Tarih: Ekim 23, 2021 Yazar: Yorum: 1 yorum

Sil baştan be dayı.

Konur Sokak' la Olgunlar Caddesi'nin kesiştiği yerde bir bar vardı. Adını şu anda hatırlayamadım.

Bir gece saat 0.30 civarlarında içeride canlı müzik çalıyordu. Masalardan sadece bir kaçı doluydu. Bar ha kapandı ha kapanacaktı.

Gitar eşliğinde bir hanımefendi Ajda Pekkan' dan bir şarkı söylüyordu.

Kıştı. Hava soğuktu.




Kapı açıldı. İçeriye elinde şarap şişesiyle bir adam girdi. Yaşlıydı. Üstü başı dökülüyordu. Evsiz bir ihtiyardı muhtemelen.

Girişin yanındaki masaya oturdu.

Barın sahibi, ihtiyarı uyarmaya giden garsona eliyle "bırak otursun dercesine" işaret etti. Garson yerine geri döndü.

Müzik bitti.

İhtiyar, sarhoş sesiyle ağlamaklı bir şekilde bağırdı.

"Sil baştan."



Masalardakiler dönüp, elinde şarap şişesi, kolu havada olan ihtiyara baktılar.

O sırada hanımefendi şarkıya çoktan başlamıştı.

"Gücün var mı? sevgilim
Derin sularda inci tanesi aramaya
Cesaretin kaldıysa
Hala benle aşktan konuşmaya"

"Sil baştan başlamak gerek bazen
Hayatı sıfırlamak
Sil baştan sevmek gerek bazen
Her şeyi, unutmak."

"Sil baştan" kısmına ihtiyar bağırarak eşlik etti.

Müzik bitti.

İhtiyar geldiği gibi kapıdan çıktı gitti.


Önder Güngör/Ankara


Tamamını oku
Tarih: Ekim 15, 2021 Yazar: Yorum: 1 yorum

7.Cadde' de Tanrı ile sohbet

Bir arkadaşımla Bahçeli 7.Caddede buluşmak için sözleşmiştik. Saate baktım. Buluşmamıza daha bir saat vardı. Kendimi aç hissettiğim için etrafta pizzacı aradım. Vejeteryan olduğumdan dışarıdaki yemek seçeneğim oldukça azdır. Ömrüm boyunca "Ne yemek yersiniz?" sorusuna "Fark etmez. Ne olsa yerim." diyenlere imrenmişimdir. Oysa tüm menüde, benim için bir iki tane seçenek anca bulunur.

