Ne olduğunu söylemeyeceğim. Yazının başlığı ile alakası yok.
Başlığı klavyenin başına geçmeden önce dinlediğim “Üç Kalp” şarkısının sözlerinden
çaldım.
…..
Eymir Gölü / ODTU / Ankara 2018
Sabah biraz nefes çalışması yaptım. Yaptığım solunum tekniğinin adı, “Her iki burun
deliğinden sırayla, değişimli olarak solunum yapma.”
Bildiğiniz gibi sağlıklı bir kişide bu değişim, dönüşümlü
olarak siz farkında olmadan gerçekleşir. İki saatte bir dönüşümlü olarak farklı
burun deliklerinden nefes alıp verirsiniz. Eğer ideal bir sağlığa sahip
değilsek, bu süre kişiden kişiye değişir, hatta doğru bir şekilde çalışmaz. Bu
değişim sırasında sorun sağ burun deliğinizde ise, zihinsel ve sinirsel
rahatsızlığınız vardır. Eğer söz konusu değişimdeki sorun sol burun deliğinizde
ise, kronik yorgunluk ve beyinsel işlevlerin azalması söz konusudur. Bu konu
hakkında daha ayrıntılı bilgi sahibi olmak istiyorsanız, “İyileştiren Nefes /
Luis S.R.Vas” ın kitabını okuyabilirsiniz.
Aslında bu ve benzeri kitapları okumayı çok sevmiyorum;
ciddi zihin karıştırıyorlar. Bazı teknikler fazla ritüele sahip gibi anlatılıyor,
bu da öz’ ü kaçırmanıza neden oluyor. Örneğin, üniversite yıllarımda birçok meditasyon
kitabı almıştım. Akla ziyan teknikler anlatılıyordu. Adam bir lotus oturuşunu
beş sayfada anlatıyordu. Hele meditasyon oturuşu sırasında dilini damağın neresine
değdirmen gerektiğini anlatmaya başladığında kitabı bırakmıştım. O sıralar okuduğum
bir kitapta bir yogi ile öğrencisi arasında geçen bir diyalog vardı. Öğrenci soruyordu.
“Ustam en iyi meditasyonu nasıl yapabilirim.” Utsa cevaplıyordu. “Meditasyon
yaparak”. Bu söz beynime kazınmıştı. “En iyi meditasyon yapmanın yöntemi,
meditasyon yapmaktı.” Ondan sonra bir daha bu konuda hiçbir kitap okumadım.
Küçükken…Yıl daha 1970’ li yıllardayken.. Evde siyah beyaz
televizyonlarınız varken. O da sadece mahallede sayılı insanların evindeyken.
Televizyonda seyrettiğiniz insanların gerçekten televizyonun içinde olduğuna
inandığınız oldu mu? Televizyon kapandığında bu insanlar buraya nasıl giriyor
diye televizyonun arka kapağına baktığınız oldu mu?
Benim olmuştu.
Şimdi çocukların elinde telefonlar, tabletler, duvarlarda
kocaman LCD’ler. Şu an itibarı ile söylüyorum, hiçbir çocuk elindeki telefonu
çevirip, acaba bu insanlar bunun içine nasıl giriyor diye zerre kadar
düşünmediğine kalıbımı basarım. Toplumsal zeka nasıl da gelişiyor değil mi? Ne
alakası var sen küçükken salakmışsın, ben hiç de öyle düşünmemiştim diyen
akranlarım varsa onlara saygılar.
Bir mağazanın TV reyonlarının olduğu yerde asılı onlarca LCD
TV’de farklı kanalları gördüğümde aklıma hep Einstein’ ın zaman ile ilgili teorisi
aklıma gelir. Einstein tüm zamanın aynı anda geçekleştiğini savunmuştur. Yani
1071 ile 2021 aynı anda yaşanıyor. Önemli olan odaklandığımız zamandır der. Einstein’
a göre bizim odağımız 2021 olduğu için bu zamanı hissediyoruz. Yani TV
reyonunda bulunan yüzlerce faklı TV’den hangi kanalı seçersek ona odaklanırız.
Hangisini seyredersek o dur.
Daha önce ondergungorblog.blogspot.com’ da yazdığım yazıdan
bir bölümü aşağıya aldım:
1954 yılında genç bir fizikçi olan Hugh Everett çoklu
dünyalardan bahseder. Dünyada yaşadığımız büyük tarihsel olayların farklı
sonuçlarının farklı evrenlerde yaşanmış olabileceğini ve buna benzer paralel
evren senaryolarını ilk kez gündeme getirir. Paralel evren hakkındaki tezleri
ilk okuduğumda bu adlandırmanın eksik olduğunu düşünmüştüm. Çünkü paralel
evreni ya da paralel dünyaları arkadaşlarımla tartıştığımda şunları fark ettim.
