı tebrik edip, sınıfa geri dönüyor. Öğrenciler şaşkın psikoloji hocasına bakıyorlar. Hoca herkesin boş bir kağıt çıkarmasını ve az önce olan biteni kağıda yazmasını istiyor. Her öğrenci olayı gördüğü şekliyle yazıyor. Akşam yazılanları okuyan öğretmen, bir çok öğrencinin olayı anlatırken büyük bir tartışma yaşandığını, erkeğin kızın üzerine yürüdüğünü, kızın sakin bir şekilde tartıştığını ancak en sonunda dayanamayıp tokat attığını ve masadaki vazoyu oğlanın kafasında kırdığını yazdıklarını görüyor. Olaydan bir ay sonra aynı şekilde bir kağıda geçen ayki olayı yazmalarını istiyor. Bu sefer öğrencilerden bazılarının olayı ilk günkü gibi yazdıklarını, bazılarının, sevgililerin birbiriyle tartıştığını kızın tokat attığını yazdığını , bazılarının kızın çok sinirlendiğini ve oğlanın kafasında vazo kırdığını yazdıklarını görüyor.. Üç ay sonra aynı yazıyı bir daha yazmalarını istediğinde, bazı öğrencilerin oğlanın kıza tokat attığını, bazılarının kızın masanın üzerindeki suyu erkeğin yüzüne attığını, bazılarının erkeğin kıza tokat attığını ve bazılarının da olayla ilgisi olmayan şeylerin yazıldığını görüyor. Son olarak altı ay sonra deneyi tekrarladığında öğrencilerin büyük bir çoğunluğunun erkeğin kızı dövdüğü şeklinde olayı anlatığını bazıların ise olayı hatırlamadığını yazdıklarını görüyor.


Bunu niye anlattım.

Beynime nasıl güvenebilirim. Baksanıza 6 ay sonra olan bir olayı tam zıt bir şekilde olmuş gibi anlatabilen  beynimize nasıl güvenebilirim.

Anılarıma nasıl güvenebilirim.

Kendime nasıl güvenebilirim.

Yaşadıklarıma....


Önder Güngör/ Ankara / 07 Mayıs 2022



Tamamını oku
Tarih: Mart 19, 2022 Yazar: Yorum: 1 yorum

Hazine haritaları



Bugün sabah biraz geç uyandım. Ayrıca yatakta dönüp durdum. Daha nasıl keyif olabilir ki!

Geç kalk, uykunu al, bir de yatak keyfi yap.

Komidinin üzerindeki kitabı alıp, rastgele bir sayfa açtım. Hayal panosundan bahsediyordu. Son zamanlarda çok sık okur oldum bu tür alıştırmaları. Herkes faklı isimlerle anlatıyordu. Hayal panosu, hayal tablosu, rüya panosu vb... Ancak ben en çok 1980' li yıllarda okuduğum bir kitaptaki tanımı beğeniyorum. Hazine haritaları. Ancak ben olsam bu tür alıştırmalara Sahiplik Panosu derdim. Amaç sahip olmak istediklerimizi resmetmek değil mi?

Şimdi size 1980 li yılların sonunda okuduğum bu kitaptan Hazine haritaları başlığının birkaç satırını paylaşmak istiyorum.

Hazine Haritaları / Yaratıcı İmgeleme / Shakti Gawain

Bir "hazine haritası" yapmak çok güçlü bir tekniktir ve çok eğlencelidir. 

Bir hazine haritası, gerçekleşmesini arzu ettiğiniz hedefin hakiki, fiziksel bir resmidir. Bu harita çok değerlidir; çünkü o özellikle net, keskin bir imge oluşturur ve bu imge de daha sonra, hedefinizi gerçekleştirecek enerjiyi çeker ve hedefinize odaklar. Bu, bir yapı için hazırlanan projeninkine benzer bir işleve sahiptir. 

Bir hazine haritasını çizerek ya da boyayarak ya da dergilerden, kitaplardan, kartpostallardan, fotoğraflardan, harflerden, çizimlerden v.s. kesilmiş resim ve yazılarla bir kolaj yaparak hazırlayabilirsiniz. Sanatkârca bir başarı gösteremeseniz de kaygılanmayın. Basit, çocuksu hazine haritaları da büyük sanat eseri olanlar kadar işe yarar! 

Hazine haritası temelde, sizi, hedefinizin tamamen gerçekleştiği ideal sahnenizde göstermelidir.

Tamamını oku
Tarih: Mart 18, 2022 Yazar: Yorum: 2 yorum

Kelebeğin Rüyası - Rüştü Onur - Muzaffer Tayyip

Kelebeğin Rüyası - Aşk bahanesidir şiirin.




Bugün 16 Mart 2022 Çarşamba

Rusya, Ukrayna savaşı 20.gününde.

Benzin 18 TL. Dün 20 TL ‘ydi. Arabamın deposu 1100 TL’ye doluyor.

Ramazan pidesi fiyatı açıklandı. 6 TL olacakmış.

14 Mart Tıp Bayramı bu yıl daha dikkat çekiciydi.

Gamze ve ben Covid (+). Eski deyimle müspetiz. Evde dinleniyoruz.

18 Martta Çanakkale Köprüsü açılacak.

Evde yatarken eski bir film izledim.



Kelebeğin Rüyası filmi, Zonguldak ve köylerinden toplanan insanların asker zoruyla madende çalışmaya götürülmesi ile başlıyor.



Rıhtımda Rüştü ile Muzaffer’in Suzan’ ı görmesiyle şairler ekran önüne çıkıyor.

Muzaffer, “Neden güzel kızlar daha hızlı büyüyor?”

Rüştü, “En güzelinin bir şiirlik canı var.”

Filmin ilerleyen birkaç sahnesinde okunan şiirleri duyunca aklıma birden Orhan Veli geldi. Bilgisayarı açıp, filmin şairlerini tarattım. Zaten şiirleri ilk duyan ya da okuyan herkes Orhan Veli ile benzerliğini anlamış. Bu yönde çok fazla yazı ve yorum okudum. Ben de sanki Amerika’ yı keşfetmiş gibi sevinmiştim. Halbuki Amerika’ yı defalarca keşfetmişler izleyenler.

Olsun ben de hem film hem de Garip için bir şeyler yazayım.

