Tarih: Eylül 30, 2021 Yazar: Yorum: 1 yorum

Hayat bizi kandırma!

Hayat bizi kandırma!

 

Sahiden bunları yapabilmek mümkün müydü? Yoksa bir hayal dünyası mıydı.? Yoksa her şey bir rastlantıdan mı ibaretti?
Ya da dedikleri gibi bitmiş yaşanmış bir hayatı yeniden mi yaşıyorduk. Olacaklar önceden belirlenmiş miydi? Biz sadece sabah oynanmış bir maçın tekrarını akşam televizyonda izler gibi mi yaşıyorduk hayatımızı? Bu yazdıklarımı aslında çok önce mi yazmıştım?
Ya da milyonlarca tercih hakkımdan birini kullanmış bunları yazarken ben, başka bir ben diğer tercihini mi yaşıyordu? Ne kadara bölünmüştü yol. Kaç milyar taneydi? Ya da her biri başka bir birey miydi benden kopup giden. Benden bir şey kopup gitmesin diye yol ağzında tercih yapmamalı mıydım?
Peki her şey benim tercihimse al şimdi değiştirdim dediğimde niye değişmiyordu hiçbir şey. Kontrat mı istiyordu benden hayat. İmza mı atmalıydım alnıma?
Derin bir nefes aldığımda dünyadaki bütün havayı niye çekemiyordum? Niye duruyordu nefes? Niye sınırlanmıştı her şey.
Ya diğer insanlar. Eğer onlar benim tercihimse elimi şaklattığımdan niye “puff” diye yok olmuyorlardı? Ya da sen git dediğimde o niye halen daha orada duruyordu. Üstelik daha da burnumun dibinde bitiyordu.
Peki her şey için zaman gerekliyse, bazı şeyleri zamana bırakmam gerekiyorsa, peki o şeyler niye aniden oluyordu? Pat diye.
Bazıları günlerce hayalini kurarken dünya nasıl oluyordu da bazılarının ayakları altında oluyordu? Onlar daha mı hayalciydi?
Ya kuantuma ne demeli? Yoksa o da mı kandırıyordu bizi?

Yoksa bu hayatta, kanıyor muyduk? Bilmiyor muyduk?

Önder Güngör/ Ankara / 29 Ocak 2017 de yazmıştım.
Tamamını oku
Tarih: Eylül 29, 2021 Yazar: Yorum: 1 yorum

Bir yazar olarak para kazanamayacağımı anlamıştım.



Paul Zollo: Neden şiir ve romandan şarkı yazarlığına geçtiniz?

Leonard Cohen: Hiçbir zaman aralarında bir fark görmedim. Bir şair ve romancı olarak para kazanamayacağımı anlamıştım. Ancak ekonomik bir problemi çözmek için bir şarkı yazarı veya şarkıcı olmak, çılgınlığın doruk noktasıdır, özellikle de 30' lu yaşların başında. Bu nedenle, bunu niye yaptığımı bilmiyorum. Sadece akışa göre hareket ediyorum.
Tek bildiğim çok iyi bir roman olduğunu düşündüğüm Görkemli Kaybedenler' i yazdığım. Roman , çok önemli bir çalışma olarak görüldü, edebiyat eleştirmenleri tarafından beğenildi. Belki iyi, belki değil, km bilir. Ama ben yeterliydim. Gel gör ki faturalarımı ödeyemiyordum. Kitap sadece 2 bin kopya satmıştı. Yani başka  bir romana başlamak çılgınlık olurdu.

Paul Zollo Röportaj/Şubat 1992. Bir Leonard Cohen Kitabı
Tamamını oku
Tarih: Eylül 28, 2021 Yazar: Yorum: 1 yorum

Gerçeğin çölüne hoşgeldin.

 


Bu aralar Matrix Resurrections' ının fragmanları dolaşıyor. netflix'te gelecek aylarda yayımlanacakmış.

Efsaneyi hatırlayalım mı?



Neo: Bu gerçek değil mi?