Garsona vejeteryan pizza siparişi verdikten sonra çantamın içindeki kitaplardan, "Tanrı ile Sohbet-1" i çıkardım. Bu ayki okuma kitabımdı. Nerede kaldığımı bulmak için sayfalara hızlıca göz gezdirdim. Kitap okurken kitap ayıracı hiç kullanmadığım gibi, kaldığım yeri işaretlemek için kitabın ucunu kıvırmam, arasına herhangi bir şey de koymam. Çünkü kaldığım yeri ararken sanki kitabın son bölümlerinin bir özetini okumuş gibi hissederim kendimi. Paragrafların ve sayfaların bir bölümünü okur, atlayarak diğer sayfalara geçer ve kaldığım yeri bulurum. Hatta, okuduğum bazı yerleri yeniden okuyunca, dikkat etmediğim anlamları keşfeder ve orayı yeniden okurum. İşte gözden kaçırdığım bir bölüm daha;
"Bilmek, yoğun şükran duygusunun olduğu yerde olur. Şükran, önceden teşekkür etmektir. İşte bu yaratıcılığın en büyük anahtarıdır; yaratılacak olan için önceden memnuniyet duymak, önceden bilmek. Bu, ustalığın göstergesidir. Tüm ustalar önceden bir şeyin olduğunu bilir.(Olmuş olarak görür.)"
Pizza ve bira benim için güzel ikilidir. Hesabı ödedikten sonra, geri kalan zamanımda da biraz yürümek iyi olur diye düşündüm. Bahçeli 7.Cadde' nin öğrenciliğimde güzel anıları olmasına rağmen, benim için popülerliği azalmış bir caddedir. Öğrenciliğimde, özellikle ılık yaz akşamlarında, gecenin geç saatlerine kadar burada yürüyebilirdiniz. Sanki o zamanlarda Sim'den aldığımız dondurmalar daha bir lezzetliydi. Cadde daha bir havalıydı. İnsanlar daha bir güzeldi. Ben daha bir heyecanlıydım.
Bu düşüncelerle yürürken küçük bir dükkanın vitrini gözüme ilişti. Diğer dükkanların arasına sıkışmış küçücük bir dükkandı. Pencereleri ve kapısı beyaz tahtaydı ve boyayla boyanmış, ancak yıpranmış ve boyası yer yer dökülmüş durumdaydı. Tabelası sökülmüş, camında da "Çok yakında kapanacak" yazıyordu. Dükkana yaklaşıp, camından, şaşkınlık ve tebessümle vitrindeki iki mandoline baktım. Birisi benim, diğeri de ikiz kardeşimin küçüklüğümüzde kullandığımız mandolinlerin aynısıydı. Tahta kapıyı zorlayarak açtım. İçerisi dışarıdan göründüğünden daha küçüktü. Köşedeki sandalyede bir bayan oturuyordu. Siyah saçlıydı, saçlarını her iki yandan örmüştü. Gözleri iriydi, siyah ve parlaktı. Benden yaşlı olduğunu tahmin ediyordum, ancak müthiş bir enerjisi vardı. Böyle aurası olan insanlara çok seyrek rastlardım. Ayağa kalkıp, bana doğru yaklaştı. O zaman bütün betimlemelerim ve düşüncelerim değişti. Ne yaşlıydı, ne gençti, ne güzeldi ne çirkindi...Muazzam bir çekiciliği vardı. 
"Hoş geldin." dedi, doğrudan samimi bir hitap şekliyle. Ben ise temkinli bir şekilde, 
"Hoş bulduk" dedim.
Dükkanın içi bomboştu. Sadece dışarıdan görünen iki mandolin dışında hiç bir şey yoktu. Gerçekten de çok yakında kapanacak izlenimi vardı. 
"Vitrindeki mandolinlerin aynısından benim de var. Bakabilir miyim?" dedim.
"Tabii ki bakabilirsin. Onlar zaten senin." dedi.
Şaşkınlıkla kadına baktım. Benim mi? Ne demek o? Kadının dediğini çok da ciddiye almadım. İçimdeki soruları bastırarak küçükken benim mandolinimin aynısı olan mandolini elime aldım. Aynı benimki gibi Adil İmer yapımıydı. Aman allahım.. Bu mandolin gerçekten de benim mandolinim aynısı idi. Yıpranmış yerleri, rengi atmış tahtası, parmaklarımın kirlettiği nota yerleri, hatta üzerine sıkıştırılmış eski penası...Bu bu benim mandolinimin aynısıydı.
Kadına baktım. Gülümsüyordu.
"Dedim ya senin mandolinin." diye yineledi.
Şaşkınlıkla, "Ama bu benim" dedim." Nasıl buraya gelmiş?" Aklımdan mandolinimin evde nerede olduğunu bulmaya çalıştım. Daha bir hafta önce görmüştüm. Gardrobun üstünde duruyordu. Acaba eve hırsız mı girmişti? Onu çalıp buraya mı getirmişti? Ama eve hırsız girse haberimiz olurdu. Hem hırsız niye bir tek onu çalsındı ki? .Kadının sesiyle düşüncelerim uçup gitti.
"Tanrı ile sohbet ediyor musun?" dedi.
"Anlamadım" dedim. Aslında kadının ne dediğini gayet iyi duymuştum ama ne diyeceğimi bilemiyordum.
"Tanrı ile sohbet ediyor musun?" diye tekrarladı. Etkileyici bir ses tonu vardı. Ne dediğinden çok nasıl söylediğine, sesine, yüzüne, dudaklarına dikkat ediyordum.
"Hayır." dedim, ne söylediğimin farkında olmadan. Ömrüm boyunca birçok soru ile karşılaşmıştım. Entellektüel toplantılarda, yapmacık, laf olsun diye sorulan yada cevabının dinlenmeyeceğini bildiğim bir çok garip sorularla karşılaşmıştım Hatta ben bile bu tür saçma sapan sorular sormuştum. Ama ilk kez, biri bana tanrı ile sohbet edip etmediğimi sormuştu. Üstelik insanın üzerinde muhteşem bir etki bırakan bir kadın tarafından sorulmuştu bu soru. Birden aklıma az önce okuduğum kitap geldi. Adı bu değil miydi? "Tanrı İle Sohbet".
Soruyu yumuşak bir ses tonuyla tekrar kulaklarımda hissettim.
"Sohbet etmelisin bence." dedi.
"Bununla ilgili bir kitap okuyorum." diyebildim ancak. Garip olaylar içerisindeydim. Küçük bir dükkan, güçlü bir auraya sahip olan bir kadın, elimde buraya nasıl geldiğini bilmediğim kendi mandolinim ve tuhaf sorular.
"Demek bununla ilgili bir kitap okuyorsun. Çantanda taşıdığın tanrı ile sohbet etmenin kitabını yani."
Çantamdaki kitabı nerden biliyordu? Mutlaka kafede okurken görmüştür diye düşündüm.
Kadın devam etti.
"Tanrı ile sohbet etmenin kitabını okumak yerine tanrı ile sohbet etmelisin." dedi. Kapıyı açıp dışarı çıkmamı işaret etti.
Elimdeki mandolini aldığım yere bırakıp verilen emre itaat ettim. Sanki hipnotize olmuş gibiydim.
Aklım karışık, neyin gerçek neyin gerçek dışı olduğunu bilemeden dışarı çıktım. Kalabalık bir otobüsten durakta inmiş gibi hızlı adımlarla uzaklaştım. Ama niye gidiyordum ki? Daha içeride kalıp, mandolinimin oraya nasıl geldiğini soramadım. Hem çantamdaki kitabı nasıl biliyordu? Üstelik tanrıyla sohbet et ne demekti? O kadın kimdi? Hızla geri dönüp dükkana doğru yürüdüm. Ama dükkan arkamda yoktu. Ne kadar hızlı yürüdüysem, çoktan mesafeleri aşıp gitmişim. Biraz daha yürüdüm ama dükkanı bulamadım. Defalarca 7.Caddeyi dolaştım ne öyle bir dükkan vardı ne de o dükkan hakkında bilgisi olan biri.


Önder Güngör / Ankara / 08 Kasım 2015

Tamamını oku
Tarih: Ekim 14, 2021 Yazar: Yorum: 1 yorum

Bir şairin elinde yeniden yaratıldı. Joan Baez Gracias a la Vida

Bu haftasonu da diğerlerinin aynısıydı. Her zaman yaptığım gibi Tinto Blanco'da çocuklara yemek yedirdim. Yemek sırasında duvara yansıyan barkovizyonda Joan Baez ile Mercedes Sosa, Gracias A La Vida 'yı birlikte söylüyorlardı. Harika bir videoydu. Hemen alta videoyu ekledim.







Tabi bu videoyu izlerken anılarım aktı gitti..1989 yılında Joan Baez' in Ankara Hipodrom'undaki konserini hatırladım. Ankara' nın ılık bir akşamüstüsünde yayılmıştık çimenlere. Başımızda kavak yelleri, elimizde biralar..Joan Baez..

Geçen Temmuz'da Zeynep Oral' ın bu konserle ilgili bir yazısı vardı Cumhuriyet' te.

