Tarih: Kasım 30, 2021 Yazar: Yorum: 0 yorum

Kendinden de bir şey eksilmez.

 



Ölmek üzere olan yaşlı bir baba, yatağının başına üç oğlunu çağırarak onlara vasiyette bulunur.


- Oğullarım ben ölünce, birbirinize düşmemeniz için, size sahibi olduğum 17 deveyi paylaştırmak istiyorum. Miras olarak develerin yarısını büyük oğluma, üçte birini ortancaya, dokuzda birini ise küçük oğluma bırakıyorum.

Babalarının ölümünden sonra, mirası babalarının vasiyeti uyarınca paylaşmak üzere kardeşler bir araya gelirler. Fakat bir türlü işin içinden çıkamazlar. Çünkü 17 sayısı ne ikiye, ne üçe, ne de dokuza bölünebilir.

Bu işin üstesinden ancak köyün tecrübeli ehli, yaşlı bilgesi gelir, diye düşünüp ona giderek danışırlar.

"Benim bir devem var onu da alıp yeniden hesap yapın" der. Bu cömertliğe çok şaşıran oğullar, 18 deveyi pay etmeye girişirler. Önce ikiye bölerler, büyük oğul 9 develik payını alır. Sonra üçe bölerler, çıkan 6 deveyi de ortanca oğul alır. Daha sonra dokuza böldüklerinde 2 deveyi de küçük oğul alır. Ama, bütün develeri paylaştıktan sonra ortada fazladan bir deve kalır yine..

Oğullar bu duruma da çözüm getirmesi için, yeniden yaşlı bilgeye başvururlar. Bilge kişi güler ve:

"İyi öyleyse" der. "Sorununuz çözümlendiğine göre ben de devemi geri alabilirim artık."

Bilge kişi bu hikayede tıpkı "bilgi" gibi katalizör olarak olaya girer, çözümü sağladıktan sonra olaydan çıkar.

Sorunu çözmede insanlara yardımcı olur, ama kendinden de bir şey eksilmez.


Alıntıdır.
Tamamını oku
Tarih: Kasım 25, 2021 Yazar: Yorum: 0 yorum

Uzayda ne var ki?

 



Sabah 07.30’ da Mevsim’ i okuluna bıraktım. Kapıdaki güvenlik ateşini ölçtü. 35.3 dedi. O sırada okul görevlilerinden biri yerde birikmiş su birikintisini süpürüyordu. Güvenlik görevlisi;

“Abi sen ne yaptın? Bir yerdeki suyu başka bir çukura süpürdün, dağıtacaktın o suyu.” dedi.

Görevli biraz geriye çekilip, yaptığı işe baktıktan sonra “Oldu, oldu.” dedi.

Güvenlik görevlisi haklıydı.

Arabayı iş yerinde her zamanki sokağa park ettikten sonra Metin Oktay Park’ ına doğru yürüdüm. Yolda orta yaşlı sarışın bir kadın bağırarak “İpini yakalar mısınız?” diye seslendi. Baktım, bir sokak köpeği bana doğru koşuyor. Köpek iri yarı. Üstelik sokak köpeği. Sonradan tasmasını fark ettim. Köpeğe elimle “Gel gel.” diye işaret ettim. Köpek yanımdan daha hızlı koşarak geçti gitti. Kadın topallayarak yürüyordu. “Düştünüz mü?” diye sordum. “Evet” dedi. “Köpek mi çekti?” dedim. Cevap vermedi. “Geçmiş olsun.” diyerek yoluma devam ettim. O köpeği yakalamak için kadına yardım etme cesaretini kendimde bulamadım. O da öyle bir yardım istemedi zaten. Muhtemelen barınaktan alınmış bir köpekti. İri yarı ve sert bakışlı olmasına rağmen yanımdan zıplayarak geçişi çok şirindi. Çayıra salınmış atlar gibi zıplaya zıplaya kaldırımda kırıtıyordu. Barınaktan ya da sokakta terk edilmiş  köpekleri evlerine alan insanlar bana toplumun bir tık üstündeki insanlar gibi geliyor. İçimden kadına teşekkür edip Metin Oktay Park’ ına daldım. Bir, iki tur sonra iş yerine.

Masama oturup, radyomu açtım. Önümde sayfaları açık olan kitaptan birkaç satır okudum ki,  içeriye kat görevlisi daldı. Yerleri paspaslıyordu. “Hava nasıl hocam.” diye sordu. “İyi gibi ama parkta yürürken biraz üşüdüm.” dedim. “Hocam aslında havada kar havası var. Dün gece yağar diye çok bekledim ama yağmadı.” dedi. “Bu yıl kuraklık olacakmış.” dedim. “Hocam herkesin biraz dikkat etmesi lazım yoksa dünya bitecek.” dedi. “O yüzden Mars’ta koloni kurmaya çalışıyorlar ya.” dedim. “Hocam kursunlar ben gitmem.” dedi. “Zaten seni beni götürmezler. Sadece zenginler gider. Geri kalanlar dünyada kalır. Zengin dediysem de öyle böyle değil. Türkiye’ nin en zengini bile onlara göre fakir kalır.” dedim. “Olsun ben gitmem.” dedi. “Hem hocam uzayda ne var ki gideyim? “ dedi. Düşündüm. Doğru söylüyordu. “Bildiğimiz uzayda ne vardı ki?”