Morpheus: "Gerçek" nedir? Gerçeği" nasıl tanımlarsın? Eğer, hissedebildiğin.....koklayıp, tadıp, görebildiğin şeylerden söz ediyorsan "gerçek", beyne iletilen elektrik sinyallerinin yorumlanmasıdır. Bu, bildiğin dünya. 20. yüzyılın sonundaki dünya. Şu anda sadece beyin etkileşimli bir simülasyonun parçası. Buna Matrix diyoruz. Bir hayal dünyasında yaşıyordun. Bu, bugünkü haliyle gerçek dünya.
Gerçeğin çölüne hoş geldin."
Tamamını oku
Tarih: Eylül 27, 2021 Yazar: Yorum: 0 yorum

Aptal, öğrenci, uykulu, akıllı - Çin Atasözü


Bir Çin Atasözü der ki;

Bilmeyen ve bilmediğini bilmeyen bir aptaldır. Ondan sakının.
Bilmeyen ve bilmediğini bilen bir öğrencidir. Ona öğretin.
Bilen ve bildiğini bilmeyen uykudadır. Onu uyandırın.
Bilen ve bildiğini bilen akıllıdır. Onu izleyin.

Tamamını oku
Tarih: Eylül 26, 2021 Yazar: Yorum: 0 yorum

4L - 4 Latas

Netflix' te Biking Border' ı izledikten sonra öneri şeklinde gördüğüm ve izlediğim film.





Bir yol filmi. Ya da yol filmine benzetilmeye çalışılmış, Kadrosunda ünlü yıldızları koyarak iş yapmaya çalışan basit bir film.

Ölüm döşeğindeki arkadaşlarını ziyarete giden iki arkadaş, hasta arkadaşlarının kızını da ikna ederek gençliklerinde yaptıkları gibi Afrika çöllerinde Reanult 4L kullanarak yolculuk yapıyorlar.

Beğenmedim.


Tamamını oku
Tarih: Eylül 26, 2021 Yazar: Yorum: 1 yorum

İhtiyaçlar Kitabı (İhtiyaçlar Değişir)

 



Büyük bir iç sıkıntısıyla uykusundan uyandı. Atletle yattığı halde sırılsıklam ter içindeydi. Yatağında doğruldu ve atletini çıkardı. Nefesi hızlıydı. Karnı bir iniyor bir çıkıyordu. Gördüğü rüyayı hatırlamaya çalıştı ama hatırlayamadı.
Dünkü yaşadığı olayların sıkıntısını hala üzerinden atamamıştı.
Hemen komidinin üzerindeki kitabına uzandı.
Kitabın beyaz bir kabı vardı. Siyah büyük harflerle adı yazılıydı. "İHTİYAÇLAR KİTABI". Başlığın altında küçük harflerle "İhtiyaçlar değişir." yazılıydı.
Kitabın kırkıncı sayfasını açtı. Her ihtiyaç duyduğunda, kırkıncı sayfayı okurdu.
"Bir şey yok. Hayata devam..."
Kitabı kapattı ve yerine koydu.
Odadan çıktı.
Bir daha ihtiyaç duyduğunda yine kitabın kırkıncı sayfasına bakacaktı. Daha önce binlerce kez bakmıştı ve her baktığında kırkıncı sayfada başka bir şey yazıyordu.


Önder Güngör/ 2009 yılında yazmıştım./
Tamamını oku
Tarih: Eylül 25, 2021 Yazar: Yorum: 1 yorum

İçimizdeki Şaman / Nil Gün

 

Foça 2009 / Önder Güngör


Küçük bir alıntı,

"Bazen yaşananları düşündükçe uyku uyuyamaz ya da çok uyur, yemek yiyemez ya da çok yer, kabuslar görebilir, vücudumuzda hayali ağrılar yaratabiliriz. Aslında tüm bunlar orijinal korku yaratan olguyla bağlantımızı tamamlamak ve özgürleşmek içindir. Kabuslar bu deneyimden öğrenmemiz gereken ve kaçırdığımız bazı verileri bize sunmak içindir. Kabusları bilinçlice aşmak için uyanık halde olayı hayalimizde yeniden yaşamak gerekir. Bilinçle yaşanan bir olaya bilinçaltı artık müdahale etmez."

Nil Gün

Tamamını oku
Tarih: Eylül 19, 2021 Yazar: Yorum: 0 yorum

Kimyasal dinlenme

 

Tatili iple çekeriz. 
Tatile gideriz. 

Bir süre sonra eve dönüp dinlenmek isteriz. Çünkü yorulmuşuzdur.

Bedenen değil. 

Zihnen.
Eve gidip kabuğumuza çekilmek isteriz.