"Ankara’da Murat Karayalçın belediye başkanı... (1989) Ankara Hipodromu’nda konseri var.(Joan Baez için söylüyor) Tam üniversite sınavlarının bittiği günün akşamı. 50 bin genç Hipodrom alanını doldurmuş. Finale doğru herkes ayakta! Gençler sarmaş dolaş dans ediyor. “Gracias a la Vida” şarkısını finalde beş kez tekrarlatıyorlar.. “Gençler birbirlerinden ayrılsın istemedim” diyor, bir daha söylüyor. Bir de polislere rica ediyor, “Kasklarınız çok parlıyor, acaba çıkarabilir misiniz” diye. Ve evet, evet çıkarıyorlar. Hepimiz polisleri alkışlıyoruz!"




Daha sonralarda Joan Baez' in Türkiye'ye ilk kez 1989 yılında geldiğini Refik Durbaş'ın Sabah Gazetesi'ndeki yazısından öğrendim. Ve ben o ilk gelişinde onu canlı dinlemiştim. 1989 yılında ilk olarak İstanbul'da konser vermiş. Bu konser öncesi Sultanahmet'i gezmiş. Ayasoyfa ve Sultanahmet Caminden etkilenmiş. İstanbul üzerine duygularını bir şiire dökmüş. Refik Durbaş'ın bu güzel yazısının geri kalanını olduğu gibi aktarıyorum. 

"Konseri vereceği gün Sultanahmet'i dolaşır. Ayasofya ile Sultanahmet camisinin kardeşliğine vurulur. Boğaz'ın güzelliği duygularını ayaklandırır ve bu heyecanına bir şiirle hayat vermek ister. İstanbul'un güzelliği karşısında duygularını söylediği şarkılarla birlikte şiiriyle de paylaşmak istemektedir. 
O yıllar "Milliyet Sanat Dergisi"ni yöneten Zeynep Oral, şiiri Türkçe'ye çevirmiştir, buna bir de "şair eli" değsin diye düşünür. 
Akşam, Lütfi Kırdar Spor ve Sergi Sarayı'nda konser başlamak üzeredir.
Sahnede Joan Baez ile Genco Erkal... Ve sürpriz: Genco Erkal şiirin Türkçe'sini, Baez de İngilizce'sini okuduktan sonra şöyle diyecektir: "Ben, İstanbul üzerine duygularımı kelimelere dökmeye çalıştım, ama duygularım Türkiye'nin iyi bir şairi elinde Türkçe'de yeniden yaratıldı. Bu şaire, Refik Durbaş'a teşekkür ederim."" 
(http://www.sabah.com.tr/yazarlar/durbas/2004/07/21/yuregin_sesi_joan_baez)


O günkü konser gününü üzerinden uzun yıllar geçmesine rağmen çok iyi hatırlıyorum. Daha yolun başındaydık...
Tamamını oku
Tarih: Ekim 14, 2021 Yazar: Yorum: 0 yorum

Narcissus

 "Olağanüstü yakışıklı bir delikalı olan Narcissus kendisine aşık olanlara tepeden bakardı. Tanrılar onu cezalandırmak için bir su birikintisinde gözüne çarpan kendi görüntüsüne aşık olmasını sağladılar. Sadece kendi yansımasına tutulduğunu ve bu yansımasının aşkına karşılık vermeyeceğini anlayan Narcissus intihar etti."

Mitoloji 101 / Kathleen Sears


Tamamını oku
Tarih: Ekim 13, 2021 Yazar: Yorum: 0 yorum

Mevsim bahar daha kış değil.

 İlk Nilüfer Örer' den dinlemiştim. Bugünlerde Mary Jane' den dinliyorum. Kopya kağıdı gibi olmuş.

İnan bana çok geç değil Mevsim bahar daha kış değil Bir kez daha dayanamam Kalbim nasır ama taş değil Bir deli rüzgar esse bir yerlerden Savurur mu, götürür mü beni bilmem O deli aşık mazide kaldı artık Dönecek mi geriye onu bilmem Hiç zaman olmaz mı, geri gelmez mi Savunmasız duygular Ah o günleri bir daha vermez mi Acımasız şu yıllar

Tamamını oku
Tarih: Ekim 13, 2021 Yazar: Yorum: 1 yorum

Işınla beni Scotty - Beam me up Scotty

Atılgan'ı  herkes çok iyi bilir. Kaptan Kirk' ün meşhur sözüdür "Işınla beni Scotty."  Kaptan Kirk'ün en zor anlarında bir kurtuluş sözcüğüdür bu. Bütün gemi mürettebatı gemiye ışınlanıverir.

Çocukken biz de bileğimize basar, "Işınla beni Scotty" diye oyun oynardık. Daha büyüdüğümüzde keşke ışınlama diye bir şey olsa şimdi istediğimiz yere gitsek derdik.


Peki nedir bu ışınlanma...
Yüzyıllardır insanlık ışınlanmanın formülünü aramıştır. Bu konuda birçok deneyler yapılmış ve çok çeşitli iddialar ortaya atılmıştır. 2006 yılında Niels Bohr Enstitüsündeki bilim adamları ışık ve gaz atomları arasında ışınlanma olayını gerçekleştirdiklerini bildirmişlerdir. Birçok makalede atomların yüzlerce kilometre uzağa gönderildiğine dair yazılar mevcuttur. Hatta yıllar öncesinde Philedelphia Deneyinden bahsedilmektedir. Bu deneye göre bilim adamlarını bir destroyeri 600 km'lik bir mesafeye götürüp, geri getirdiği iddia edilmektedir. Ancak ABD askeri kayıtlarında buna yönelik bir bilgi olmadığını açıklamıştır.