Rüştü Onur, Muzaffer Tayyip Uslu. Adlarını ilk kez duymuştum bu şairlerin. Filmi durdurdum. Şiirlerini okumaya başladım. Önce Muzaffer Tayyip Uslu’ yu…

-OKTAY RİFAT'A-

Önce bütün şairlere selam
Sonra şunu söylemek isterim
Ölüm hiçte güzel değil
Ne sabah var ne akşam (Muzaffer Tayyip Uslu)

Şiirin daha ilk dizesini okuduğunuzda, Orhan Veli’ nin ilkini 8 Aralık 1937’ de saat 21 ‘de yazdığı (Oktay Rıfat’a Mektuplar şiirleri) şiir aklınıza geliyor.

Ankara, 8. 12. 37 Saat 21

Kış, kıyamet
Macar Lokantası'nda yazıyorum
İlk mektubumu. Oktay' cığım
Bu gece sana bütün sarhoşların Selâmı var (Orhan Veli)

Rüştü Onur 1920 ,  Muzaffer Tayyip Uslu ise 1922 doğumlu. Orhan Veli ve Oktay Rıfat 1914 doğumlular. Oktay, Orhan’ dan 2 ay daha büyük 😊 Orhan Veli’ nin ilk şiiri (Sicilyalı Balıkçı) 1 Aralık 1936'da Varlık Dergisinde Mehmet Ali Sel imzasıyla yayımlandığında, Muzaffer Tayyip Uslu henüz daha 14 yaşında.

Google’ da biraz daha arama yapınca, The Journal of Academic Social Science Studies’ de “ORHAN VELİ’NİN İZİNDE BİR “GARİP”: MUZAFFER TAYYİP USLU” adlı, Araştırma Görevlisi Seda ÖZBEK’ in makalesini buldum. Burada da şairin Orhan Veli etkisinde kaldığı ve Garip akımının etkisinde olduğu yazılıydı. Makalede, Muzaffer Tayyip’ in “Remzi Bey‟e Şiirler” başlıklı manzumesinin Orhan Veli’ nin Süleyman Efendi’siyle akraba olduğu,

Nasıl yaşamışsın Remzi Bey
Nasıl yaşamışsın sen
Bugüne kadar böyle
İnsanlardan habersiz.
Oturup bir masa başına
Kaydederek
Falanca evrağın
……/Muzaffer Tayyip Uslu

 

Hiçbir şeyden çekmedi dünyada
Nasırdan çektiği kadar
Hatta çirkin yaratıldığından bile
O kadar müteessir değildi;
Kundurası vurmadığı zamanlarda
Anmazdı ama Allah'ın adını,
Günahkar da sayılmazdı.
Yazık oldu Süleyman Efendiye
……/Orhan Veli

Yine aynı makalede Araştırma Görevlisi Seda ÖZBEK’ in deyimiyle Orhan Veli, Elene’ yi öptüğünü inkar ederken (, Muzaffer Uslu’ nun Evadoksiya’ yı öptüğünü anlattığı satırların şairin Orhan Veli etkisinde ne kadar kaldığının tipik örnekleri olarak gösterilmektedir.

Kim söylemiş beni
Süheyla'ya vurulmuşum diye?
Kim görmüş, ama kim,
Eleni' yi öptüğümü,
Yüksek kaldırımda, güpegündüz? (Orhan Veli)

 

İnkâr etmiyorum ki
Öpmesine öptüm Evadoksiya’ yı
Hem de Zeyrek yokuşunda öptüm
Sinemaya da götürdüm
Fakat ben o zaman
Deli gibi seviyordum onu
Sanırsam, o da beni seviyordu
Sevmese ıslık çalar mıydı?
Saat ondan sonra
Çabuk gel diye (Muzaffer Tayyip)

 

Dönelim Kelebeğin Rüyası filmine,

Film’de Rüştü ile Muzaffer’in hocası rolünde Yılmaz Erdoğan var. Film’de ismi hiç geçmiyor. Stajyer Edebiyat öğretmeni. Behçet Necatigil. Ancak filme bakıp aldanmamak lazım. Muzaffer, Behçet Necatigil’ den sadece 6 yaş küçük. Orhan Veli ise Behçet Necatigil’ den  2 yaş büyük. 

Filmin ilk sahnelerinde Rüştü ve Muzaffer, gelen postadan Varlık Dergisi’ ne bakıp, kendilerinin gönderdiği şiirlerin yayımlanmadığını, ancak hocanın şiirinin yayımlanmış olduğunu söylüyorlar. Behçet Necatigil öğretmenliğe başlamadan önce Yüksek Öğretmen Okulu’ nda  Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde yükseköğrenim görmüş. Bu okuldayken Ali Nihat Tarlan ve Ahmet Hamdi Tanpınar'ın öğrencisi olmuş. Divan şiiri ve Tanzimat şiiriyle onlar vasıtasıyla tanışmış. Öğretmen Okulu ‘nda Cahit Külebi en iyi arkadaşıymış. Alman Filolojisi bölümünün bazı derslerine de misafir öğrenci olarak katılmış. Berlin’de dört ay Almanca kursu almış.  1940 yılında yükseköğrenimini tamamladıktan sonra öğretmenliğe başlamış. Önce Kars’a atanmış sonra da Zonguldak’a. Şiir alanında, Rüştü ve Muzaffer’den önde olmasının yanında o da şiirlerinin henüz başlangıcında olmalıydı o yıllarda. O dönemde Zonguldak'ın gazetelerinden Ocak’ta, Kara Elmas dergisinde ve İstanbul’da çıkan Değirmen adlı dergide bu 3 şairin birlikte şiirleri yayımlanıyor. Aslında Behçet Necatigil’ in ilk şiir kitabı, Muzaffer Tayyip’ in ölümünden 1 yıl önce basılıyor.1945 yılında. Tesadüf olmasa gerek, aynı yıl Muzaffer Tayyip Uslu’ nun Şimdilik kitabı da yayımlanıyor.  

Filme geri dönelim.



Film’de rakı içerlerken, (vayyyy rakı sahnelerine bayılırım.) Hoca’nın “Şiiri yayımlanmayan her şair dergi çıkarmak ister.” sözü halen daha kulaklarımda. Yine rakı sofrasından; Muzaffer Tayyip’ in, “Kız şiirden anlıyorsa, beni seçer. Anlamıyorsa zaten senin olsun.” sözleri. Ve Hoca’ nın “Bir kızın şiiri beğenmesi şairi de beğeneceği anlamına gelir mi?” sorusu. “Gelmez mi?” sorusuna, “Valla ben gelmediğini gördüm.” cevabı.