O sırada önümde açık olan kitabın sayfalarından az önce okuduğum satırlar aklıma geldi. Prana olayının anlaşılması çok zordur, çünkü Prana ne oksijen ne de havadır. İnsan nefesini tutarak bir süre yaşayabilir. Yoga teknikleri sayesinde insan saatlerce nefessiz kalabilir. Bu sırada organizmanın doğasında olan Prana yaşamı desteklemektedir. Bununla birlikte Prana olmadan insan bir saniye bile yaşayamaz. Prana sözcüğü, “kozmik enerji”, “evrensel enerji”, veya “yaşam enerjisi” anlamında kullanılmaktadır.” Akif Manaf / Nefes Sanatı

 

Önder Güngör /25 Kasım 2021 /Ankara /Bahçelievler

 


Tamamını oku
Tarih: Kasım 21, 2021 Yazar: Yorum: 1 yorum

Üç Ben

1992 yılının Aralık ayıydı. O zamanlar kışlar daha bir soğuktu sanki. Kalın paltom üzerimde üşüyerek gidiyordum tiyatro salonuna. Hafiften kar yağıyordu. Tiyatro salonu kaldığım yurda yakındı. Numune Hastanesi ile Hacettepe FTR binasının arasındaki meydandan Gençlik Parkı'na doğru yürüdüm. Bu yolu hiç sevmezdim. Hem yaya trafiğine uygun değil, hem çok karanlık, hem de yolun aşağısında EGO otobüslerinin ilk duraklarının olduğu daha köhne bir yola çıktığı içindi.



Tiyatro binasına girmeden önce üzerimdeki karı yere döktüm. İçerisi sıcacıktı. Sarı ışıklar her tarafı sapsarı yapmıştı. Herkes gibi beklemeye başladım.
Oyun 20.15 te başlayacaktı. Daha yarım saat vardı. Duvarda camekan içinde oyunla ilgili sahnelerin olduğu fotoğraflar ve oyuncular hakkında bilgiler vardı. Bunları her gittiğim oyunda , oyuna girmeden önce mutlaka okurdum. Yine öyle yaptım. Daha sonra etrafı seyre daldım. Orta yaşlı bir adam vardı. Çevresinde 5-6 kişi onu dinliyordu. Ne konuştuklarını merak edip yavaşça onlara doğru yaklaştım. Fakat ne kadar yaklaşırsam yaklaşayım hiç bir şey duyulmuyordu. Ancak tiyatro binasına giren herkesin adamla selamlaştığını fark ettim. Adama karşı olan dikkatim daha da arttı. Evet. Herkes mutlaka bu adama merhaba diyor ya da kısa bir konuşmaya dalıyordu. Herhalde çok tanınan bir adam diye düşündüm. Yüzünü tekrar inceledim. Bildiğim siyasilere benzemiyordu. Sanırsam bürokratta değildi. Çünkü hiç bir bürokrat başında fötr şapkası ile dolaşmazdı. Belki tiyatrocudur diye düşündüm.
Oyuna on dakika kalmıştı ama arkadaşlarım henüz daha gelmemişlerdi. Sekiz kişi olacaktık. Hayret hiçbiri de yoktu. Belki de hepsi buluşup , gelecekler diye düşündüm. Tekrar adama odaklanmıştım. Şimdi de çevresindekiler ona bir şey anlatıyorlardı. Adam onları dinliyor ve neşeli tavırlarla karşılık veriyordu. O kadar dalgın bir şekilde gözümü dikmişim ki, bir anda hepsinin dönüp, bana baktığını fark ettim. Çok utandım. Hemen duvardaki yazıları okuyormuş gibi yaptım. Kontrol amaçlı tekrar baktığımda, eski sohbetlerine devam ederlerken görüp, bir "oh.." çektim. Nerede kalmıştı bizimkiler....Son beş dakika ..Ama ortalıkta kimse gözükmüyordu. Duvarda bir telefon asılıydı. Cebimden bir jeton çıkarıp , arkadaşlarımdan birini aradım.
"Alo. Oya?"
"Efendim"
"Kızım neredesiniz? Oyun başlamak üzere daha evden çıkmadınız mı?"
"Yoooo.."
"Niye?"
"Olum sen bugün aradın ya.. Bugün tiyatroya gitmiyoruz. Biletler yarınaymış. Ben size yanlış söylemişim dedin. Hatırlamıyor musun?"
"Kim.? Ben mi? Ne?"
Tam o sırada tiyatro salonunun kapıları kapanmak üzereydi. "Ben seni ararım. " deyip, koşarak salona girdim. Yerimizi buldum. Beş kişilik boş yer. Çok kolay buldum. Oyun başlamıştı ama benim aklım halen daha telefonda konuştuklarımızdaydı. Allah allah. Nasıl bir iş bu böyle. Ben kimseyi aramamıştım.
Oyunun on dakikası geride kalmıştı ama daha bir kelimesini bile dinlememiştim. Ben ne zaman aradım? Yalan söylüyor. Ama peki o gelmedi. Ya diğerleri.. Onlar niye gelmedi?
Birden salondan gelen yüksek sesle irkildim. "Evlat!"
Ses sahneden geliyordu. Dikkatimi biraz daha yoğunlaştırarak sahneye baktım. Bekleme salonundaki adam sahnedeydi. Demek ki tiyatrocuydu. Ondan herkes onu tanıyordu. Adam tekrar bağırdı. "Evlat!"..Neee..Adam bana bağırıyordu...
Evet bana bağırıyordu. Bütün salonda bana bakıyordu. Dondum kaldım. Allahım ne olmuştu? Ne yapmıştım ben ki adam oyununu bırakmış bana bağırıyordu?
Tekrar yüksek bir ses. "Evlat ne düşünüyorsun öyle? Arkadaşlarını niye telefonla arayıp, oyunun yarın olduğunu söylediğini mi düşünüyorsun?"
Buz gibiydim. Adam düşüncelerimi mi okuyordu? Neler oluyordu?  Bir sahnedeki adama, bir de salondaki bana bakan insanlara bakıyordum. Yahu. Neydi bu başıma gelenler?
Adam sahneden indi ve bana doğru yaklaştı. Sıranın en başına geldi. Eliyle işaret etti. Ben de hiç sorgulamadan aralardan geçerek adamın yanına geldim. Oyun tamamen durmuştu. Oyuncuların hepsi sahneden inmişlerdi. Seyirciler , herkes ayaktaydı.
Titrek bir sesle..
"Ben ben bir şey yapmadım ki..." diyebildim.
Adam kolunu omzuma attı.
"Hayır evlat hiç bir şey yapmadın." dedi ve devam etti. "Bak buradaki herkes Türkiye'nin çeşitli yerlerinden sadece seni görmeye geldiler. Bizler gerçek oyuncularız. Sahnede oynamıyoruz." dedi.
Başımı kaldırıp, etrafa bakındım. Herkes gülümseyerek bana bakıyordu. Kocaman bir halka oluşmuştu çevremizde. Bayan, erkek, çocuk, yaşlı herkes çevremizdeydi.
Adamın kolu omzumda, kapıya doğru yürüdük. Kapının önünde yaşlı bir adam kapıyı açtı bize. Beyaz saçlı, kırışık suratlı ama çok dinç görünümlü ihtiyar adam. Gülümsüyordu. Daha sonra birçok kez çıkacaktı karşıma bu adam.
Önce salondan sonra da tiyatro binasından dışarı çıktık. Kabanım içeride kalmıştı ama soğuk havaya rağmen hiç üşümediğimi farkettim. Hatta tatlı bir sıcaklık hissediyordum. Yavaş adımlarla Hacettepe'ye doğru yürümeye başladık.
"Evlat. Seni hep izledik. Yıllarca. Ama bugün izleme bitecek. Ancak bu sana bağlı. Eğer başarırsan artık seninle daha yakın bir ilişkide olacağız." dedi.
"Siz kimsiniz? Beni niye izlediniz? Ben hiç bir olaya karışmadım. Sadece okuluma gidiyorum." dedim.
Yüksek sesle güldü. İtfaiye Meydanına giden sokağa doğru döndük. Sanki kaçmamdan korkuyormuş gibi kolu halen daha omzumda bana sıkıca sarılmış haldeydi.
"Soldaki yol daha yakın benim için. Hem buraları bu saatte çok tehlikeli olur." dedim.
Adam hiç ses vermeden sessizce yürümeye devam etti.
"Sen istemeden başına hiçbir şey gelmez." dedi.