Tüm bu bilimsel deneylerin ve iddiaların ötesinde sizlere başka bir şey anlatmak istiyorum.
Gerçekte hemen yarın ışınlanmanın icat edildiğini düşünün. Hatta bunu telefonlarımıza yükleyeceğimiz basit bir programla yapabileceğimizi hayal edin. Programı çalıştırıyoruz, google maps'i açıyoruz, koordinatları seçiyoruz ve tamama basıyoruz. Hoooooop "Işınla beni Scotty."
Peki hayatımızda neler değişirdi. 


Bayanlar için söylüyorum; sabah kalktınız, işe gitmek için giyinmemiz gerek, ama en çok sevdiğiniz ayakkabınızı bulamıyorsunuz. Cep telefonunuzda programı çalıştırıyorsunuz, arkadaşınızın evine gidiyorsunuz, arkadaşınız uyuyor, uyusun boş verin, ayakkabısını ödünç alıp geri geliyorsunuz, hatta geri gelmiyorsunuz oradan hooop işe.. Aklınıza hırsızler geldi değil mi? :) 
Erkekler için söylüyorum; iştesiniz, patron yok, bas düğmeye, hooopppp Puket Adası, fıstıklarla plajda, hemen biraz yüzün, telefon çalıyor, patron geldi, hooooop işe masaya...Eşiniz mutfakta yemek yapıyor, bas tuşa hatunların yanına, sonra hoooop geri eve.. Erkekler çapkınlığın dibine vurur valla.. Şaka şaka. Hooppp eşinin yanına. Eşin nerde sen orda....
Öğrencileri düşünsenize, istedikleri okula hooopp, dersten kafeyeee hooppp. Teneffüste bas tuşa hooopppp.
İşin şakası bu....
Gerçekte ne olur. Tüm insanlık son bulur. Evet iddiam bu. İnsanlık son bulur. Nasıl mı?
Önce fiziksel çevreden başlayayım. Yollara ihtiyaç yok. Yani şehirlere, şehirler arasına yol yapmaya gerek yok. Çünkü kimse kullanmaz. Arabalara, uçaklara, trenlere hiçbirine ihtiyaç yok. Petrole ihtiyaç yok. Yani seyahat için hiç kimse para harcamayacak. Sonuç olarak şehirlerde yolların sokakların olmadığını düşünün. Çünkü hiç kimse bunları kullanmayacak.
Petrole ihtiyaç yok dedim az önce. Petrole yakıt için ihtiyaç olmadığında dünyanın dengelerinin nasıl altüst olacağını hayal edin. Bütün uluslararası kurallar ve dengeler değişecek.
Otellere ihtiyaç yok. Çünkü kimse otelde kalmayacak İstediğiniz yere ışınlanma imkanı varken otele kim para harcar.
Okullara, ihtiyaç yok. Niye okuyalım ki..
Polise ihtiyaç yok. Bul da yakala adamı....Hırsız hoooppp polis hoooppp. Hırsızlık, kavga, şiddet daha aklınıza ne gelirse hepsi tavam yapar. Kaçmak kolay çünkü. Bas tuşa hoooppppp.
İstanbul' a 200.000 yataklı bir hastane yeter, bütün doktorlar ve hastalar oraya ışınlanır.
Sınırlar yok, pasaport yok. (You may say I am a dreamer. Beatles'ın İmagine şarkısını hayal edin.) 
Mahremiyet yok.

Kısacası, hayatımızda şu an önemli olan birçok maddi şeye ihtiyaç kalmaz..
Her yere aitiz, hiç bir yere ait değiliz.
Duygusal yaşantımıza baktığımızda; aldatmalar, yalanlar, ikiyüzlülük, hırsızlık gibi aklınıza gelebilecek her şey alır başını yürür...
Eğer ışınlanma şu anda gerçekleşse sizin aklınıza gelen neler var onları merak ediyorum...

Tamamını oku
Tarih: Ekim 12, 2021 Yazar: Yorum: 1 yorum

Daha iyi

 Kendinize şöyle deyin: "Şimdi iyi şeylerin hayatıma daha çok girmesine izin veriyorum."


Eğer bazı şeyler yolunda gidiyorsa ve siz kendinizi, "Her şey gerçek olmayacak kadar iyi; acaba bu ne zamana kadar böyle devam eder?" derken bulursanız, DURUN! Onun yerine, her şeyin daha iyiye gideceğini hayal etmeye başlayın. Hemen şimdi hayatınızda iyi giden bir şeyi düşünün. Onun daha da iyiye gittiğini imgeleyin.

Ruhsal Büyüme / Sanaya Roman



Tamamını oku
Tarih: Ekim 11, 2021 Yazar: Yorum: 1 yorum

Biking Borders

 Netflix' te Expeditional Happinies' ten sonra izlediğim belgesel.

Bence bisiklet doğaya çok yakışıyor. Hele de güzel amaçlar için kullanıldığında.

Biking Borders ve benzeri belgesellerin tek bir bölüm halinde yayınlanmış olmalarını tamamen yapımcıların hatası olarak değerlendiriyorum.

Biking Borders bu bağlamda güzel olmasına rağmen, güzel bir akşam yemeğinin iki dakikada yenmesiyle eşdeğer olarak görüyorum.



Özellikle Avrupa ve tüm dünya için yabancı olan Anadolu ve İran geçişler başlı başına ayrı bölüm olarak yapılmalıydı. Ayrıca bu tür belgesellerde bisikletin üzerinde kesintisiz bir 15 dakika izlemek isterdim. İran'da ve Türkiye'de yardım aldıkları insanların hayatlarına biraz daha dokunmaları gerekirdi diye düşünüyorum.