Şu diyalog da çok hoşuma gitti.

“Edebiyat ezberleyince edebiyatçı mı olunuyor?”

“Bilmeyince de hiçbir şey olunmuyor.”

Filmde dikkatimi çeken bir ayrıntı oldu. Henüz ilk sahnelerde Rüştü ve Muzaffer Zonguldak’ ın caddelerinde şiirlerini satarken, masada duran kitabın üzerinde “Şimdilik-Muzaffer Tayyip Uslu yazıyordu. Halbuki bu isimli kitap 1945 yılında (Rüştü’ nün vefatından 3 yıl sonra) yayımlanıyor. Yukarıda da bahsetmiştim, Muzaffer Tayyip ölümünden 1 yıl önce şiirlerini bir araya getirip yayımlıyor. Oysa filmin başı daha henüz 1941-1942 yılları arasını kapsıyor.

Filmden bir diyalog daha: Rüştü, Zonguldak’ta hastanede yatarken Muzaffer ile konuşması.

Muzaffer “O kıza şiir yazılmaz!”

Rüştü “Niye?

-          Elini sıkmadı senin?

-          Koktu. Herkes gibi.

-          Herkes gibi olana şiir yazılır mı?

-          Yazılmaz mı?

-          Yazılır mı?

-          Biz bir kıza şiir yazmayacağız ki. Kız bizim bahanemiz. Aşk bahanesidir şiirin.

Sonra Hoca gelir hastaneye ve çantasından Garip dergisini çıkarır. Bu dergi, 1941 yılının Mayıs ayında yayımlanan Garip seçkisiydi.  Bu kitapta Orhan Veli’nin yirmi dört şiiri, Melih Cevdet'in on altı, Oktay Rifat'ın ise yirmi bir şiiri yer almıştı. Bu kitap Garip akımının başlangıcıydı.

Muzaffer dergiden Melih Cevdet’ in Islık Çalmak şiirini okur.

Balıklar için deniz lâzım
Sevişmek için işsiz olmak,
Ve geceleri yatakta
Duymamak için tabanların sızısını,
Zengin olmak lâzım.
Oysa ıslık çalmak için
Bir şey lâzım değil... (Melih Cevdet)

Filmdeki Leblebici Şeyhmuz’ un şiir kitaplarını almak istemesi de güzel espriydi. Devamında Muzaffer, Suzan’ la karşılaştığında Hoca niye ona kötü davrandığını sorduğunda;

“İnsanoğlu Hocam. İyi davranınca çabuk unutuyor.” sözü halen daha kulağımda.

Ve yağmurlu bir sahnede Hal Tercümesi’ ni okur Yılmaz Erdoğan,

Yılların çarmıhında vücudumu günler,
Taşa tuttu.
Çivilenip kaldı ufkumda,
Mevsimler var, yağmur bulutu.
Kapalı kaynar tencerem bilinmez,
Et mi pişer, dert mi pişer.

Çağırmadılar ki beraber gidelim,
Gittiler birer ikişer.
Hatıralar bana gelmekle,
Tamamen aldanmışlar.
Bir sır gibi ele verdi beni
Kuyularda kamışlar.
Ümitlerim, ne var ne yok, bitti;
Nöbete geçti korkular.
Üstüme çevrilen aydınlıklar içinden,
Gece – beni kurtar!

Behçet Necatigil, İZDİHAM

Film’ e devam,

Nalbur sahnesi var ya, orada ben olsam nalburun adını Battal yerine Remzi koyardım. Şiirdeki gibi.

 

“İnsanlar tokalaşınca verem bulaşmaz, olsa olsa biraz sevgi bulaşır O da unutunca geçer”

Orhan Veli ile, Muzaffer ‘in ortak bir yönü daha var. Filmde daktiloyu izinsiz aldığı için Muzaffer memuriyetten atılır. (1941) Orhan Veli’ de memuriyetten istifa etmiştir.

GÜZEL HAVALAR

Beni bu güzel havalar mahvetti,
Böyle havada istifa ettim
Evkaftaki memuriyetimden.
Tütüne böyle havada alıştım,
Böyle havada aşık oldum;
Eve ekmekle tuz götürmeyi
Böyle havalarda unuttum;
Şiir yazma hastalığım
Hep böyle havalarda nüksetti;
Beni bu güzel havalar mahvetti. (Orhan Veli)

İnternette araştırmaya devam ederken, bir araştırma makalesine daha rastladım. Makale 2018 yılına ait. “İkinci Dünya Savaşı’nda Türkiye’de Modernleşme Olgusu: Kelebeğin Rüyası Film Örneği” Rifat Becerikli (Dr. Öğr. Üyesi-Bozok Üniversitesi İletişim Fakültesi) ve Mehmet Sena Kösedağ (Dr. Öğr. Üyesi-Bozok Üniversitesi İletişim Fakültesi) Bu makaleyi okumanızı öneririm. Filmin geçtiği döneme ait sosyal ve politik olaylar çok güzel anlatılmış. Film ile ilgili yorumlarda, mükellefiyete, sınıf ayrımına, yoksulluğa, sosyal yaşantıya ait filmdeki örnekleri güzel bir şekilde anlatmışlar.

Çok fazla uzatmadan film ile ilgili diğer düşüncelerimi hızlıca yazmak istiyorum.

Filmin sonundan başlıyorum bu sefer.



Filmin sonlarında Rüştü’ nün eşi Mediha ölür. Bunun üzerine Rüştü kendisini odaya kapatır. Muzaffer de onunla birliktedir. Günlerce yemezler içmezler. Sadece duvarlara şiir yazarlar. En sonunda Mediha’ nın ölümünden 8 gün sonra Rüştü de ölür. Sonuçta eşinin ölmesi hastalığını nüksettirmiş, Rüştü hiçbir şey yemeyip içmeyip kendisini bir nevi intihara sürüklemiştir. Böylesine büyük bir aşk.