İnsanlar paralel evrenin/dünyanın varlığına inanıyor ancak bu olayların sınırlı
sayıda ve farklı dünyalarda gerçekleştiği düşüncesine kapılıyorlardı. Yani farklı
bir evrende farklı hayatlar yaşanabileceğine inanıyorlardı. Ben ise paralel
evren/dünya yerine paralel hayatların olduğunu bunun farklı bir mekan ya
da faklı bir zamanda ve sınırlı sayıda olmadığını hayal etmelerini söylüyordum.
Ancak evrenin sınırsız olduğu ve sürekli büyümekte olduğu yönündeki bilimsel
görüşler, farklı dünyalar ya da farklı evrenlerde paralel/çoklu yaşamları daha
olası kılıyordu.
Bu yıl okuduğum bir yazı ise yüzümde tatlı bir gülümseme
oluşturdu. Makale şöyle diyordu:
“Hertog ve Hawking'in yeni makalesinde, uzayın farklı fizik
kanunlarının geçerli olduğu 'cep evrenleriyle dolu olduğu' teorisi yerine, bu
alternatif evrenlerin birbirinden çok da farklı olmayabileceğini ortaya
koyuldu.”
Yani alternatif evrenler, aynı zaman ve mekanda olabilir
diyordu makale.
Sınırsız depolama kapasitesine sahip bir bilgisayara ne
kadar film kaydederdiniz? Tabii ki sınırsız. Açıklamaya çalıştığım şey tam
anlamıyla şu. Dünyada 8 milyar insan olduğunu düşünün. Bu 8 milyar insanın
hayatı boyunca yaşadığı birçok olayın, farklı sonuçlarla ve farklı bir hayatta
yaşanmaya devam ettiğini ve bunun sayısının da milyarlarca olduğunu düşünün. 8
milyar insanın milyarlarca çoklu hayat yaşadığını düşünün. Bunun da sınırsız
sayıda olduğunu hayal edin. Unutmayın evren sınırsız bir depolama kapasitesine
sahip. Daha da ileri gidelim. Her bir dakikanızda milyarlarca farklı sonuçları
olan ayrı bir paralel evren yarattığınızı hayal edin. Bir saat içinde
yaşadığınız her dakika için milyarlarca çoklu/paralel hayat…Ve bingo. Bu
hayatların her birinde yarattığınız düşünceleri, duyguları…Aklınızın
sayamayacağı kadar düşünce…Bilginin büyüklüğüne, evrenin kudretine bak!
“Olmaz olsun cüzdanımda milyonlar
Kalbimde sevgin oldukça
Zenginlik mal mülk para neye yarar
Yanımda sen olmayınca”
Melodisini severim dedim ama sözlerini değil. Şarkının
içinde zenginlik var ama sen yoksun. Ben ikisini de isteyenlerdenim.
Maalesef bizim gibi ekonomik açıdan geri kalmış toplumlar,
yıllarca bu “azlık” felsefesiyle yetişti. Ya da bu bize bilinçli bir şekilde
öğretildi. Alın yazımız oldu.
“İki güzel şeyi yan yana getiremedik hiç!”
Parayla mutluluğun aynı anda olamayacağı, parayla huzurun bir
arada olamayacağı, çok paramız olunca sağlığımızı kaybedeceğimiz korkusu,
paranın hayır getirmeyeceği ve daha sayısız felsefi sözler beynimize kazındı.
Yeni oluşan nöronlarımız hep bu düşünceyi destekledi. Sonra da genlerimizle
aktarıldı.
Oysa Avrupa’ lı öyle mi. Kendisine hem zenginliği, hem
mutluluğu, hem sağlığı, hem huzuru hem de paranın getirdiği her türlü konforu
layık gördü.
Bize, iki tane güzel şeyin aynı anda olamayacağı kodlanmış.
Çok gülersek ağlayacağımıza, çok sevinirsek kötü bir haber alacağımıza inandırılmışız.
Yeşilçam filmlerinde de öyle değil miydi? Esas oğlan fakir
ama gururlu, aşık olduğu kız zengin ama şımarık, babası ise parasıyla caka
satan kötü adam.
Neyse. Bugün yazmak istediğim konu parayla ilgili ama
yukarıdaki anlattıklarımla ilgili değil.
Gençler soruyorlar. Abi, hangi mesleği seçelim? Hangi bölümü
yazalım diye? Onlara diyorum ki, hangisinde para çoksa onu yazın.
Abi sen böyle deme bari diyorlar?
Saatlerce onlara paranın ne kadar önemli olduğunu
anlatıyorum. Onlarsa ergenliğin verdiği hormonlarla, felsefi konulara
dalıyorlar. Aşktan, gönülden, samanlıktan bahsediyorlar. Ütopik bir dünyada
yaşıyorlar. Gençler. Heyecanları var.