Aniden yolda üç tane genç belirdi. Birbirleriyle kavga ediyorlardı. Üçü de aşağı yukarı aynı boy ve aynı yapıdaydılar. Adama dönüp, bir şey söylemek istedim. Başıyla işaret edip sadece izlememi söyledi. Beni kolunun kuvvetiyle kavga eden adamlara daha da yaklaştırdı. Artık adamları daha net seçiyordum. Biri yerde yatıyor ve başını korumaya çalışıyordu. Diğeri de ayakta yerde yatan bu adamı tekmeliyordu. Üçüncüsünün elinde silah vardı. Sanki ikisini de vuracakmış gibi silahını onlara doğrultmuştu. Biraz daha yaklaştık. Aman allahım. Bu gençlerin üçü de Ben'dim. Kalbim heyecanla çarpamaya başladı, aynı anda yerde yatan adamın korku dolu hislerini hissetmeye başladım. Sonra da ayakta tekmeleyenin sinirini. En son olarak elinde tabancası olan adamın hisleri . Hepsi değişerek bedenimi sarıyordu. Yanımdaki adama baktım. Beynim çatlayacak gibiydi. Tekrar izlemem için işaret etti. Kafamı çevirdiğimde kavga edenler yok olmuştu. Üç genç ve üçü de bendim. Öldüresiye dayak yiyiyor, öldüresiye dövüyor ve gerçekten öldürmek için bekliyordum.
Soluk soluğa kalmıştım. Yutkundum. Adam panik halimi anlamıştı. Tekrar yürüdük. Yolun sonuna geldiğimizde durduk.
"Buradan sonra yalnız gideceksin." dedi.
Korkumu hissederek.
"Korkma bir şey olmayacak. Ancak senden bu akşam bir şey yapmanı istiyorum. Odana gidip, uyuyacaksın. Sabah kalktığında bu SENlerden hangisi olacağına karar vereceksin. Bu verdiğin karara göre seni ya izlemeye devam edeceğiz ya da bizden biri olacaksın."dedi.
Sonra devam etti.
"Kararını bize söylemene gerek yok. Biz onu hissedeceğiz." dedi.
Allahım neydi bu başıma gelenler. Ne tiyatroydu ama. Üç ben.
Akşam korku içerisinde uyuyacağımı zannediyordum ama çok tatlı bir uyku uyudum. Kendimi hiç bu kadar güvenli hissetmemiştim. Huzur içinde uyandım. Sabah kalktığımda kararımı çoktan vermiştim. Dün akşam tiyatroda unuttuğum paltom odamdaydı. Paltomu giydim ve okula doğru yürümeye başladım. Evet kararımı çok an vermiştim. Bir çocuk gibi sevinçliydim. Dün akşam o sokaktaki benlerden dördüncü olanını seçtim.
Zaten o günden sonra tiyatroda gördüğüm insanlarla hep karşılaşacaktım.


Önder Güngör / Ankara / 2008
Tamamını oku
Tarih: Kasım 18, 2021 Yazar: Yorum: 0 yorum

Hayatımızdaki kontratları değiştirirsek....

Gözümü açtığımda saate baktım. 06.50 . Yataktan çıkmak için ideal bir saat. Sağıma dönüp Gamze'ye baktım. Yatakta yok. Hayret benden önce kalkmış. O da ne?. Burası bizim yatak odamız değil ki? Heyecanla yataktan fırladım. Odayı bırak ev bizim evimiz değil. Panikle odadan çıktım. Evet bu ev bizim evimiz değil. Hızla odalara girip çıktım. Evde benden başka kimse yoktu. Aman allahım benim ne işim var bu evde. Yatak odasına geri döndüm. Etejerin üzerinde bir cep telefonu vardı. Telefon benim değildi. Hemen oradan Gamze'nin telefonunu aradım. Gamze'nin sesi...