Peki bu aşkın büyüklüğünü filmde başka nerede görüyoruz? Heybeliada’ daki Sanatoryumda. Filmde beğenmediğim ya da eksik bulduğum yerlerden birisi de burası. Rüştü Onur bu  Sanatoryum’ da tedavi olabilmek için yıllarca sıra bekler hatta arkasından Muzaffer’de bin bir uğraşla bu Sanatoryum’ a yatar. Ve bu tedavi sürecini ve Sanatoryum’ daki yatışını Mediha uğruna terk eder Rüştü. Rüştü uğruna da Muzaffer. Böylesi bir karar büyük aşkın uğrunadır. Peki biz Sanatoryum sahnelerinde bunu ne kadar hissedebildik. Rüştü ile Mediha’nın yakartop ve kartopu oyunlarından. Böylesine önemli bir aşk bu kadar basitçe geçiştirilmiş. Uğruna veremle savaşını terk eden bir insan, uğruna kendisini odaya kapatıp ölüme sürükleyen bir erkek ve adadaki yakartoplu ve kartoplu sahne..Bu aşk daha güzel işlenebilirdi. Uğruna ölüme iki kez gittiğin aşk.

Buraya kadar…

Covid pozitif olarak evde veremli gibi öksürerek seyrettiğim 2013 yapımı Kelebeğin Rüyası filminden aklımda kalanlar.

Bu arada,

Muzaffer Tayyip, Rüştü Oktay’ ın ölümünden 4 yıl sonra 1946 yılında vefat etmiş ve cenazesi dönemin en katılımlı cenaze töreni olmuş. Seda ÖZBEK’ in makalesinde, cenazede devlet erkanının tesadüfen orada olduğu yazılı ancak dönemin Zonguldak Valisi’nin Oktay Rıfat’ ın kayınpederi olmasının bunda etkili olduğu söylenmektedir. ( Bu arada Oktay Rıfat, Nazım Hikmet’in kuzenidir.)


 


Öldükten Sonra

Diyecekler ki arkamdan
Ben öldükten sonra
O, yalnız şiir yazardı
Ve yağmurlu gecelerde
Elleri cebinde gezerdi
Yazık diyecek
Hatıra defterimi okuyan
Ne talihsiz adammış
İmanı gevremiş parasızlıktan (Muzaffer Tayyip Uslu)




Hülasa

Ben ölsem be anacığım
Nem var ki sana kalacak
Ceketimi kasap alacak,
Pardösömü bakkal
Borcuma mahsuben...
Ya aşklarım
Ya şiirlerim ne olacak
Ya sen ele güne karşı
Nasıl bakacaksın insan yüzüne
Hülasa anacığım
Ne ambarda darım
Ne evde karım var.
Çıplak doğurdun beni
Çıplak gideceğim (Rüştü Onur)

 

 

Ankara / 16 Mart 2022 / Önder Güngör



Tamamını oku
Tarih: Mart 05, 2022 Yazar: Yorum: 2 yorum

Seni sevmeye çalışıyorum. Biraz da sen gayret göster.

 


Bir doktor abim Briç Kulübüne üye. Yıl içerisinde ülke içinde yapılan turnuvaların çoğuna katılırdı. Zamanında yurt dışındaki turnuvalara da gidermiş.

O anlatıyor:

“Briç kulübüne zaman zaman hızlıca zengin olmuş yeni yetmeler gelir. Parası bol olduğu için kendisine özel hocalar tutar bunlar.

Yine bunlardan birisi bir gün kulübe geldi, başladı anlatmaya. “Adam 3 pik dedi. Ben 4 kör dedim. Sonra maça damla açılış yaptı verdim maça valesini vb….” Adam bir saate yakın böyle anlatmış durmuş. O an kulüpte bulunan ve defalarca turnuvalara katılmış, yurt içinde ve yurtdışında dereceler kazanmış adamlar ses çıkarmadan adamı dinlemişler. En sonunda birisi dayanamayıp; “Bak arkadaş bir saattir seni sevmeye çalışıyorum. Biraz da sen gayret göster.” demiş.

Hayat böyle.

Biraz da bizim gayret göstermemiz gerekiyor.


Ankara, 05 Mart 2022

Tamamını oku
Tarih: Şubat 27, 2022 Yazar: Yorum: 0 yorum

Geçip giden zamanları bir yerlerde bulsam

 




Ankara deyince aklınıza ne gelir?

Benim?
Tamamını oku
Tarih: Ocak 22, 2022 Yazar: Yorum: 1 yorum

Son bir kez daha eseyim deli deli

 


Küçükken günübirlik denize giderdik. Deniz oturduğumuz yere bir saatlik uzaklıktaydı. O yüzden sabah gider akşam dönerdik. Çocukluk işte denizden çıkmazdık gün boyu. Akşam eve gelip yatağa yattığımda, yatakta bir o yana bir bu yana sallanır dururdum. Gözlerimi kapatır kendimi denizin ortasında hayal ederdim. Sallantı hissi o kadar kuvvetliydi sanki gerçekten vücudum sallanır gibi hemen uykuya dalıverirdim.

Çoğu zaman hep bir sonraki denize gideceğimiz günü hayal ederdim. İçimden, "Bir daha ki gidişimde şöyle yüzeceğim böyle yapacağım, bu sefer hiç denizden çıkmayacağım, denizin tadını daha fazla çıkaracağım." derdim. O anın tadını daha fazla çıkarmak için kendi kendime söz verirdim. Gerçekten de denize gittiğimizde bu düşüncelerim aklıma gelir, hemen kendime verdiğim sözleri yerine getirmeye çalışırdım. Ancak eve geldiğimde yaşadığım bu güzel anları hayal ettiğimde hepsi sanki bir rüya gibi gözüküyordu aklımda. Sadece bir "an"lık.
İşte ilk "farkındalık" deneyimlerim böyle başladı.
Daha sonraki yıllarda ise buna benzer zevk aldığım "yaşananlar" değişse de hayallerim hep bu tarzda oldu. Hoşlandığım ve yapmaktan haz duyduğum anların fakına varmak ve bunları daha çok bir farkındalıkla yaşamaya çalışmak.
Yıllar geçtikçe şunu fark ettim.
Geçmişte yaşadığım haz dolu anları hayal etmekle sadece zihnimde bir "akış" oluşturduğumu, ancak hiç yaşamadığım bir anıyı düşünerek oluşturduğum zihinsel hayalle, yaşadığım an için oluşturduğum akış arasında hiç bir fark olmadığını anladım. Yani geçen yıl gün batımında plajda yalın ayak yürüme anısıyla, hiç gitmediğim bir plajda yürüme hayalim arasında hiç bir "hissel" fark yoktu. Bunu fark ettiğim yıllardan sonra "hayal gücü" ndeki "güç" kavramının gerçekten gerçek gücü temsil ettiğini anladım.