Önder Güngör / 10 Ekim 2021





Tamamını oku
Tarih: Ekim 11, 2021 Yazar: Yorum: 1 yorum

Mekanik İnsan

 

(Görsel: Seğmenler Parkı - Haziran 2016/ Demli Hayat)

İnsanla süperinsan arasındaki en önemli fark, insanın mekanik oluşu ve bu konuda elinden bir şeyin gelmeyişidir. Sıradan insanların hareketleri ve tepkileri önceden tahmin edilebilir ve sadece mekanik birer aygıt gibi varlıklarını sürdürürler. Bir uyarıda bulunduğunuzda, beklenen bir tepki ile karşılaşırsınız. Doğu felsefesinin "benliğin köleleşmesi" olarak tanımladığı şey pek de anlaşılmayacak bir kavram değildir, sürekli olarak kısır döngü biçimindeki düşünme alışkanlığımızın ta kendisidir bu kavram. Eğer kendinize karşı dürüst davranmak istiyorsanız, sürekli olarak nasıl mekanik davrandığınızı fark edeceksiniz. Bu davranış düşünce kalıplarınca yönlendirilmektedir. Bizim dışımızda olan hiçbir şey değiştiremez bu düşünceleri, sadece harekete geçirebilir ve biz de "bizi" kızgın, üzgün, mutlu veya kendinden geçmiş "kılan" deneyimi yaşarız.



Aslında, normalin çok ötesinde olduklarını düşündüğümüz, zamanımızın en ileri  kişilerini alıp bu söylediklerimizi onlar üzerinden kanıtlayabiliriz. Onlarla aynı görüşü paylaştığınızda  nasıl da şaşıracaklardır. Onları övdüğünüzde nasıl da mutlu olacaklardır. Alay edin, gülünç duruma düşürün, eleştirin nasıl da sinirleneceklerini, bunalacaklarını ve geri çekileceklerini kendi gözlerinizle göreceksiniz. Güzel sözler söyleyin, başarılarını göklere çıkarın, sonra da nasıl da gururla şişindiklerini seyredin.

Oysa mekanik düşünme doğasını aşan insanlar böyle davranmayacaktır. Maslow'un bulguladığı gibi, kendini gerçekleştirmiş insanlar dünyayı kabullenmeye hazırdırlar, yaşama mekanik tepkiler gösterme eğiliminden bir tür kopuş hissederler. Bu kopuşu hissettikleri için de bu kadar derinden sevebilir, gerçek şefkati hissedebilirler, gerçek bilgeliği taşıyabilirler. Bu bir çelişki gibi görünebilir ama değildir. Eğer ihtiyaçlarınız sizi çepeçevre sarmışsa, onlara inanır ve tüm bilgilerinizin onlar olduğunu sanırsınız. Öte yandan, onları yaşamınızın bir parçası olarak görür ve ilerleyişe yol açacaklarına inanırsanız, yaşamın tüm kapıları önünüzde açılacaktır. Çaresizlikle oturup da kafa patlatanların yeni bir dünyayı buldukları görülmüş şey midir hiç?

Öyleyse, mükemmel sağlık yönünde sürekli nasıl ilerleyebiliriz?

Sağlığı Yaratma / Dr. Deepak Chopra
Tamamını oku
Tarih: Ekim 10, 2021 Yazar: Yorum: 0 yorum

Ekim'in inatçı hüznü

Eylül’ün sarı saçları Ekim’in inatçı hüznü Kasım yağmurlarında Öptüm mahzun yüzünü

Yonca Lodi


Tamamını oku
Tarih: Ekim 10, 2021 Yazar: Yorum: 1 yorum

Anı Deposu

 Taisha Abelar



"Kendinin dev bir anı deposu olduğunu hayal etmeye çalış," diye öneride bulundu. "O depoda, senden başka birisi duygular, görüşler, zihinsel konuşmalar ve davranış biçimlerini depoladı. Bu senin depon olduğu için, oraya istediğin zaman gidip alt üst edip araştırabilir ve orada bulduklarını kullanabilirsin. Sorun senin envanter defteri kesinlikle hiçbir kontrolün olmamasıdır, Çünkü defter sen depoya sahip olmadan önce tutulmuştur. Böylelikle eşya seçiminde son derece sınırlanmışsındır."
Büyü Geçişleri / Taisha Abelar



Tamamını oku
Tarih: Ekim 08, 2021 Yazar: Yorum: 1 yorum

Betul Mardin - Engelleri Avantaja Çevirin - TEDx Ankara

 Betul Mardin' in hayatındaki, dönüm noktalarını anlattığı güzel bir özgeçmiş.


Tamamını oku
Tarih: Ekim 07, 2021 Yazar: Yorum: 1 yorum

Hado suyu - İyi su

 



"Sevgi ve Minnetarlık" Bağışıklığı Arttırır.

"İyi su" yapmak için mümkünse başlangıç olarak damıtılmış su alın. Özel herhangi bir şey yapmadan damıtılmış sudan güzel buz kristalleri resimleri alabiliyoruz. Bu da suyun iyi ve saf olduğu anlamına gelir. Bununla birlikte, damıtılmış su bulmak kolay değil. o durumda sıradan musluk suyu da kullanılabilir.

Şişedeki suya dua edin. Fujiwara Barajı' ndaki rezervuar suyunu değiştiren Keşiş Kato gibi efsunlar ve dualar edebilmemiz en iyisi olacaktır. Bununla birlikte, bizim gibi sıradan insanlar için onun yaptığı şekilde "sözcüklerin ruhu" ile dualar etmek zor olacaktır. Özel bir eğitim almadığımız için bütün diğer düşüncelerimiz dikkatimizi dağıtacaktır.

O yüzden suyla konuşmanız yeterli. Bir dileğiniz varsa, daha önce de ifade ettiğim gibi bu dileği bir yandan başarınızı imgelerken bir yandan da geçmiş zamanda vurgulu bir ifade olarak dile getirmek isteyebilirsiniz.

İdeal olarak, dualarınızı sürekli yüksek sesle etmelisiniz. Bununla birlikte, günümüzün meşgul insanları için her gün birkaç saat suya dua etmek mümkün olmayabilir. Söyleyeceğinizi bir kağıt parçasına yazıp, bu kağıdı suyun okuyabileceği şekilde içinde bulunduğu kaba yapıştırmanızı öneririm. Ayrıca, suyla arada sırada konuşun ve şişeyi sallayın; bu suyu harekete geçirmeye yardımcı olur ve titreşimlere katkıda bulunur.