Peki para günümüzde niye bu kadar önemli diye soruyorlar. Eskiden
de önemliydi ama günümüzde daha da önemli diyorum. ve başlıyorum anlatmaya. Çünkü arzularımız var. Sahip olmak
istediğimiz nesneler var. Eskiden bunların sayısı sınırlıydı. Daha çok
somuttular. Arzuladığımız şeylere az sayıda insan sahipti ve bunu onların da
kabul etmesiyle rahat bir şekilde alabiliyorduk. Alamasak da arzular şelale
değildi. 😊 Günümüzde ise arzulanan şeylerin sayısı somut
ve soyut olarak son derece fazla. Üstelik sadece birilerinin elinde değil. Her
yerde. Kafanızı çevirdiğiniz her şey arzu yaratabiliyor. Cep telefonunuzun
içindekiler, bilgisayarınızın ekranındakiler, sokaktakiler, vitrindekiler,
arkadaşınızdaki.
Onlar da haklı. İstedikleri mesleği yapmak, ideallerinin peşinde koşmak istiyorlar. Ama hayat tecrübelerim, bunları başaran insanların sayısının çok az olduğunu söylüyor. Niye paradan bahsediyorum onlara, çünkü daha yolun başındalar, daha tercih aşamasındalar, ilk adımlarını atacaklar. Ben de ilk sözü söylüyorum. Yani Ankara'ya gelmiş bir insan nereden ev alayım diye sorarsa bir fikir veririm, ama henüz hangi ilde yaşayacağına karar vermemişse bu insana daha farklı bir tavsiyede bulunabilirim. Bunun gibi. Onlar daha yolun en başındalar.
Napolyon’ a atfedilen bir hikaye var:
Napolyon'un esir olarak aldığı bir general “Siz para için
savaşıyorsunuz biz ise şerefimiz için savaşıyoruz!!” deyince Napolyon
"Doğru, herkes kendisinde olmayan şeyler için savaşır." demiş. Bunun
çok değişik versiyonları da var.
Ünlü bir şarkıcıyla röportaj yapan spiker;
“Efendim sizin için dünyada en önemli şey nedir? Para mı?
Dürüstlük mü?” diye sorunca:
Şarkıcı “Para” diye cevap veriyor.. Spiker “Sizden hiç
beklemediğim bir cevap, ben olsam dürüstlük derdim.” derdim. Bunun üzerine
şarkıcı, “Haklısın, herkes kendisinde olmayanı ister.” der.
Yıllardır hep şunu iddia ederim. Para insanlık tarihinde her
dönem önemli olmuştur. Bazı dönemler lüks bir hayat için bazı dönemler ise
sadece yaşayabilmek için. Antik kentlere bakın. Kazılarda çıkan evlerin
neredeyse tamamı zenginler için yapılan evler. Para hakkında söylenmiş ve sizi
paradan soğutmaya çalışan saçma sapan felsefik sözlere de inanmayın. Sizler
Aristo’ nun, Sokrates’ ın fakir olduğunu mu düşünüyorsunuz? Ya da imrenerek
okuduğunuz geçen yüzyılın varoluşçularının, felsefecilerinin yoksul mu olduğunu düşünüyorsunuz? Parası
olmayan insanların müzikle, sanatla uğraştığını mı sanıyorsunuz? Bir iki
istisna olabilir ama…diğerleri? Antik kentlerde bulunan kütüphanelere,
tapınaklara fakirlerin gittiğini mi sanıyorsunuz.
Kimseye para hayatınızın en önemli odağı olsun demiyorum ama
onu görmezden gelmeyin diyorum. Yoksa o sizi hiç görmez.
Çok paradan da bahsettiğim yok, sadece paradan bahsediyorum.
Para önemli değil, zenginlik önemli diyorsanız. O çoook
farklı bir tartışma. Şu andaki yazımın konusu değil. Onu da bir gün tartışırız.
Eğer mutlu olmaktan bahsediyorsanız. O da farklı bir şey. Aristo’ya göre
mutluluk bir amaçtır, hedeflenmesi gereken tek şeydir. Zaten buna hiç itirazım yok. Sadece şu andaki
konumun dışında. Para istemiyorum mutluluk istiyorum diyorsanız yolunuz açık olsun.
Ama yazımın ana konusu da bu zaten. Niye ikisini istemiyorsunuz? İkisinin bir
arada olamayacağını kim söylüyor?
Ama para konusunu konuştuğum gençler
genlerindeki kodlara uygun davranıyorlar. Kurdukları güzel hayallerin yanına
parayı yakıştıramıyorlar. Sanki para olursa hayallerindeki büyü bozulacakmış gibi
davranıyorlar. Ancak birçoğu kurduğu hayalleri için paraya ihtiyaçları olduğunu
kavrayamıyorlar. Bu onların suçu değil. Bize aktarılan genleri biz de onlara
aktardık. Zenginliği, bolluğu hiç kendimize
yakıştıramadık.