- Alo aşkım nasılsın? 

-Buyurun kimsiniz? 

-Aşkım ben. 

-Siz kimsiniz beyefendi?

Bu da ne demek ya...

-Gamze'cim neredesin? 

-Beyefendi siz kimsiniz? 

-Aşkım benim. Önder.

-Kardeşim sapık mısın nesin? Bir, bana aşkım deme. İki, ben evli değilim. Önder diye birini de tanımıyorum. Yanlış aradınız?

Çat! Telefon kapandı.

Herhalde dün akşam burada kaldığım eve gitmediğim için bana çok kızgın diye düşündüm. 

AMA BENİM BU EVDE NE İŞİM VAR?



Gamze'nin annesini aradım?

- Alooo damadınız konuşuyor? 

- Ne damadı evladım? 

- Ben Önder? - Önder. Hangi Önder. Tanıyamadım. Oğlum yanlış aradınız galiba benim kızlarım bekar? Önder diye birini de hatırlayamadım.

Acaba yanlış mı aradım? 

- Büyük kızınız Gamze değil mi? 

- Evet. 

- İşte ben onun kocasıyım. 

- Tövbe estağfurullah. Oğlum yanlış aradın. Kızımın ismi Gamze ama benim kızım hiç evlenmedi.

Aman allahım neler oluyor? Çıldırdım herhalde diye düşündüm. Evi biraz dolaştım. Evin her yerinde benim fotoğraflarım vardı. Üstelik fotoğraf çektirdiğim kişilerin hiç birini tanımıyordum ve bu fotoğrafları nerede çektirdiğimi de hiç hatırlamıyordum. Daha önce hiç gitmediğim yerlerde fotoğraflarım vardı. Bu evde ne işi vardı o fotoğrafların? Asıl benim ne işim vardı?

Mutfak dağınıktı. Masanın üstünde bir adet tabak vardı. Kirlilerin hepsi lavabodaydı.

Kapı çaldı.

- Ekmek ister misiniz Önder Bey? 

Aaa bu adam beni tanıyordu. 

- Beni tanıyor musunuz? -

 Anlamadım? Kaç ekmek vereyim?

Bu adamdan ben niye buradayım, ne oldu vb.. şeyler öğrenmeliydim.

- Baksanıza siz bu apartmanda görevlisiniz değil mi? 

- Önder Bey şaka mı yapıyorsunuz. Ben 5 yıldır bu apartmandayım. Siz iyi misiniz? 

Siz iyi misiniz lafını siz manyak mısınız? der gibi sordu ama...onunla uğraşacak halde değildim. 

- Sana bir şey soracağım ben bu apartmanda kaç yıldır oturuyorum.? 

- Vallahi ben bilmem abi siz daha iyi bilirsiniz? Ben geldiğimden beri burada oturuyorsunuz?

Yuhhh. Demek ki burası benim evim. Ben kesin kafayı yedim.

- Peki Gamze Hanım'ı gördün mü? Galiba biraz erken çıkmış? 

- Gamze Hanım da kim abi?

Yok bir şey tamam deyip kapıyı kapattım. Allahım çıldıracağım galiba. Sabah bilmediğim bir evde uyanıyorum. Karım beni tanımıyor. Annesi beni tanımıyorum. Ömrümde ilk kez gördüğüm bir adam beni 5 yıldır tanıdığını söylüyor. Ne koydunuz benim içkime.....

Aklıma bizimkileri aramak geldi. 

- Anne naber? 

- Buyurun evladım Kkmi aradınız? 

- Anne ben Önder? 

- Evladım yanlış aradın?

Gamze'nin kardeşini denedim.

- Arzu'cum ben Önder Abi'n nasılsın? 

- Kim anlamadım. 

- Enişten len manyak. 

- Pardon yanlış oldu. Benim ablam evli değil ki? Siz yanlış Arzu'yu aradınız galiba. Hem manyak sizsiniz?

Telefon kapandı. Hayret. Onlarda beni tanımıyorlar. Çok ilginç. Hangi boyuttayım ben. Hayatımdaki hiç kimse beni tanımıyor ama hepsi yerli yerinde. Telefonları aynı,sesleri aynı, isimleri aynı , akrabalıkları aynı. Yerinde olmayan bir tek benim herhalde.

Nasılsa benim evim. Buzdolabını açtım. Ayak üstü kahvaltı yapıp, işe gideyim diye düşündüm.

Benim olmayan ama bana ait olduğunu düşündüğüm elbiseleri giydim. Hepsi tam uydu.

Montu giydikten sonra aklıma bir şey takıldı. Peki işe neyle gidecektim. Arabam yerinde duruyor mu acaba?

Holde bir çanta vardı. Benim çantam olmalıydı. Ön gözünde bir araba anahtarı buldum. Kesinlikle benim arabama ait değildi. Apartmandan çıktım. Otoparkta, anahtarın üzerine bastım. Biip diye bir ses, ışıklar yanıp söndü. Vaayyyyy . Zevkli adammışım bu arabayı beğendim.

İşe doğru yola koyuldum. İş yerime geldiğimde kapıdaki çocuklar beni tanımadılar. Odamda ve masamda başkaları vardı. Burası benim iş yerim değildi artık. Koridorda Gamze'yle karşılaştık.

- Merhaba aşkım dedim? - Bana tuhaf tuhaf bakıp. Telefondaki sapık sen miydin? deyip koşarak yanımdan uzaklaştı.