Sadece bunları yaparak kendi şahsi hado suyunuzu yapabilirsiniz. Bu sudan günde beş bardak içmenizi öneririm.

Peki özel bir isteğiniz yoksa ne yapacaksınız. Yapılacak en iyi şey suya "sevgi ve minnettarlık" sözcüklerini gösterip onunla konuşmak olacaktır. Uzun bir süre boyunca, suya bilgiler verip buz kristalleri fotoğrafları çektim. Kristal resimleri çekmek için suya aklımıza gelebilecek bir çok olumlu bilgi -güzel sözler, güzel manzara fotoğrafları ve güzel müzik- verdik. Bunların hepsi güzeldi, ama bana göre en güzel suya "sevgi ve minnettarlık" sözcükleri gösterildikten sonra oluşan kristaldi.

"Sevgi" mutlaktır, "minnettarlık" görecelidir. Mutlaklık aktif bir enerji, görecelilik ise pasif bir enerjidir.

Ancak karşımızda bir alıcı olursa biz bir verici olabiliriz. Sevginizi vermek için ne kadar uğraşırsanız uğraşın, alacak biri yoksa, bunu yapamazsınız.  Bu Doğa' nın taktiridir. Güneş verici taraftadır, Ay ise alıcı tarafta. Erkekle kadın arasındaki aşk için, dünyaya getirme konusundaki verme eylemi için de bu geçerlidir. Bu eylemler alıcı olduğunda mümkündür.



Muhteşem bir şekilde, su kristalleri bize Doğa' nın takdirini ve hayat olgusu kavramını sunar.

Sadece sevgi değil. Sadece minnettarlık değil. Ancak ikisi bir olduğunda Doğa' nın işleri kendini gösterebilir.

Belki bu iki sözcükten daha iyi bilgi olmadığını fark etmeye başladım. Suyun oranı bire ikidir, bir oksijen, iki hidrojen. Bu yapıdan öğrendiklerime dayanarak, suyun bir pay sevgi, iki pay minnettarlık anlamına geldiğine inandığımı bile söylemeye cesaret edebilirim.

Suyun Bilinmeyen Gücü / Masaru Emoto



Tamamını oku
Tarih: Ekim 06, 2021 Yazar: Yorum: 1 yorum

Gölgelerle oynamak - Hatırlasan evliya olurdun.

Yaşlı adam Bahçelievler 3.Cadde' de kaldırımda oturuyordu. Güneş arkasından vuruyor ve  yolun üzerine düşen elinin gölgesiyle şekiller yapıyordu. Yoldan geçen insanlar, ihtiyara alaylı bir şekilde bakıyor, yaptığı hareketlere gülüyorlardı. Hatta bazıları laf atıyor; "hey ihtiyar bu ne dansı" diye dalga geçiyorlardı. 
Kafenin pencersinden olup bitenleri en başından beri izliyordum. Üzüntü ve kızgınlık içimi sarmıştı. Onunla alay eden insanlara kızmıştım. Yaşlı adama da üzülmüştüm. Allahım sen insanları dalga geçilecek duruma düşürme diye içimden dua ettim.
Bir kaç saat sonra kafeden dışarıya çıktım. Yaşlı adam dizlerini göğsüne çekmiş durumda hala kaldırımda oturuyordu. Yavaşça yanına yaklaşıp onu taklit ederek oturdum.
-"Merhaba" dedim.
Yaşlı adam başını kaldırıp, bana baktı.
-"Merhaba" diye karşılı verdi.
Adamla yüz yüze geldiğimde şaşırıp kaldım. Ailemde ve çevremde çok fazla yaşlı insan tanıyordum. Hepsi yaşının verdiği fiziksel ve ruhsal duruma ayak uydurmuşlardı. Ancak bu adam sanki yirmi yaşındaki bir delikanlıyı makyajla yaşlandırmışsınız gibi duruyordu karşımda. 
Şaşkınlıktan bir şey söyleyemedim. Hatta niye onun yanına oturduğumu bile unutmuştum. Gerçekten bu adamın yanına niye oturmuştum? Ona ne diyecektim? Beni onun yanına oturtan içsel güç neydi?
Ömrümde ilk kez böyle bir yaşlı görmüştüm.
Yaşlı adam kolunu kaldırdı ve bana,
-"Kolunu kaldır." dedi.
Ses tonu da baskın ve kalındı. Yaşlı konuşması değildi.
Şartlanmış bir şekilde sorgulamadan kolumu onun yaptığı gibi kaldırdım.
-"Görüyor musun?"dedi.
-"Neyi?" diye sordum.
-"Kolunun gölgesini" dedi.
-"Evet görüyorum." dedim. Biraz sessizlik oldu. O halde bir iki dakika bekledik. Yoldan gelen geçen bize bakıyordu.
"Niye bunu yapıyorsun. Bütün insanlar seninle dalga geçiyorlar. Sabahtan beri burada garip hareketler yapıyorsun. Evine gidip, yatsana. Televizyon izleene..Ya da parka gidip otursana" dedim. Amacım ona yardım etmekti. Etrafta olup bitenin farkına varmasını sağlamaktı. Çünkü insanların onunla dalga geçmesi beni üzmüştü. Ses tonuyla, bakışıyla zamanında etkili ve kudretli bir kişiliği olduğu belliydi.
-"Gölgene bak" diyerek beni susturdu.
Dikkatimi kaldırmış olduğum kolumun yola düşen gölgesine çevirdim.
-"Görmüyor musun?" dedi.
-"Hayır." diye sinirli bir şekilde cevap verdim. "Neyi görmem gerekiyor?" diye sinirli bir şekilde sordum.
-"Gölgenin dansını" dedi.
Bu adama kesin deliydi. Gölgemin dansı da ne demekti?
-"Dikkatli bak" dedi. " Özellikle gölgenin kenarlarına bak" diye ekledi.
Daha dikkatle gölgemin kenarlarına, güneşle karanlık arasındaki çizgiye odaklandım.
-"Pek bir şey göremiyorum." dedim.
-"Daha dikkatli bakmalısın" dedi.
Birkaç dakika ses çıkarmadan gölgemin kenarlarına baktım. Gölgemin kenarlarında aydınlık olan bölgeye doğru gölge titremelerini ve uçuşmalarını gördüm.
Heyecanla,
-" Aaaa bir şeyler görüyorum." diye bağırdım. Hafifçe kolumu oynattığımda gölgemin kenarlarında tuhaf şekiller oluştuğunu gördüm. Ömrümde ilk kez böyle bir şeye tanık oluyordum. Bu yaşıma kadar ilk kez gölgemi izliyordum. 
Etraftan geçen insanların bize bakıp, güldüğünü hatta hakkımızda deli bunlar dediğini işittim.
Kolumu indirip, 
-"Nedir bu?" diye yaşlı adama sordum.
-"Gölge oyunu" dedi ve devam etti. "Küçüklüğünde bu oyunu çok oynardın. Bütün bebeklerin en çok sevdiği oyun budur evlat. Hatta ilk oynadıkları oyun budur. Bizler büyüdükçe bebeklik anılarımızı unuturuz. Bebekken sahip olduğumuz olağanüstü güçlerimizi de. Sen bebekken gölgen senin en büyük arkadaşındı. O dans eder, sen onu izlerdin. Çevrende buna benzer çok arkadaşın vardı. "
Çocukluğumda böyle birşey yaptığımı hiç hatırlamıyordum
-"Peki niye bunları hatırlayamıyorum?" dite sordum.
-"Hatırlasan evliya olurdun" dedi.
-"Kimsin sen?" dedim.
-"Asım' la Reşat' ın arkadaşı." dedi.
Bu da onlardandı.