Önder Güngör/ Ankara
Tamamını oku
Tarih: Ocak 15, 2022 Yazar: Yorum: 2 yorum

Ufo Aktüalite (*)

 (*) Başlık: Ruh ve Madde Dergisi' nin 1970' li yıllarda yayınlanan makale başlığı







Genç yaşlarımda UFO' lara çok meraklıydım. Aslında o zamanlarda UFO görmek beni tatmin edecek birşey değildi. Daha çok bir uzaylı görmek ya da bir uzay aracının içinde olmanın daha heyecan verici olduğunu düşünüyordum. Ancak gece karanlıkta yolda yürürken bir kedi bile görmek beni ürkütürken bir uzaylıyla gerçekten karşılaşma isteği de çok cesurca geliyordu bana.

Ruh ve Madde Dergisi' nin 1978 yılı Nisan, Mayıs ve Haziran sayılarında George Adamski ile yapılan röportaj dizisi var. Bu bölümlerden bazıları:

Soru: Uzaylılar materyalize ve demateryalize olabiliyorlar mı?
Cevap: Hayır, olmazlar. Eğer onlar materyalize ve demateryalize olabilecek yetenekte bulunsalardı metal uzay araçları yapma zahmetine niçin katlansınlar.

....


Soru:Bir uzaylıyla nasıl karşılaşabilir ve onların uzay gemilerinden birine nasıl binebilirim?
Cevap: Açıkçası bu soruyu cevaplandıramayacağım. Benim başımdan geçen benzer tecrübeleri olan kimselerden herhangi biri de bunu becerebileceğini sanmıyorum. Herhangi bir kimse için onlarla bir görüşme düzenleyebilecek durumda değilim. Hatta bun kendim için de yapamam.



Tamamını oku
Tarih: Ocak 13, 2022 Yazar: Yorum: 2 yorum

Anlatılmaz ama oradadır bütün dertler (*)

 

Eymir / ODTÜ / Ankara


Cumartesi sabahı elimde bir kitap. Her Şey Yolunda. Louise Hay & Mono Lisa Schulz

Pür dikkat alttaki satırları okuyorum.

"Kilo ve beden imajı sorunları olan insanlar vericiler ve yapıcılardır ve çoğunlukla aşırı derecede cömerttirler. Görünüşte, bunlar iyi niteliklerdir. Ancak, diğer üçüncü duygusal merkez sağlık sorunlarını çekenlerde olduğu gibi, kiloyla ilgili sağlık sorunları yaşayan insanlar genelde korku ve düşük öz saygısı tarafından yönetilirler. Onlar tüm enerjilerini diğer insanlara harcarlar ve kendilerine çok az enerji kalır. Onlar kimliklerini başkaları için ne kadar çok şey yapacaklarıyla tanımlar."

Öncelikle beni tanıyan arkadaşlarıma söylüyorum.  Bırakın pintiliği. Cömert olun benim gibi. Siz benim yemek yiyerek mi bu kiloları aldığımı sanıyorsunuz? Tabii ki hayır. Üstün meziyetlerimden dolayı kiloluyum.😆😇😅

İşin şakası, ilerleyen satırlardaki "Onlar tüm enerjilerini diğer insanlara harcarlar ve kendilerine çok az enerji kalır." cümlesi üzerine bir şeyler söylemek istiyorum. Maalesef bir çoğumuzun baş ağrısı bu. Başkalarıyla o kadar çok ilgileniriz ki kendimize ayıracak zamanımız kalmaz. Başkalarıyla ilgilenme sadece fiziksel ve bedensel olarak değil, çoğu zaman düşünsel olarak karşımıza çıkar. Gün boyu zihnimizi meşgul eder. Bütün enerjimizi emer de emer.

Bir insanın bu dünyadaki en büyük sorumluluğu kendisine karşı olan sorumluluğudur. Bu yüzden haydi bugün, hatta şimdi şu anda düşüncelerimizin farkına varalım ve kendimizle ilgili bir şeyler düşünelim. Bırakalım sağlıksız düşünceleri. Aklımızın tam ortasına kendimizi oturtalım. Her şey insanın kendisiyle başlar. Haydi.

Not : Başlık Candan Erçetin' in "Kırık kalpler durağında"  şarkısından alıntıdır. Şarkıyı ve bu güzel sözleri dinlemek istiyorsanız, aşağıda var.

Not: Yukarıdaki görsel benim bisikletim. Bisiklet candır.


Tamamını oku
Tarih: Ocak 06, 2022 Yazar: Yorum: 1 yorum

Mecburi Hizmetim - İlk karşılaşma

 