Küçük bir alıntı:

"Düzenliliğin sağlığın ilk adımı olduğunu söyleyen Hipokrat idi. O, birçok çağdaş şifacının da inandığı gibi, ikinci adımın dinlenme olduğuna inanırdı; sadece fiziksel dinlenme değil faka daha da önemli sayılan kimyasal dinlenme. Ancak onun tavsiye ettiği kimyasal dinlenme, bedeni yiyip içmekten alıkoyarak, onun kendi kendini arıtmasına ve içinde birikmiş artık nesneleri atmasına izin vermekti."

Ruhsal Şifa Teknikleri / Keith Sherwood


Tamamını oku
Tarih: Eylül 18, 2021 Yazar: Yorum: 1 yorum

İstersen vur yerden yere

 

Bilmeniz gereken en önemli şey, iyi şeyler düşünürken insanın kendisinin kötü hissetmesinin imkansız olduğu. Bunun aksi, duygularınızın nedeninin düşünceleriniz olduğunu belirten yasaya aykırı düşer. Kendinizi kötü hissediyorsanız, aklınızdan size kendinizi kötü hissettiren düşünceler geçiriyorsunuz demektir.

S E C R E T / Rhonda Byrne
Tamamını oku
Tarih: Eylül 11, 2021 Yazar: Yorum: 0 yorum

Expedition Happiness

 


Expedition Happiness

Bir gezi belgeseli. Netflix öyle diyor. Ben pek kafamda bir yere oturtamadım. Gezi mi? Evet. Belgesel mi? Ehh.. Gezi sırasında çekilmiş doğa görüntüleri var, manzara görüntüleri var, ayı görüntüleri var ama kumandanın düğmesine bassam BBC Earth, National Geograghic, Love Nature vb.. tüm kanallarda bu görüntülerin yüzlerce kat daha kalitesi ve bilgi yüklüsünü izleyebilirim.

Özetle;

İki Alman sevgili, Amerika’da bir öğrenci servisi otobüsünü internetten alıyorlar ve New York’a gidiyorlar. Yanlarında köpekleri de var. Rudi. Orada 90 gün boyunca bu otobüsü karavana çeviriyorlar. 90 günlük vizeleri bitince otobüsle Kanada’ya gidiyorlar. Oradan Alaska’ya daha sonrada Amerika ve Meksika’ ya seyahat ediyorlar. Olay bu.






İzleyen birçok gence heyecan verdiğini düşünüyorum. Hatta yine birçoğunun ben de böyle bir şey yapacağım diye içinden geçirdiğine de bahse girerim. İşte orada bir ANCAK kelimesi söylemek istiyorum.

Alman sevgililer ABD’ de 90 günlük vize alabiliyorlar, 90 gün boyunca orada kalıyorlar ve otobüsü karavan çeviriyorlar. Ne para var… Düşünsenize Ankara’dan İstanbul’a gidiyorsunuz. Bir tane eski bir Ducato alıyorsunuz. Paranız var ya… Onu da karavana çeviriyorsunuz. Bu arada İstanbul’da akrabanız yok, 90 günde İstanbul’ da yatıp kalkıyorsunuz. Bu açıdan bakınca bana zor geliyor. Üstelik oradan Kanada ve Alaska. Sadece Alaska sınırına kadar  10.000 km yol yapıyorsunuz. Ben sadece Ankara’ dan Antalya’ ya gideyim, biraz da orada gezeyim, kredi kartı ekstrem benzinle doluyor. 1 haftalık Antalya tatilimde konaklama kadar benzine para verdiğim zamanlar olmuştur. Diyeceksiniz ki Amerika’ da benzin ucuz. Pek de öyle değil, Hele de Euro kazanmayıp, TL kazanan bizler için. Yani bizim gençlerimiz heveslenip, böyle seyahatler yapıp belgeseller çeker mi? Çeker. Ama bir Alman kadar rahat değil. Adamlar Amerika’dan çıkmadan Alaska’ya vize alabiliyorlar. Yine Amerika’dan çıkmadan vizeleri bitmiş, uzatma almalarına rağmen yeniden -zor da olsa- Amerika’ ya vize alabiliyorlar. Bir de bir Cezayirli’ nin bu seyahati yaptığını düşünsenize. Tutuklanır valla.