2016 / Ankara / 3.caddede bir kafe

Tamamını oku
Tarih: Ekim 06, 2021 Yazar: Yorum: 1 yorum

Güzel bir kızı öperken...

 Bugüne odaklanın: Güzel bir kızı öperken düzgün araba kullanan birisi, öpücüğe hak ettiği dikkati vermiyor demektir.


Einstien


Tamamını oku
Tarih: Ekim 05, 2021 Yazar: Yorum: 1 yorum

Sensin o psişik.

 



Evet, psişik olmak diye bir şey vardır. Sen öylesin ve herkes öyle. Psişik yeteneği olmayan kimse yoktur, bu yeteneği kullanmayan insanlar vardır. Psişik yetenek dediğiniz şey, altıncı duyunuzu kullanmaktan başka bir şey değil.

Tanrı ile Sohbet / Neale Donald Walsch
Tamamını oku
Tarih: Ekim 04, 2021 Yazar: Yorum: 1 yorum

Delirdik mi ne?

 



Bir kadın akıl hastanesinde gezerken bahçede 100 tane akıl hastası için sadece 3 koruma görevlisi olduğunu görünce hayretle görevliye sorar:
-"Bu kadar çok delinin size saldırıp, zarar vermesinden, kaçmasından korkmuyor musunuz?"
Koruma görevlileri net bir cevap verirler:
-"Hayır, çünkü deliler birlikte hareket etmez."
Tamamını oku
Tarih: Ekim 03, 2021 Yazar: Yorum: 1 yorum

Gittiğin her yerde benimlesin(*)

 


(*) Gittiğin her yerde benimlesin - Şebnem Ferah - Hoşçakal şarkı sözünden alıntıdır.

Siz endişeli, sıkıntılı, huzursuzken ya da kafanız karışıkken, bedenin içinden daha çok dışında prana vardır.. Kendinizi iyi hissetmediğinizde, prana' nın kalitesi ve bedenin içindeki yoğunluğu azalmıştır. Bedende çok az prana' nın bulunması sıkışıp kalma ya da kısıtlanma hissi olarak ifade edilebilir. O ayrıca herhangi bir şey yapma dürtüsünden, isteğinden yoksunluk olarak da ortaya çıkabilir; siz cansız ve ilgisizsinizdir, hatta depresyondasınızdır. Bedende prana yokken fiziksel hastalıklara yakalanabilirsiniz. Yoga Sutra, nefesteki düzensizliklerin çok farklı formlar alabileceğinden söz eder. Öte yandan, ne kadar dingin ve dengeliysek, prana' mız bedenimizin dışında o kadar az dağılır. Ve eğer tüm prana bedenimizin içindeyse, hastalıklara yakalanmayız.
İyileştiren Nefes / Luis S.R.Vas


Tamamını oku
Tarih: Ekim 03, 2021 Yazar: Yorum: 0 yorum

Üç kez yineliyorsanız!

 


Söylediğiniz sözcükleri dinlemek için kendinize zaman ayırın. Eğer bir sözcüğü üç kez yineliyorsanız bunu bir kenara not edin. Bu sözcük artık sizin için bir kalıp niteliği kazanmıştır. Haftanın sonunda da oluşturduğunuz listeyi inceleyin, kullandığınız sözcüklerin sizin deneyimlerinizle nasıl uyuştuğunu görüp şaşıracaksınız.

Louis L. Hay / Düşünce Gücüyle Tedavi
Tamamını oku
Tarih: Ekim 01, 2021 Yazar: Yorum: 1 yorum

Fotoğraflar

 Denen, parmağındaki yüzüğü diğer elinin parmaklarıyla döndürüyordu. Bu onun tikiydi. Yolda yürürken bile, ellerini vücudunun önüne getiriyor, sürekli yüzüğüyle oynuyordu.