Arabaya geri döndüm. Holde bulduğum ve yanıma aldığım arka koltuktaki çantayı açtım. Gözlerini karıştırdım. Bir işyeri kimliği buldum. Kimlik benim adımaydı adını daha önce defalarca duyduğum bir şirkete aitti. Kimlik üzerinde proje departmanı yazıyordu. Vayy ne projesiymiş bu böyle? Belki bütün sorularımın cevabını burada bulabilirdim. Şirketin önüne geldim otopark bariyerle kapalıydı, görevli beni görünce hemen bariyeri kaldırdı. Arabayı park edip, kapısını kilitledim. Görevli arkamda bağırdı.

-Çıkacak mısınız Önder Bey. 

- Yooooo? 

- Peki o zaman niye yerinize park etmediniz? Vaybe otopark yerim bile varmış.

Girişte proje departmanı 5.kat diye yazıyordu. Masamı bile çok rahatlıkla buldum.

Bir görevli çay bıraktı masama. Yaklaşık on beş kişi kocaman bir odada çalışıyorduk. Herkes işinin başındaydı.

Etrafı izledim. Benim ömrümde ilk kez gördüğüm fakat yıllarımı birlikte geçirdiğim insanlarla birlikteydim. Hiç birini tanımıyordum. 10 yıllık karım beni tanımıyor. Yıllarca çalıştığım arkadaşlarım beni tanımıyor.  Ancak burada yüzlerini ilk kez gördüğüm insanlar beni kırk yıldır tanıyorlarmış gibi davranıyorlar. Ne geçmişteydim ne de gelecekte. Kendi zamanımdaydım ama farklı bir boyuttaydım sanki.

Akşam erken yattım.

Sabah 3 tane veletin üzerime çıkmasıyla uyandım. Gözümü açtığımda Gamze benim üç veletle boğuşmamı seyrediyordu. Bunlarda kim diye bağırdım?

Gamze,

- Ne demek kim? Önder sen iyi misin.? Çocuklar gelin babanız uyanmadı daha.

Bizim hiç çocuğumuz yoktu. Bu sabah üçüz çocuklarımızla uyandım. Gamze beni hatırlıyordu. Hatta bunu sorduğumda tuhaf tuhaf baktı bana.

Ev bizim evimizdi.

Evliliğimizin ikinci yılında dünyaya gelmiş bizim çocuklar. Şimdi sekiz yaşındalar. Bense onlarla bugün tanıştım.



Bunun gibi bir çok farklı sabahlara uyandım. Bütün uyanışlarımda; değişmeyen bir tek şey vardı. O da kendim. Kendi özüm, kendi yaşadıklarım, beni ben yapan her şey yerli yerindeydi. Bundan da önemlisi bunların hepsini hatırlıyordum. 

Tamamını oku
Tarih: Kasım 17, 2021 Yazar: Yorum: 0 yorum

Al gönlümü diyar diyar dolaş

 



İki saattir kafede kitap okuyordu. Son sayfayı ikinci kez okuduktan sonra bardağın dibinde kalan çayını yudumladı. Kafasını kaldırıp diğer masadaki insanlara baktı. Bütün masalar doluydu. Ortada dolaşmakta olan garsona eliyle işaret ederek hesabı getirmesini istedi.

Okuduğu tüm kitapların son sayfalarını kafelerde okurdu. Bugün de aynı şekilde  sonuna yaklaşmış olduğu kitabının son sayfalarını burada okumuştu.

Yıllardır sayısız kitap okumasına karşın evinde hiç kitaplığı yoktu. İşin doğrusu okuduğu kitap dışında evinde hiç kitabı yoktu.

Hesabı ödedi. Her zamanki gibi kitabı masanın üzerinde bırakıp gitti.

Garson, daha önce defalarca yaptığı gibi, bir sonraki müşterisini masaya oturttuğunda, kitabın bir önceki müşteri tarafından hediye olarak bırakıldığını söyleyecekti.



Önder Güngör/2019 Ankara


Tamamını oku
Tarih: Kasım 07, 2021 Yazar: Yorum: 1 yorum

Şarkı söyleyen köpek

Bundan 2 yıl önceydi. Ekim ayının sonlarıydı. İş arkadaşım Nedim motorunu henüz yeni almıştı. Keeway. Daha sonradan bu motor küçük olduğu için, yanına bir de Aprilla Caponord eklenecekti.

Keeway 250 cc 'lik bir motordu. Kırmızı renkliydi. Şimdilerde Nedim şehir içinde kullanıyor bu motoru. İlk aldığında şehir dışı gezilere bu motorla gidiyordu.
Demli Hayat
24 Eylül günüydü. Günlerden Pazardı. Nedim' in evinde oturmuş internette klansavaşları oynuyorduk. Dışarıda yazdan kalmak çok güzel bir hava vardı.
Saat 15.00 sıralarında Nedim "Hadi Önder seni motorla gezdireyim" dedi. "Gezdir gezdirmesine de giysilerim yanımda değil" dedim. "Bir üst kata çıkmaya mı üşeniyorsun?" dedi. Israrı üzerine, eve gidip üstümü giyindim. Eski dizliğimi aldım. Birde eski bir kask. Şimdi olsa bir daha asla böyle yola çıkmazdım. Yola çıkmadan önce de rotamızı hazırlamıştık. Ankara'ya 90 km uzaklıkta, Kırıkklale'nin ilçesi olan Karakeçili'ye gidecektik.
 Daha Büyük Haritayı Görüntüle
(Harita ile oynayarak rotamızı öğrenebilirsiniz. )

Ben daha önce hiç gitmemiştim. Yolu bilmiyordum. Gölbaşı'na doğru gittik. 15 km sonra Bala yoluna döndük. Yol sapsarı tarlalarla doluydu.

Bir çay ocağında mola verdik. Birer çay içtik. Genelde motorla gidenler burada hep dururmuş. Nedim' de daha önce bir çok kez burada durmuş.