Neyse gelelim Expedition Happiness’ a.. Heyecan uyandıran bir gezi belgesel bekliyorsunuz. Karavanı yapmaları, yolda olmaları, otobüsün üstünde kahve içmeleri zevkle izliyorsunuz ama belgeselin büyük bir çoğunluğunda Rudi’ nin (Köpekleri) yaşadığı sağlık sorunları, vize sorunları, seyahat sorunları vb.. belgeseli bir nevi drama çeviriyor. Hatta yolculuğu sorgulamaya başlıyorsunuz. Köpek evde kalsa daha iyi olmaz mıydı diyorsunuz? Bir dağ köpeğini 40 derece sıcak Amerika ve Meksika çöllerine götürüyorlar. Köpek bu çöellerde gezerken diğer hayvanların dışkılarını kemiriyor ya da benzeri şeyleri ağzına alıyor. Sıcaktan etkilenen köpek bir de giardiazis oluyor. Amerika’ya tekrar giriş vizesini köpekleri sayesinde alıyorlar. Seyahati de onu bahane ederek sonlandırıyorlar.

Belgesel de birçok konu çok detaylı anlatılmıyor. Her şey çok yüzeysel geçirmiş. Bir bölümlük olduğu için belki de. Gezi facebook üzerinden günlük hatta anlık paylaşımlarla takipçilerle paylaşılmış. Köpeği bahane edip geri dönmeleri belki de buradan gelen yorumlardan kaynaklanabilir. Belki de yoruldular ve eve dönmek istediler, köpeği de bahane ettiler. Çünkü sonlara doğru gezi heyecanlarını kaybettikleri çok net görülüyor. Rutine dönmek istediklerini kız birkaç defa tekrarlıyor.

Peki ben böyle bir gezi yapar mıydım.? Canlandırma yapayım. 25 yaşımdayım. Yanımda sevgilim var. Bu seyahati karşılayacak finansal durumum da mevcut.

Bilmiyorum.

Ben biraz daha garantici bir adamım. Alaska’ da yol kenarındayım. 5 saattir bekliyorum, yanımda sevgilim var, bir tane bile araba geçmiyor. Arabam arızalansa tamir edebilecek bilgim yok. Hastalansan en yakın hastaneye 15 saatte varamazsın. Biraz zor…

Belgesel’ de belki bir şey dikkatiniz çekmiştir. Onlar da konaklamak için Milli Parklar’ı seçiyorlardı. Çünkü bir şekilde bu parklarda bekçiler ve ofisler mevcut. Öyle rastgele bir dağda sadece günübirlik konaklamalar yapıyorlardı.

Sevgililerden biri müzisyen. Tüm seyahat boyunca gittiği yerler için şarkı besteleyip albüm yapmış. Diğeri de film yapımcısı. Gezi boyunca birisinin online olarak işinde çalışmaya devam ettiği söylendi ama hangisiydi hatırlayamadım. Film yapımcısının amacı ise bu geziyi zaten belgesel yapmaktı. Bana göre her ikisi de bu geziye uygun insanlar değildi. Hani dağcılar kampçılar der ya. O sertlik onlarda yoktu.

Sonuç olarak belgeseli izlemek isteyenlere önerim. Detaylı bir karavan ve doğa yaşam anlatımı yok, detaylı bir yol serüveni yok, ayrıntılı bir günlük yaşantı paylaşımı yok ama…..İzleyin. Çünkü yolda olmak güzeldir.





Not: Belki geziyi facebooktan anlık takip etmiş olsaydım daha keyif alırdım. Ya da dizi şeklinde daha uzun bölümler halinde çekilseydi daha başarılı olabilirdi. Her ikisine de teşekkürler. Pardon üçüne.

Bir kaç ay önce BBC Earth' de yine otobüsü karavana çevirmiş yanında da küçük çocukları olan ve anlık sosyal medya paylaşımları ve bağış alarak gezi yapan bir çift daha izlemiştim.

Önder Güngör / Ankara / 11 Ağustos 2021

Tamamını oku
Tarih: Eylül 10, 2021 Yazar: Yorum: 1 yorum

Eş'im için.

 Karım için;





Gülyüzlüm....Gülsün yüzün...



Ankara'ya 88 yılında geldim. O zamanlar liseyi yeni bitirmiş üniversiteyi kazanmıştım.
İlk kez İzmir dışında bir yere gelmiştim.
Benim için Türkiye sadece İzmir'den ibaretti.