Sabah saat 08.30'da Sağlık Ocağının kapısından girdim. Çok yorucu bir gün olacağı kesindi. Çünkü bugün ilçenin pazarıydı. Köylerin hepsinden yüzlerce insan ilçeye gelecek, alışveriş yapacak ve muayene olmak yada ilaç yazdırmak için sağlık ocağına geleceklerdi.
Onlar benim çalıştığım sağlık ocağına hastane diyorlardı. Çünkü bu ilçede hastane yoktu. Zaten yollardaki bütün levhalarda H işareti vardı. Hastaneye gider yazıyordu altında. Dolayısıyla onlar için hastane anlamına geliyordu burası. Benim için ne anlama mı geliyordu; acillerin (ateşli hastalıklar, doğum, yaralanma, düşme, intihar, ateşli silah yaralanmaları, zehirlenmeler ve hatta ölümler....) hepsine ben bakacağım anlamına geliyordu. Tabii bir de hergün yaptığım poliklinik muayeneleri..
İçerisi çok kalabalıktı. Sabahın erken saatlerinde böyleyse bitmez bugün diye geçirdim içimden. Yapacak bir şey yok, bugünü atlatırsam yarın bundan daha iyi olacaktı , en azından köylerden gelenler olmayacak diye düşündüm.
Böyle günlerde günlük poliklinik sayısı 200'ü geçebiliyordu. 150 iyi bir sayıydı. Eğer 100 olursa harika olurdu.
Akşam saat 17.20'de son hastama baktım. Bugün şanslıydım. Çünkü gün içinde sadece muayene yapmıştım. Acil vaka hiç gelmemişti Bugün kimse kimseyi öldürmeye kalkmamış, hiç kimse birini ezmemiş, hiç kimse elini kolunu kesmemişti. Tahminlermin aksine çok iyi bir gün geçirmiştim.
Yorgun bir şekilde evin yolunu tuttum. Eve vardığımda üzerimdeki paltoyla yatağa attım kendimi. Burası benim öğrencilikten sonra tek kişi kaldığım ilk bekar evimdi. Sınırlı bir süre burada kalacağım için çok fazla eşya almamıştım. Bir çok eşyayı öğrenci evimden getirmiştim.
Zil sesiyle uyandım. Hemen saate baktım. Sadece 10 dakika uyumuş kalmıştım. Kapıyı açtığımda lisede öğretmen olduğunu bildiğim ancak pek tanımadığım biri vardı.
- Doktor bey sevk yaptırmam lazım. Yarın ildeki hastanede nörolojiye gideceğim.
- Tamam yarın sabah yaparız.
- Yok yarın sabah saat altıda gideceğim.
- Ama nasıl yapacağız ki sağlık ocağını az önce kapattık. Poliklinik defterine kayıt olmanız lazım. Kaşem yanımda değil. Üstelik mühürlenmesi lazım.
- Olsun sağlık ocağına gideriz yaparsınız.
- Tabii ki gider yaparız ancak mesai saati dışında sadece acillere bakıyorum.
- Ama benimki de acil.
Yapacak bir şey yok. Bu sevki yapmazsam akşam rahat uyuyamam. Çünkü keşke yapsaydım niye yapmadım diye kendimi yer dururum.
Saat 18.00 da sağlık ocağının kapısını açtık. Sevki yaptım. Poliklinik defterine kaydettim ve öğretmene uzattım. İçinden kesinlikle " Şuna bak beş dakikalık bir iş için söylemediğini bırakmadı sanki eline yapışacak bunların hepsi böyle" diye geçirdiği kesindi. Teşekkür bile etmeden kapıdan çıktı gitti. Nasıl olsa işi bitmişti. Ama olsun içim rahattı.
Eve tekrar döndüğümde saat 18.30 olmuştu. Onun için beş dakikalık iş benim içi tam bir saat sürmüştü.
Karnım çok acıkmıştı. Ancak o kadar çok yorgundum ki yemek yapacak halim yoktu. Canım patates kızartması isiyordu ama çok üşeniyordum. Son bir kuvvetle mutfağa gittim; poşetten patatesleri çıkarıp soymaya başladım. Tahtanın üzerinde parmak şeklinde hepsini doğradım. Kızarmış yağın üstüne attığım gibi üstümdekileri değişmeye gittim. Eşofmanımı giyip televizyonu açtım. Genelde mutfakta bir şey yaparken unuturum korkusuyla başından hiç ayrılamam. Patatesin başına geçtim.Yapışmasın diye ara ara karıştırıyordum. Tam o sırada kapının zili hızlı hızlı çaldı.
Bir kadın. Yanında 4-5 yaşlarında bir çocuk.
- Doktor bey bunun ateşi çıktı.
- Hımm.Peki. Ne zamandır ateşi var.
- Bir haftadır var doktor bey.
- Bir haftadır.?
- Gündüz işlerimiz vardı biraz. Pazara gittik. Anca işte doktor bey.
Çocuk olunca yapacak bir şey yok. Üstelik ateşi olduğu her halinden belli. Aceleyle üstümü değiştirdim. Çocuğun ateşi yüksekti. Böyle durumlarda şanslıysanız çocuğu muayene edersiniz. Çünkü çocuk hastalıktan dolayı halsiz yatıp uyumak istiyor ve siz gecenin bir saatinde boğazına abeslangı sokup tonsillerine bakmaya , kulağını muayene etmeye çalışıyorsunuz. Üstelik ateşini düşürmek için iğne yapacaksınız ve artık bu akşam bir daha çocuk size kendisini muayene ettirmeyecektir.
Çocuğun ateşinin düştüğüne emin olmadan eve gönderemezsiniz. Neyseki bir saatlik beklemeden sonra çocuğun ateşi düştü. Akşam kullanması gereken ilaçları reçete ettikten sonra sağlık ocağından ayrıldık.
Eve geldiğimde saat 21.00 civarındaydı. Açlıktan ayakta duracak halim yoktu. Mutfağa gittim. Allahtan evden çıkarken ocağın altını kapatmayı unutmamıştım. Patatesler tavadaki yağı çekmişlerdi. Sünger gibi olmuşlardı. Bir tanesin ağzıma attım. Çiğ. Hem de hiç pişmemişti. Ekmeğin arasına biraz peynir birazda domates. İşte bu akşamki yemeğim buydu.
Uydunun kumandası elimde rastgele basıyorum. Öyle yorgundum ki televizyon seyretmeyi bırak yatağa gidecek halim yoktu. Zırrrrrrrrrrrrrrrr. Bu seferki telefondu.
- Alo
-Doktor bey. Ben polis memuru Mehmet.
-Hayırdır.
-Yok bir şey doktorum. İki adam içki içerken kavga etmişler. Birinin elinde yaralanmış. Diğerinde darp var.
- Ne zaman geliyorsunuz.
-İşlemlerini yapıyoruz. Yarım saat içinde sağlık ocağında oluruz. Geçerken sizi alalım mı doktorum?
- Gerek yok ben giderim.
O zamanlarda arabam henüz yoktu. Tekrar giysilerimi değiştirdim. Dansöz gibi bir soyun bir giyin. Yürüyerek sağlık ocağına gittim. Bu arada da biraz ayıldım yoksa uyuyup kalacaktım beklerken.
Böyle durumlarda şahıslar için adli rapor yazma zorunluluğu var. Adli rapor yazmak çok zahmetli bir iştir. Çünkü hem muayene sırasında hem de yazı esnasında hiç bir şeyi atlamamanız gerekmektedir.
Yarım saat içinde kavga eden hastalar geldi. Birinin parmağında çok ciddi olmayan bir kesi vardı ama dikiş atılması gerekti. Alkol muayeneleri , dikişti derken bir saat geçti. Tekrar eve geldiğimde saat 23.00 civarıydı. Artık uyumalıydım. Çünkü yarın 08.30'da koşuşturma yeniden başlayacaktı. Pijamalarımı giydim ve hemen yatağa girdim. Yorgun olduğunda insan daha zor uyuyor. Ama ben kesin uyurum diye geçirdim içimden. Ancak zırrrrrrrrrrrrrrrr.