Karakeçili'ye vardığımızda Nedim' e balık ısmarlayacaktım. Ben de salata yiyecektim. Gezimizin ana amacı buydu.

Karakeçili , Keeway'le bir saatlik bir yol. Ancak biz yolda fotolar çektiğimiz için çok daha geç vardık. Oraya vardığımızda güneş ışınlarını iyice sarartmıştı. Biraz nehrin kenarında durduk. Sonra eskiden kalma köprüde fotoğraflar çektirdik. Nedim motorla tur atıyor ben de onu görüntülüyordum.
Küçük bir büfeye gittik. Motorcular genelde burada yiyorlarmış. Yan yana dört beş küçük büfe vardı. Ben ilk kez geldiğim için bilmiyordum. Yolun kenarında masalar vardı. Bu masalardan birine oturduk. Rüzgar ılık bir şekilde esiyordu, bizde motorla yaptığımız yolculuğun keyfiyle siparişlerimizi verdik. Nedim kadife balığı yedi. Bende salata.
 Demli Hayat Demli Hayat  Demli Hayat Demli Hayat Demli Hayat  Demli Hayat Demli Hayat Demli Hayat
Burada çok vakit harcadık. Büfe sahibiyle fotoğraf çektirdik. Artık geri dönme vakti gelmişti. Bu sefer fotoğraf çekmeyeceğimiz için daha çabuk varacağımızı düşünüyorduk Ankara'ya. Virajlı yollardan geçerken güneşin batışı çok güzel göründü bize. Nedim' le ben aynı şeyi düşündük bir anda. Motor kenarda durdu. Nedim geri dönecek , tepedeki virajdan dönüş yapacak ben de daha yüksek bir tepeden bunu görüntüleyecektim. Hiç vakit kaybetmeden tepeye tırmanmaya başladım. Güneş daha da bir koyulaşmış , ışığını iyice azaltmıştı. Görüntüyü kaçıracaktık. Havada birden soğumuştu; bir titreme ile adımlarımı daha hızlı atarak tepeye doğru tırmanmaya devam ettim. Halbuki bugün buraya gelirken hava günlük güneşlikti. Malum karasal iklim, güneş battıktan sonra doğada hava daha soğuk oluyordu. Tepeye vardım ve beklemeye başladım. Nedim benim tırmanabilmem için biraz zaman geçirecek, ondan sonra virajda gözükecekti. Bir yandan üşüyor bir yandan da "Hadi olum nerde kaldın diyordum" . Bir ses..Evet geliyor dedim içimden. Ama o ses uzaktan değil çok yakınımdan geliyordu. Üstelik bir motor sesi de değildi. Bir tane kocaman köpek. Hemde benim boyumun yarısı. Bu sürüleri koruyan köpek olmalıydı. Boynunda kocaman demirden boyunluk vardı. Bunlar kurtla kavgaları sırasında boynundan ısırılmalarını engellemek için koyulmuştu. Ve şimdi bu köpek , üç adım ötemde ve hırlayarak bana bakıyordu. Bu tür durumlarda "yok efendim korktuğunu belli etmeyeceksin", "korkmazsan onlarda senden korkmaz", "kaçarsan ısırırlar". Bunların hepsi hikaye.. çünkü köpekler bunları bilmiyorlardı ve bana doğru yaklaşmaktaydı. Kaçmak imkansızdı. Bir atlasa beni yere yıkabilecek yakınlıktaydı. Korkudan zaten aklıma hiç bir şey gelmiyordu. İçimden acaba yere yatsam, kollarımı yüzüme alsam sadece bacaklarımı ısırabilir diye düşündüm. Ya da yerden bir taş alıp atsam mı acaba diye geçirdim içimden. O kadar yukarı tımanmıştım ki Nedim' in beni fark etmesi mümkün bile değildi. Burada yanlızdım. Zaten havada kararmıştı. Tam korku filmi gibiydi. Hava artık karanlıktı. Köpek sürekli hırlıyordu. Ancak bir gariplik vardı. Korkudan ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordum ama bayağı zaman geçtiğine emindim. Gariplik köpeğin çıkardığı sesteydi. Köpek hırlamıyor, bir şarkı söylüyor gibiydi. Evet bu kesinlikle bir hırlama değildi. Şarkı söylüyor ve bana bir şey yapmıyordu. Donup kalmıştım. Kaçmaya korkuyor , çömelmeye korkuyor, hatta başımı çevirmeye bile korkuyordum. Derler ya "köpekle göz göze gelmeyin korktuğunuzu anlar" diye. Gözümü köpeğin gözüne dikmiş buldum kendimi birden. O bana bakıyor , ben de ona bakıyordum. Tek farkla , ben şarkı söylemiyordum. Köpeğin yüzü birden değişti. Ya da korkudan kendimi kaybetmek üzereydim. Evet yüzü bir insanı andırmaya başlamıştı sanki. Yaşlı, ama dinç bir adam gibi gözüküyordu yüzü. Sadece bana bakıyordu. Tatlı, sevimli bir bakışla karşı karşıyaydım. Korkum biraz geçmişti. O yüzden olayları ve karşımdaki köpeği daha iyi detaylandırmaya başlamıştım. Köpek tam benim yarım kadardı. Bembeyazdı. Bıyıkları bile beyazdı. Kocaman bir kulağı , yumruğum kadar da burnu vardı. Ayak patilerinde tüyler biraz daha koyuydu ama karanlıkta tam rengi seçilmiyordu. Sırtı koyun gibi tüylüydü. Yüzü daha da belirginleşti. Yaşlı, güleç, sevecen ve bir o kadar da dinç bir ihtiyar yüzüydü. Yanıma yavaş yavaş yaklaştı. Yere doğru çömeldim. Diliyle elimi yaladı ve bana baktı. Kesinlikle yanılmıyordum , bu ihtiyar bir adamın yüzüydü. Bu yüz bana o zamanlar hiç bir şey ifade etmeyecekti. Ta ki bir gün Sakarya caddesinden İzmir Caddesine geçtiğim o köprüde ihtiyar ,bir baston satıcısıyla karşılaşana kadar.