Liseyi ilk bitiren erkekler ne yapar,
Ya bıyık ya sakal bırakırlar..


Herhalde benimde bıyıklarım vardı. Tam hatırlamıyorum. Sonra da hiç bırakmadım. Her sabah traş oldum. Şimdileri cumartesi pazarları da traş oluyorum.

Ben seni kaç kere sevdiğimi unuttum..

Lise yıllarımda -İzmirdeyken- troleybüslere binerdim. Ankarada yoktu. Her yokuştan sonra karşıda denizi görürdüm. O da yoktu. Ortaokul zamanımda Fahrettin Altay-Üçkuyular ve Üçkuyular-Montrö hattında çalışan uzun taksi dolmuşlar vardı. Öne üç kişi otururduk. Onlar Mithatpaşa Caddesinden giderdi. İnönü caddesinde büyük dolmuşlar vardı. Mithatpaşa caddesinde en çok Vali Konağı, Köşk, Güzelyalı, Göztepe ve Sinema durağını severdim. Ankara'da onlardan da yoktu. İzmirde dolmuşa şortla binerdik. Ankarada.....

Susuz Dede boş bir tepeydi. Uçurtma uçururduk. Ankara'da Susuz Dede yoktu.

Konaktan Üçkuyulara yürürdüm. Üşenmez bir de geri giderdim. Ankara'da Konak yoktu...

O zamanlar Fuar'ın 5 kapısı vardı. Şimdi kaç tane bilmiyorum. Ankara'da Fuar yoktu.

Kordon'da yürürdüm. 15 yaşındaydım. Rüzgar, dalgalardan küçük damlacıkları havaya kaldırır yüzüme vururdu. Ankara'da dalga yoktu.

Ben yağmuru gözlerinde, günahı bedeninde tanıyıpta sevmişim. Şarabı dudağından içip öyle sevmişim...Gülyüzlüm...

İzmir'de hep güneş vardı. Meltem vardı. Ankara güneşte yoktu meltemde..

Sen bu kalbin bir tanesisin.Gülyüzlüm.



Bazıları şarkı sözü bazıları içimin sözü...Ama Ankara'da sen vardın gülyüzlüm...


Tamamını oku
Tarih: Eylül 09, 2021 Yazar: Yorum: 0 yorum

Bir garip Orhan Veli - Müşfik Kenter

 1987 yılıydı. İzmir Atatürk Lisesi ikinci sınıftaydım. Bir akşam Atatürk Kültür Merkezi' ne götürmüşlerdi bizi. İlk kez o zaman gitmiştim tiyatroya. Müşfik Kenter' in "Bir Garip Orhan Veli" tiyatrosunu izlemiştim. Daha sonrasında da yine aynı yerde Suna Kan' ı dinlemiştik sınıfça.


Sonrasında harçlıklarımla aşağıdaki kaseti almıştım. Sonra da hemen şiir kitabını.




O kadar çok sevmiştim ki Orhan Veli' yi onu taklit eden şiirler yazmıştım o günlerde. Hatta Müşfik Kenter'i taklit eder tarzda kendi sesimden şiilerini kaydetmiştim kasete.

Genelde geçmiş günlerle ilgili cümle kurarken devrik cümle kurmayı seçtiğimi fark ettim. Ne de olsa geçmiş günler, devrik günler...

İstanbul'da Boğaziçi'nde
Bir garip Orhan Veli'yim
Veli'nin oğluyum
Tarifsiz kederler içindeyim

Urumeli Hisarı'na oturmuşum
Oturmuş da bir türkü tutturmuşum

İstanbul'un mermer taşları
Başıma da konuyor martı kuşları
Gözlerimden boşanır hicran yaşları
Edalım...
Senin yüzünden bu halim.

İstanbul'un orta yeri sinema
Garipliğim, mahzunluğum duyurmayın anama
El konuşurmuş, görüşürmüş bana ne

Sevdalım...
Boynuna vebalim

İstanbul’da, Boğaziçi’ndeyim
Bir garip Orhan Veli’yim


En çok sevdiğim şiiri ise;

Mektup alır, efkarlanırım;
Rakı içer, efkarlanırım;
Yola çıkar, efkarlanırım.
Ne olacak bunun sonu, bilmem.
"Kazım'ın" türküsünü söylerler,
Üsküdar'da;
Efkarlanırım.