Bu seferki Jandarma Karakol Nöbetçi Astsubayı.
-Alo
-Doktor bey. Ben Mesut Başçavuş.
-Hayırdır.
-Valla çok hayır değil doktorum.
-Ne oldu?
- Yukarıdaki köyde bir kız kaçırma.Kızı kaçıranlarla aileler arasında kavga, darp. Ancak siz hemen hastaneye geçin bir de bıçakla yaralama varmış. Muhtar arabasıyla getiriyormuş. Biz de köydekileri alıp, karakola getireceğiz sonra onları da getiririz.
"Eyvah" diyebildim içimden. Kız kaçırmanın ne demek olduğunu bir çok kez tecrübe etmiştim. Üstelik bunda yaralama da var.
Gecenin bu saatinde yürüyemezdim. Beni almalarını isteyip,üstümü giydim ve jandarmanın gelmesini bekledim. Keşke biraz uyusaymışım yarım saat sonra geldi jandarma.
Sağlık ocağına gittiğimizde henüz kimse yoktu. 5 dakika sonra süratle bir araba sağlık ocağının bahçesine daldı. Sürekli korna basıyordu. Anlaşılan arabadaki gerçekten çok acildi. Keşke hemşirelerden birini de çağırsaydım diye geçirdim içimden. Askerlerin de yardımıyla içeri aldık hastayı. Hasta bir kadındı ve kafasından yaralanmıştı. Muhtarın bu telaş içerisinde anlattığına göre başına taşla vurulmuştu. Bıçaklanan hastayı sorduğumda muhtar benim haberim yok dedi. Büyük ihtimalle bıçaklandı denilen hasta buydu. Başını muayene ettiğimde orta büyüklükte bir kesi vardı. Hastanın genel muayenesinde bir sorun yoktu. Genelde baş ve yüz kesilerinde, kesi çok küçükte olsa büyük kanamalar oluyor ve hastada paniğe yol açıyor. Hastanın yarım saat içinde başını diktim. Korkusu ve paniği geçen hasta, sinirinden yerinde duramıyordu. Hemen köye geri dönüp kafasına taşla vuran kadını dövmek istiyordu. Ama o kadını jandarma çoktan yakalamış karakola bile götürmüştü. Olay karşılıklı bir kavga olduğu ve şikayetçi oldukları için darp olan hepsine adli rapor tutulması gerekiyordu. Üstelik bu ailelerin sağlık ocağında bir araya da gelmemesi gerekiyordu çünkü yeni bir kavgada burda çıkabilirdi. Yani bunlar gidecek sonra da diğerlerinin gelmesini bekleyecektim. Hastanın adli raporunu tuttuktan sonra jandarmayı aradım. Jandarma yarım saat içinde diğer şahısları da getiriyoruz dedi. Bu süre içerisinde eve gitmemin anlamı yoktu. Sağlık ocağında beklemeye karar verdim. Gecenin bu saatinde sağlık ocağı iyicene soğuk olurdu. Böyle zamanlarda hastalar için kullandığımız battaniyelere sarılır otururdum. Acaba biraz uyusam mı diye düşündüm ama kalkınca daha kötü olurum diye uyumaktan vazgeçtim.
Saat 02.30 'da Jandarma geldi. Yanında sekiz kişi vardı. Jandarma yeni bir olay çıkmasın diye hepsini bu gece nezarethanede bekletecekti. O yüzden hepsine adli rapor yazma zorunluluğu vardı. Saat 04.00'de işim bitti.
Yeniden evdeydim. Hemen pijamamı giyip yatağa attım kendimi. Artık uyumak istiyordum. Sağlık ocağında bayağı üşümüşüm yatak sıcacık gelmişti bana. Başım yastığa ulaşmadan havadayken uyumuştum. Saat 05.30 civarı kapının tıklamasıyla uyandım. Emin olmak için başımı yastıktan kaldırıp , tekrar dinledim. Evet biri kapıya vuruyordu. Ancak bu saatte genelde ya kapı yumruklanır ya da zil sonuna kadar basılırdı.Çok yavaş bir tıklamaydı ve hayret ben bu sese uyanmıştım.
Yaşlı bir adam. Soluk soluğaydı. Zorlukla nefes alıyordu. Astım krizi.
-Oğlum nefes alamıyorum.
-Tamam amca. Giyineyim hemen geliyorum.
-Ben sizi bekliyorum.
-Tamam. Geç içerde bekle amca.
Yaşlı adam yürüyerek gelmişti sağlık ocağına. Hava soğuktu ve tekrar yürüyerek sağlık ocağına gitmek mümkün değildi onun için. Bu soğukta dahada tıkanacaktı. Zaten o kadar zor nefes alıyordu ki çıkardığı hırıltı metrelerce öteden duyalabilirdi. Ne yapacaktım bilmiyordum. Ambulans şöförünü çağırsam gelmesi saatler sürerdi. Gecenin bu saatinde kimseyi de uyandıramazdım. Aklıma jandarmayı aramak geldi.
- Alo.
- Buyrun doktor bey.
- Ya benim çok acil bir hastam var gelip beni alabilir misiniz?
- Tabii hemen geliyoruz.
Böyle durumlarda jandarma yada polis çok yardımcı oluyorlardı.
Kısa bir süre içinde jandarma geldi. Amcayı sağlık ocağına götürmek zor olacaktı. Zaten orası da şimdi çok soğuktu.
- Amca sen burda bekle ben hemen geliyorum.
- Nereye doktor bey.
- Sağlık ocağından ilaçları alıp hemen gelicem sen bekle burda..
- Zahmet olucak oğlum bende geleyim.
- Yok amca sen bekle..
Jandarmanın arabasıyla sağlık ocağına gittik. Askerlerin yardımıyla oksijen tüpünü, ilaçları, serumları,askıyı vb.. herşeyi arabaya yükledik. Eve geldiğimizde amcanın durumu dahada kötüleşmişti. Hiç vakit kaybetmeden gerekenleri yapmaya başladım. İlk olarak amcayı salondaki çekyata yatırdım. Oksijeni ve serumu taktım...İlaçlarını yaptım. Yarım saat içinde amca biraz rahatlamıştı. Ancak daha fazla rahatlaması için ilaçların ve oksijenin devam etmesi gerekiyordu. Amcanın yanındaki koltuğa oturup, bacaklarımı uzattım. Artık ayakta duracak halim yoktu.
Yine zrrrrrrrrr....
- Alo
- Doktor bey orda mısınız?
(İçimden yok canım burda değilim , telefondaki de uzaylı demek geçti)
- Kaçakları yakaladık. Oradaysanız muayeneye getireceğiz diyordu telefondaki nöbetçi jandarma komutanı..
Evden çıkmadan önce bey amcayı son kez kontrol ettim. Serumunu biraz kısıp, oksijenini azalttım. Zaten kendisi iyice rahatlamış hatta uykuya bile dalmıştı.
Bir hemşireyi çağırdım muayene sırasında yanımda olması için. Yine adli rapor yazmam gerekiyordu.
Herşey bittiğinde saat 07.00'ydi. Artık uyumanın bir önemi yoktu. Zaten saat 08.30'da sağlık ocağında olmam gerekiyordu. Birden aklıma evdeki amca geldi. Jandarmadan beni acilen eve bırakmasını istedim.
Eve geldiğimde kapı ardına kadar açıktı. Ayakkabılarımla içeriye girdim. Amca yoktu. Oksijen tüpü kapalıydı ve mayi seti askıdan sarkıyordu. Odalara baktım kimse yoktu. Tekrar salona döndüm. Çekyatın üzerinde bir baston şemsiye vardı...