Önder Güngör/ Ankara / 04 Aralık 2008
Tamamını oku
Tarih: Kasım 03, 2021 Yazar: Yorum: 1 yorum

Baston şemsiye

 






Bugün işten biraz erken çıktım. Erken dediğim öğleden sonra yoktum. Saat 14.00'de İzmir Caddesinde bir arkadaşımla buluşacaktım. Daha bir saat vardı buluşmaya. Sakarya'da yürürken bir pizzacı gördüm. Hazır zamanım varken bari bir şeyler yiyeyim dedim. Pizzacı görünce hemen dalarım dükkana. Vejeteryan olmak çok zor. Yiyecek hiç bir şey bulamıyorsunuz dışarılarda. Hemen mantarlı bir pizza siparişi verdim.  İnce hamurlu. 

Yemekten sonra yarım saatim vardı buluşmaya. İzmir Caddesi'ne doğru yürüdüm. İş Bankası'nın yanındaki üst geçitten karşıya geçtim. Bu üstgeçidi oldum olası sevmem. Çünkü inenler, çıkanlar, karman çorman. Sanki limandan ayrılan tekneye atlar gibi atlıyorsunuz merdivenlere. Üstü de kapalıdır bu köprünün. Ankara'nın en eski üst geçitlerinden biridir. Kalabalık olmasının en büyük nedeni bir ayağı İzmir Caddesi'ne bir ayağı da Sakarya Caddesi'ne açılır. Aslında Sakarya Caddesi değil ama herkes öyle diyor. Sakarya Caddesi, Atatürk Bulvarı ile Mithatpaşa Caddesi arasındaki caddedir. Ancak biz Ankara' lılar bunu dik kesen sokaklarda dahil olmak üzere , o civardaki her yere Sakarya diyoruz. Barlarıyla, balıkçılarıyla, restoranlarıyla, çiçekçileriyle, dönercileriyle, seyyar satıcısıyla, midyecisiyle, rockçısıyla, serserisiyle, hırsızıyla ve en önemlisi müdavimleriyle araç trafiğine kapalı cıvıl cıvıl bir bölgedir burası.


Her neyse hop diye kaçmakta olan üstgeçidin merdivenlerine atlayıverdim çarçabuk. Bir kaç omuz darbesi aldım bu arada. Bilmem; belki de ben attım omuz darbelerini. Nehirde yol alma misali kalabalık beni sürükleyerek İzmir Caddesi'ne götürüverdi hemen. Yürüdüğümü hatırlamıyorum. Hani küçük çocukların ellerinden tutup "uçtu uçtu" yaparlar ya aynen öyle karşıya geçiverdim.



İzmir Caddesi oldukça kalabalıktı. Caddede biraz yürüdüm. Oturmak için bir sürü bank koymuşlar ortalığa. Birinde yer bulup hemen oturdum. Etrafı seyretmeye başladım. Şehrin göbeğinde bir yerdeydim ama etrafta serçeler, güvercinler cirit atıyordu. Gamze de burayı çok sever. Bazen öğle aralarında buraya gelip, dolaşır.
Öylece etrafı seyrederken buluşma vaktide gelmiş geçecek neredeyse. Zaten iki dükkan ileride buluşacaktık. Aceleyle oraya gittim. Kimse yoktu. Biraz vitrine, birazda etrafa bakındım durdum. İnsan etrafı seyrederken vaktin nasıl geçtiğini anlamıyor. Yarım saat geçtiği halde gelen giden yoktu. Tam o sırada telefonum çaldı. Arkadaşımın işi çıkmış, gelemeyeceğim diyordu. Yuhh. Bu saatte mi söylenir. Eşek sıpası..



Büyük bir sinirle geldiğim yoldan geri dönmeye karar verdim ve hızlı adımlarla yürümeye başladım. Genelde böyle durumlarda biraz daha dalgın yürürüm. Üstgeçidin hemen başında biri koluma yapıştı. İnsan bir anda korkuveriyor böyle anlarda. Döndüm baktım, yaşlı bir satıcı. Üstü başı güzel, üstelik bir sokak satıcısına göre gayet iyi ve temiz giyimli bir ihtiyar adamcağız. Sakalları bugün kesilmiş, belli. Güzel bir de melon şapkası vardı. Takım elbisesinin içinde bir de yeleği vardı. Kravatı gömlek yakasına göre inceydi ama muntazam bağlanmıştı. Yaşlı adamların böyle giyinmesi hep çok hoşuma gitmiştir. İnsan onlara bakıp daha bir enerjik, daha bir yaşam sevinciyle doluyor.
- "Buyur bey amca " dedim.
- "Oğlum bir şemsiye al. 15 liraya satıyorum sana 10 liraya veririm" dedi.
- " Yok amca sağol"
Seyyar satıcılar çok akıllı insanlar. Hemen o anlık ihtiyaca göre satılıcak mal buluyorlar. Elektrik kesintilerinin olduğu günlerde; el feneri, ışıldak vb... suların çamurlu aktığı dönemlerde musluklar için süzgeç vb.. ; yağmur yağdığında şemsiye ; bayramlarda, oyuncak; yurtların önünde elbise askısı, elbise torbası vb... Gerçekten takdir ediyorum adamları. Bir keresinde Konur Sokak'ta yürüyoruz. Birden yağmur yağmaya başladı. Etrafta beş on tane şemsiye satan seyyar satıcı doldu aniden. Helal olsun adamlara...
Tam üstgeçide doğru tekrar yönlendiğim bir sırada satıcı yeniden kolumdan tuttu. O kadar kuvvetle tuttu ki, canım acıdı. Daha sinirli bir şekilde ihtiyara doğru döndüm. Göz göze geldik. "Oğlum 5 liraya al bak hem bunlar büyük..Baston şemsiye.." dedi. İhtiyar bana bakıyor ben ihtiyara bakıyorum. Çok ilginç..İhtiyar bayağı genç gözüktü bu seferki bakışımda. Sanki ilk yüzyüze geldiğimizden 20 yaş daha gençti. Dalgınlık herhalde diye düşündüm. Dedim ya sinirli olduğum durumlarda yolda daha dalgın yürürüm diye.