Buyrun dinleyin şiirleri,


Tamamını oku
Tarih: Eylül 08, 2021 Yazar: Yorum: 0 yorum

Bunca yıl sonra nasılsın?

 Lise yıllarındaydım. Genellikle o yıllara ait anılarım bölük pörçük. Birçok şeyi tam olarak hatırlayamıyorum. Arkadaşlarımla otururken bazıları küçüklük anılarını anlatır, ben ise öylece bakar dururum. Dalar gider bir şeyler hatırlamaya çalışırım ama doğru düzgün bir şey gelmez aklıma. Ama size birazdan anlatacağım anı aklımın bir köşesine kazınmış ender hatırladıklarımdan biri.




İzmir' in eski halini bilen bilir. 1986 yılıydı. Güzelyalı Mithatpaşa Caddesi'nden sabahın erken saatlerinde o meşhur amerikan dolmuşlarına binmiştim. Bu dolmuşların önüne iki kişi arkasına ise dört kişi oturabiliyordu. Her zaman tercih ettiğim ön taraf dolu olduğu için arka tarafa oturdum. Eski Göztepe Açık Hava Sineması' nın durağında iri yarı kilolu biri daha bindi. O kadar kiloluydu ki üç kişi oturduğumuz halde bile arka tarafta oturacak yer kalmadı. Sıkış tepiş Konak'a gelir gelmez kendimi dolmuştan attım. Önce Kemeraltı'nda sonra da Kordon'da gezinip tekrar geri dönme zamanı geldiğinde geliş yolculuğum aklıma geldiği için yürüyerek dönmeye karar verdim. Daha önce de defalarca Göztepe Konak arasını yürümüştüm. Mithatpaşa Caddesi' ni çok seviyordum. Bu caddeyi boydan boya yürümek o zamanlardaki en büyük eğlencelerimden biriydi.

O gün güneşin altında Küçükkuyu' ya kadar hızlıca yürüdüm. Yorulunca yolun sol tarafında merdivenle çıkılan ve bir tepe üzerine kurulmuş olan parkta dinlenmeye karar verdim. Bu park benim ilk kez herkesten gizlice bira içtiğim parktı. Merdivenleri hızlıca çıkarak parktan denizin görüldüğü banka oturup dinlenmeye başladım. 
Her zamanki gibi parkta kimse yoktu. Hani çok yorulduğunuzda oturur dinlenirsiniz ve bir ağırlık çöker yerinizden kalkamazsınız ya, işte öyle bir durumda tekrar yola koyulmaya üşenmiş çökmüş kalmıştım parkta. Soluğum halen daha hızlıydı ve aldığım nefes bir türlü yetmiyordu. Göğsüm bir iniyor bir kalkıyor sanki kilometrelerce koşmuşum ve karnıma kramp girmiş gibi hızlı hızlı soluk alıp veriyordum. Kalbim göğsümden çıkacak gibi hızlı çarpıyordu. Bu hiç normal değildi, daha önce hiç böyle olmamıştım.

Acaba dolmuşa mı binsem diye düşünürken bir anne, yanında iki çocuğu ile birlikte parka girdi. O bomboş parkta doğrudan benim olduğum tarafa doğru yürüdüler. Çocuklardan biri annesinin elini bırakıp koluma dokundu ve annesine dönüp,

"Hazır." dedi.

Anne çocuğa bakıp başıyla onayladı.

Neler olup bittiğini anlamadan, çocuk omuzlarımdan tutup beni bankın üzerine yatırdı. Nefes nefeseydim. Çarpıntım daha da artmıştı. Karşılık verecek durumda değildim. Bayıldım bayılacaktım.

En son çocuğun her iki avcunu göğsüme koyduğunu gördüm.

Uyandığımda bankta sırtüstü yatar durumdaydım. Heyecanla yerimden doğruldum. Park halen daha bomboştu. Bir an yanıma gelen anne ve çocuklarını hatırladım ve etrafımda onları aradım ama benden başka kimse yoktu.