Bu olaylar başıma geldiğimde Kasım 1998 yılıydı. Asım Bey' le ilk karşılaşmamdı. Üç Ben hikayemde onu ikinci kez görmüş ama tanıyamamıştım. Yıllar sonra aynı baston şemsiyeyi Reşat bey' le karşılaşınca görecektim. (Baston Şemsiye) ve Reşat Bey bir kez daha karşıma çıkacaktı. (Şarkı Söyleyen Köpek)
Tamamını oku
Tarih: Ocak 04, 2022 Yazar: Yorum: 1 yorum

Rose Adası' nın İnanılmaz Hikayesi

Filmden bir görüntü

Bugün Netflix' te Rose Adası'nın İnanılmaz Hikayesi adında bir film izledim. Filmi izlemek istememin nedeni gerçek bir hikaye olmasıydı. Eğer gerçek bir hikaye olmasaydı ve filmi izlemeden önce konu hakkında araştırma yapmasaydım ilk 15 dakikasında filmi izlemeyi bırakırdım. 

Bu da gerçek Rose Adası görüntüsü

Diyeceksiniz ki sonuçta gerçek bir hikaye; senaristler ne yapsınlar, hikayenin orijinaline sadık kalarak senaryoyu yazmışlar. Evet doğru ancak bir adam çıkıyor (Giorgio Rosa) o güne kadar kimsenin hayal bile edemediği bir düşünceyle İtalya 'nın karasuları dışında bir platform inşa ediyor ve kendisini kurduğu bu mikrodevletin başkanı ilan ediyor. Gerçekten inanılmaz bir olay. 


Peki filmde bu olay nasıl anlatılıyor. Giorgio Rosa adında bir mühendis, kendi arabasını tasarlayıp yapıyor, yüksek bir mühendislik zekasına sahip, ancak babasıyla, kız arkadaşıyla sorunları var, iş hayatında başarısız, uçarı, kural tanımaz, ancak tanımadığı kurallar insanların daha iyi yaşamasına, daha özgür olmasına yönelik evrensel kurallar yerine kendisinin istediği bir hayatı yaşayamadığı kurallara karşı bir otoriteye baş kaldırma olarak anlatılıyor. 

Filmden bir sahne

Yani Giorgio Rosa kendi hayatındaki kurallara karşı gelmek için bir ada inşa ediyor. Bu adada istediği gibi davranıp, otoriteden uzak kalmak istiyor. Yıl 1968. Aynı yıllarda Beatles Revolution şarkısında We all want to change the world (Biz hepimiz dünyayı değiştirmek isteriz.) diyor, Avrupa ve Amerika' da, 68 kuşağının gençleri , daha iyi bir dünya inşa etmenin mümkün olduğunu haykırıyor.. ODTÜ' de Eymir Gölü' nde bir grup genç Barış Çeşmesi' ni yapıyor. Fransa' daki gösteriler Sartre üzerinde derin etkiler bırakıyor. 

Fransa' daki gösterilerde Sartre

The Doors çıkardığı Waiting for the Sun albümünde Unknown Soldier adlı şarkısıyla Vietnam savaşına gönderme yapıyor.  

The Doors Los Angeles 1968

Dünya kendisini sorguluyor. Her yerden daha iyi bir dünya sloganları yayılıyor. Aynı yıllarda İtalya' daki bir mühendis, dünyayı kasıp kavuran en önemli toplumsal başkaldırışın yaşandığı bu yıllarda, bir mikro devlet inşa ediyor ve bir kaçakçıyla anlaşıp adaya turistik geziler düzenliyor. Gerçi Giorgia Rosa her ne kadar filmdeki kıyafet ve giysileriyle biraz daha sofistike hale getirilmişse de adanın inşası sırasında çekilen orijinal Giorgia Rosa filmlerinde, Rosa kıyafetiyle tam bir iş adamı görüntüsünde. 

Giorgio Rosa - Adanın inşası sırasında takım elbiseli. Arkadaki sevgilisi. Film' de adaya inşaat halinde değil, yoğun ilginin arttığı dönemde geldiği senaryo edilmiş. Halbuki gerçek hayatta adanın inşası sırasında birlikteler.

Gerçek Rose Adası inşaatı

Rose Adasının İtalyan gemisi tarafından yıkılması (Gerçek resim)


Film biraz aşk, biraz özgürlük, biraz otorite karşıtlığı ile bu anlattığım basit olgudan öteye gidememiş kısır bir senaryo ile son buluyor. Giorgio Rosa' nın Birleşmiş Milletlere devlet başkanı unvanıyla başvurup kurduğu mikro devletin tanınmasını istemesi filmin en ilham verici ve etkileyici olayıydı. Tüm film boyunca etkilendiğim en önemli sahne ise İtalyan donanma gemisinin adayı bombalamadan önce, ada sakinlerinin el ele tutuşup adanın bombalanmasını engellemeye çalışmaları ve donanma gemisine alındıktan sonra  Giorgio Rosa' nın sevgilisinin "Sen dünyayı değiştirmek istedin. En azından denedin." demesiydi. Ancak filmin genelinde  Giorgio Rosa' nın dünyayı değiştirmek üzerine verdiği bir mesaj göremedim.

Canınız isterse izleyin. İstemezse de sorun yok.

Önder Güngör / Ankara / 28 aralık 2021






Tamamını oku