Adama doğru biraz daha eğilerek "Yok amcacım almayacağım çok sağol." dedim.

Hava, şemsiye almayı bırakın içinizden bin tane eşya adı söylesiniz asla onu aklınıza getirmeyeceğiniz bir güzellikteydi . "Amcam da saf bir seyyar satıcı" diye içimden geçirdim.
Biraz acıyarak tekrar baktım adama. Alıp almama arasında bir tereddüt yaşadım. Ama almayacaktım . Çünkü şemsiyeye ihtiyacım yoktu. Hep böyle kandırmazlar mıydı bizi? Girersin bir dükkana "50 lira ama sen 30 lira ver yeter"derler. Biz de hemen bayılıp veririz 30 lirayı, geliriz işyerine. Arkadaşın der ki "Aaaa ben 15 liraya aldım az önce" Zort diye ağzın açık bakakalırsın. Satıcıya mı küfür etsen..., kendine mi sövsen... düşünür durursun. Üstelik de aldığın şeye hiç ihtiyacın yoktur. Neyse, bu sefer kesin kararlıyım. İhtiyar bedavaya da verse almayacağım şemsiyeyi..


Nitekimde öyle oldu. İhtiyar arkamdan bağırdı " Oğlum gel 1 lira ver. Eli boş gönderme beni.."
Bu sefer daha da sinirlendim. Yuhh dedim içimden. 10 lira verseydim 9 lira kazık yiyecektim. İyi ki de almamışım. Kimi yakalarlarsa onu kazıklıyorlar diye düşündüm. Ancak ne zamandır da baston şemsiyelerden almak istiyordum. Geçen yıl aldığım bir de fötr şapkam var..Oh ne güzel olurdu ikisi. 

Üstgeçidi aynı şekilde "uçtu uçtu" şeklinde geçtim. Sakarya'dan Yüksel Caddesi'ne doğru yürüdüm. Ama iş yerine bu saatte gitmenin bir faydası yoktu, nasıl olsa beni idare edeceklerdi. Bari eve gideyim diyerek hemen Gamze' yi aradım. O da annesiyle buluşmuş alışverişe çıkmışlar.
Bulvara doğru yürüyerek bir taksiye atladım. Evi tarif ettikten sonra arkaya şöyle bir yaslandım. İçimden keşke şu ihtiyardan bir şemsiye alsaydım diye geçirdim. Hem de 10 liraya. Bir kitapta okumuştum. "Herhangi bir şeye para verip aldığınızda asla para harcadığınızı düşünmeyin, karşınızdaki insanın geçimine yardımcı olduğunuzu düşünün. Sizi kazıklasa bile ailesine o parayla ekmek götüreceğini ve sizin de buna yardımcı olduğunuzu düşünün" diyordu. Keşke ihtiyarın aile geçimine faydam olsaydı diyerek üzüldüm. Ama yapacak bir şey yoktu.. Bu arada, ihtiyar benim kolumu bayağı güçlü sıkmış. Acısını halen daha hissediyordum. Ancak birden küçük bir ayrıntı gözümde canlandı. İhtiyarın bir eli kolumdayken diğer elinde bir şey yoktu. Şemsiye filan yoktu. Zaten tam üstgeçidin ağzındaydık. Orada tezgahta yoktu. Acaba yankesici miydi? diye düşünüp hemen ceplerimi araştırdım. Cüzdanım, anahtarım yerindeydi. Zaten az önce telefonla Gamze' yi aramıştım. Cep telefonumda yerinde..Oh diyerek geriye yaslandım tekrar.

O kadar dalmışım ki sapacağımız sokağı kaçırıyordum az kalsın.

Evin kapısını açtım. Kilidi bir kez kilitlemişim çıkarken. Hemen oturma odasına yöneldim. Biraz kanepede uzanıp televizyon seyretmek istiyordum. Kanepede kocaman siyah bir poşet vardı. "Hoppala...Gamze hani annesiyle buluşmuştu, ne çabukta gelmiş" diye düşünerek odalara daldım. Bir yandan da Gamze diye bağırıyorum. Ne ses var ne de Gamze var. Tekrar oturma odasına girip siyah poşeti açtım.

Bir tane baston şemsiye.......

Heyecanla hemen kapıya koştum. Kapı zorlanmamıştı. Az önce evi dolaşmış fakat hiç bir şey dikkatimi çekmemişti. Geçen yıl biz Antalya'dayken eve hırsız girmiş, Gamze' nin bütün takılarını çalmıştı. Hemen yatak odasına koştum. Her yer, yerli yerindeydi. Zaten çalacak bir şey de kalmamıştı. Salon ve diğer odalarda normaldi.

Aceleyle Gamze' yi aradım.
"Alo"
"Efendim canım"
"Nerdesin?"
"Annemle alışverişteyiz canım. Ne oldu?"
"Oturma odasındaki bu baston şemsiye nerden geldi"
"Ne bastonu ne şemsiyesi?"
"Yok bir şey"



Önder Güngör 31 Ekim 2008 /Ankara


.
Tamamını oku