Merdivenlerden yavaşça inip, Mithatpaşa Caddesinde yeniden yürümeye başladım. Kendimde bir farklılık hissediyordum. Tam olarak ne olduğunu tarif edemiyordum ama kendimi daha güçlü hissediyordum. Sanki olduğumdan büyüktüm. Sanki zıplasam Güzelyalı'ya varacaktım. Sanki koşsam arabaları geçecektim. Farklıydım. Etrafta yürüyen insanlara bakıp, içimden ben farklıyım diyordum. Yıllarca bu duyguyla yaşadım. Ta ki üniversite yıllarımda "The Doors" filmini izleyene kadar. Filmin başında Jim Morrsion küçük bir çocukken arabanın içinde yolda yatan şamana bakıp "O gün ruhlarımız yer değiştirdi." diyene kadar. Henüz filmin başında yerimden kalkıp dışarı çıktım. Koşarak kaldığım öğrenci yurduna geldim. Yatağa uzandım ve derin bir uykuya daldım. Uyandığımda sırılsıklam ter içindeydim. Kendimi yatağa sıkışmış gibi hissediyordum. Yatağım sanki iki kişilikti. Oda her zamankinden daha büyüktü. Yerimden kalkacak gücüm yoktu. Nefes almakta zorlanıyordum.
Hafifçe doğruldum ve,
"Bunca yıl sonra nasılsın?" dedim kendime.


Tamamını oku
Tarih: Eylül 07, 2021 Yazar: Yorum: 1 yorum

Gidiyor yanım



Düşünce ile nasıl bir etki üretilebilir? Cevap, düşüncenin zihnin hareketi olduğudur (tıpkı rüzgarın hareket eden hava olması gibi) ve etkisi tamamen "bağlı olduğu düzeneğe bağlıdır."

Yaşamın Kapısını Açan Anahtar / Charles F. Haanel
Tamamını oku
Tarih: Eylül 06, 2021 Yazar: Yorum: 1 yorum

Sen beni boşuna kalbinin oralara koyma*

 



Bazen kişilerle konuşmak demek yüz yüze konuşmak demek değildir. Bu konuşma şekline istediğiniz adı verebilirsiniz. Telepatik konuşma, kalp yoluyla konuşma, duygularla konuşma ne derseniz deyin.
Genellikle böyle bir konuşma şeklini bilinçli olarak kullandığımızda olumlu bir amaç için kullanırız. Ancak, işin asıl bir de istenmeyen ve kötü sonuçlar doğudan başka bir yönü daha vardır. Bir insan için aklımızda söylediğimiz her türlü eleştiri, kızgınlık, yargılama da aynı şekilde o kişiyle bir konuşma şeklidir.

O yüzden AN’ a dikkat etmemiz, düşüncelerimizi sürekli gözden geçirmemiz gerekmektedir. İyi şeyler  emek gerektirir.

Demli




*Hayat ne ki sanki anlık bir buluşma
Sen beni boşuna kalbinin oralara koyma*
Nil Karaibrahimgil.
Tamamını oku
Tarih: Eylül 05, 2021 Yazar: Yorum: 1 yorum

Az mıyım? Çok muyum? Var mıyım? Yok muyum?

 Kanada' da 1992 yılında Leonard Cohen ile yapılan bir röportaj'da Cohen'e kim olduğu sorulur?

2016 yılında kaybettiğimiz Cohen;

"Ben bir romancı değilim. Bir şair değilim. Sonunda insan başka bir şey yapmayacağını anlıyor. Sosyal bir harekete liderlik yapmayacaksınız. Neslinizin aydın yüzü olmayacaksınız. Olabileceğinizi düşündüğünüz birçok şeyi olmayacaksınız. Günün güzel zamanlarında masanın önünde oturan ve kötü zamanlarında halının üzerinde yuvarlanan kişi olacaksınız. Yaptığınız bu. Popüler pazar için şarkılar yazıyorsunuz...Belki bir süreliğine kalıcı olacak bir rüyanız var." der.




Bu satırları okurken radyoda çalan bir şarkı, o sözleri buraya yazamama neden olur.

"Az mıyım çok muyum var mıyım yok muyum ben kimim. Masal mıyım gerçek miyim kaç mıyım göç müyüm hiç miyim suç muyum ben kimim" 
Candan Erçetin devam eder,
"Geçimsizim bu günlerde
Kimsesizim bu yerlerde
Değersizim bu ellerde
Çaresizim doğduğum yerde
Gölgesizim her gün her yerde."