Takıntılı adamdı. Hemen hemen her konuda bir takıntısı vardı.

Şimdi Bahçeli 7.Cadde'de bir kafede oturmuş yoldan geçenlere bakarak yine aynı hareketi yapıyordu.
Bardağından bir yudum daha çay içtikten sonra omzuna çapraz astığı çantasından rastgele bir kitap çıkardı.
Son zamanlardaki en önemli takıntısı kitapları ve başka insanların hayatlarında yarattığı etkilerdir. Çantasında en az beş altı kitabı olmadan asla dışarı çıkmazdı. İlk başlarda bir, iki derken son bir yıldır yanında beş kitaptan daha az kitap taşımaz hale gelmişti. Her gün çıkarken çantasını kontrol eder, eğer eksik kitabı varsa odalarda ayakkabılarıyla dolaşır, panik halde aradığını bulur ve aceleyle çantasına tıkıştırırdı. Onlar yanındayken kendisini daha güçlü hissediyordu. Onlar en önemli yardımcılarıydı.
Çok önemli bir karar arifesindeydi. Geçen ay evinde büyük bir temizlik yapmış, depo olarak kullandığı küçük tuvaletindeki eşyaları atmıştı. Bu eşyalar arasında küçük bir koli bulmuştu. Her taşındığında onu da taşımış ama hiç içine açıp bakmamıştı. Koliyi açtığında, içinde bir kaç adet eskiden kullandığı ama niçin atmadığını bilmediği eski cüzdanlarını, eski kimlik kartlarını ve öğrenciliğinden kalma bir sürü fotoğrafını bulmuştu. Bu fotoğrafların bazılarını sanki ilk kez görüyordu. Tamamı üniversite yıllarında çekilmiş iki yüzden fazla fotoğraf vardı. Hepsine saatlerce bakmış içlerinden tam seksen iki tanesini bir kenara ayırmıştı. Bu fotoğraflar iki hafta boyunca salondaki yemek masasının bir köşesinde öylece durmuştu. Geçen hafta bunları yanına almış, bir kargo şirketinde tam göndermek üzereyken vazgeçip çantasına koymuştu.
Tekrar bir yudum çay içtikten sonra, masanın üstündeki kargo poşetini eline aldı. Bir haftadır yanında taşıyordu. Bir kaç kez tersini düzünü çevirip tekrar masanın üzerine bıraktı. Az önce çıkardığı kitaptan rastgele bir sayfa açtı. Denen' in en önemli alışkanlıklarında biri de buydu. Önemli bir karar vermek üzereyken yanındaki kitaplardan birini alır rastgele bir sayfa açar ve orada vereceği karar için ipuçları arardı. En önemli takıntılarından biri de herkesin içinde olan fakat tanımlayamadığı paralel yaşantıları bir türlü kafasından atamazdı. Denen' e göre bir çok insan bu inanca sahipti ama onu tanımlamayı bilmiyordu. Bu düşünceler onda hastalık boyutunu almıştı. Yaptığı her harekette kendisinin ve başkalarının yaşantısında nasıl değişiklikler yaratabileceğini aklından hiç çıkaramıyordu.
Bardağından bir yudum daha çay içtikten sonra, eğer bir bardak daha çay içersem hayatımda ne gibi değişiklik oluşur, bana çayı dolduran kişiden, çayı getiren garsona, hatta bardağı yıkayan komiye kadar herkesin yaşantısında nasıl bir değişiklik yaratırım düşüncesiyle garson kıza başka bir şey istemediğini söyledi. Başka bir karma yarattı. Onu da biliyordu.
Şu andaki en büyük düşüncesi ise, bu paketi gönderirse, fotoğrafları bakan kişinin hayatında ne gibi bir değişiklik yaratacağı endişesiydi. Çünkü hayat akışı normal bir şekilde devam eden kişilerin hayatında bu fotoğrafları göndermekle dışarıdan bir müdahale yapacaktı.
Fotoğraflar üniversitedeki ev arkadaşına aitti. Mezuniyetinin birinci yılında trafik kazasında ölmüştü. Bu fotoğrafları ailesine göndererek onların hayatında bir değişiklik yaratacağından korkuyordu. Hayat döngülerinde normal olmayan bir sıçrama yaratacağı endişesini taşıyordu. Karmalarını değiştirecekti.
Kitaptan rastgele açmış olduğu  sayfaya baktı.
"Otobüs çok kalabalıktı. Nefes almak neredeyse imkansızdı. Daha önce bu caddeyi beş dakikada geçer giderlerdi, Ancak yarım saattir bir durak gidememişlerdi. Kadın havalandırmak amacıyla açık tutulan kapıdan, diğer yolcuların arasından sıyrılarak kendisini dışarıya atmayı başardı. İner inmez az önceki hengameden kurtulduğuna sevinip, ilk sokağa döndü. Dar sokağın her iki tarafında kaldırımlar üzerinde masalar bulunuyordu. Birine oturdu. Gelen garsona kırmızı şarap getirmesini söyledi. Nefesi yavaşlamış, derinleşmişti. Sanki ağzından aldığı nefes önce ayak parmaklarına, oradan da saçlarına kadar gidip yeniden burnunda çıkıyordu. Rahatladığında yada doğru kararlar verdiğini düşündüğü her zaman bu duyguyu yaşardı. Hiç istemediği bir kişiyle buluşmak için otobüse binmiş, ite kakışa saatlerce trafikte beklemiş ve en sonunda kendisini şarap içerken bu dar sokakta bulmuştu. Ama şimdi yüzü gülüyordu. Doğru yerdeydi."
Denen, hesabı ödeyip, yerinden kalktı. Dışarı çıkıp, sokaktaki çöp kutusuna elindeki paketi attı.
Yüzü gülüyordu.


Önder Güngör/ 2016 yılından kalma bir hikayem. Gerçektir.
Tamamını oku