Son söz kulağımda tekrar yankılanır. "Çaresizim doğduğum yerde". Halbuki biz insanlar en çok doğduğumuz yerde ölmek isteriz. Kendimizi doğduğumuz yere ait hissederiz. Orada güvenliyizdir.

Şarkı biter, soru zihnimde dolaşmaya devam eder. "Ben kimim?"

Aklıma hiçbir şey gelmiyor. Acaba bu kadar mı kendimi tanımıyorum? Sen Ankara'da yaşayan, İzmir'de doğmuş bir adamsın diyorum kendime. Eeeee. Sonrasında. İşte öyle yaşayıp gidiyorsun diyorum içimden. Başka bir şeyde gelmiyor kendimi tanımlayan.

Sonra Mevlana' nın Ben Kimim şiirini okuyorum.

Toz zerreleriyim ben
 gün ışığında.

 Güneşim 
 yusyuvarlak.

 Toz zerrelerine derim, 
“Kal.”

Güneşe derim, “Hareket et, 
 durmadan.”

Sabah sisiyim ve akşamın
 nefesiyim.

 Bir kavaklığın tepesinde rüzgâr
 ve sarp bir kayalığın üstüne çarpıp kırılan dalgalar.

 Orta direk, dümen, dümenci, 
 ve tekne omurgası,

mercan kayalığıyım aynı zamanda da 
 onların saplanıp kaldıkları.

Bir ağacım ben talimli bir papağanla dallarında.
 Sükut, düşünce, ve seda.

 Bir neyin içinden gelen ahenkli hava,
 bir taştan sıçrayan kıvılcım, bir titreme metalde.

 Hem mum,
 hem de onun etrafındaki deli pervane.

 Gül, 
 ve bülbül kaybolan güzel kokunun içinde.

 Varoluşun bütün sınıflarıyım, ve dönen samanyolu,
 evrimsel akıl.

 Kalkan ve inen.
 Olan ve olmayan.

 Sen
 Celâlettin’i bilen,

 sen 
 hepsinin içinde bir tane,

 söyle 
 ben kimim.

 Söyle
 BEN SENİM.

 (Alıntı: Çeviren: Vehbi Taşar, 31 Aralık, Sayfa 407, “A Year With Rumi, Daily Readings” Coleman Barks  with John Moyne, Nevit Ergan, A.J. Arberry, Reynold Nicolson, and others,
 HarperSan Francisco, 2006) (http://arsiv.mevsimsiz.net/y-6794/SOYLE_BEN_KiMiM._Mevlana)

Bütün bunların ötesinde insan kendisini tanımlamakta zorlanıyor diye düşünüyorum. Herkes hakkında konuşur da insan kendi hakkında konuşmaz bir türlü. Kendisini herkese anlatır da kendisine anlatmaz hiç.

Eski Yunan' da Delphi Tapınağı' nın girişinde "Know Theself" (Kendini Bil) yazmaktadır. Socrattes' ın sözüdür. Platon seni sen yapan şey ruhdur demiş. Descartes ise bilinçdir demiş. Bunu daha da irdelersek birçok eski filozof ve son dönemin ünlü düşünürlerden birçok güzel söz okursunuz bu konuda.
Ama hiçbiri size yardım etmez, sadece onların ne dediğini öğrenirsiniz. Ama bu sözlerin hiç birinde "Ben kimim?" sorusunun yanıtını bulamazsınız. Çünkü o surunun yanıtı dışta değil içtedir.

Mistikler der ki? "Bir şeyin yanıtını öğrenmek istiyorsan, kendine sor!"

Soruyorum.

Ben kimim?


Önder Güngör / Ankara /04.09.2021

Tamamını oku
Tarih: Eylül 04, 2021 Yazar: Yorum: 1 yorum

Güzel sevmeyene adam denir mi? (*)

 



Barış Manço' nun en bilinen şarkılarından biridir "Sarı çizmeli Mehmet Ağa". Şarkı "Yaz dostum güzel sevmeyene adam denir mi" diye başlar. Ama dikkatinizi çekerim "güzeli sevmeyene" değil "güzel sevmeyene."
Yani adam dediğin güzel sevendir, güzel konuşandır, güzel davranandır. Güzel insandır. Adamlığın tanımı güzelliktir.

Yaz dostum....



Tamamını oku