Tarih: Haziran 27, 2021 Yazar: Yorum: 1 yorum

Bir kalp yalnız bir kalbi düşünürmüş.

 Bir kalp yalnız bir kalbi düşünürmüş.

 Bazen bir şarkı,

Bazen de bir kelime,

Pelesenk olur dilime.

Bugün de bir düşünce pelesenk oldu beynime.

Sabahtan beri zihnimde dolaşıp duruyor.

Ne olduğunu söylemeyeceğim. Yazının başlığı ile alakası yok. Başlığı klavyenin başına geçmeden önce dinlediğim “Üç Kalp” şarkısının sözlerinden çaldım.

…..


Eymir Gölü / ODTU / Ankara 2018


Sabah biraz nefes çalışması yaptım.  Yaptığım solunum tekniğinin adı, “Her iki burun deliğinden sırayla, değişimli olarak solunum yapma.”

Bildiğiniz gibi sağlıklı bir kişide bu değişim, dönüşümlü olarak siz farkında olmadan gerçekleşir. İki saatte bir dönüşümlü olarak farklı burun deliklerinden nefes alıp verirsiniz. Eğer ideal bir sağlığa sahip değilsek, bu süre kişiden kişiye değişir, hatta doğru bir şekilde çalışmaz. Bu değişim sırasında sorun sağ burun deliğinizde ise, zihinsel ve sinirsel rahatsızlığınız vardır. Eğer söz konusu değişimdeki sorun sol burun deliğinizde ise, kronik yorgunluk ve beyinsel işlevlerin azalması söz konusudur. Bu konu hakkında daha ayrıntılı bilgi sahibi olmak istiyorsanız, “İyileştiren Nefes / Luis S.R.Vas” ın kitabını okuyabilirsiniz.

Aslında bu ve benzeri kitapları okumayı çok sevmiyorum; ciddi zihin karıştırıyorlar. Bazı teknikler fazla ritüele sahip gibi anlatılıyor, bu da öz’ ü kaçırmanıza neden oluyor. Örneğin, üniversite yıllarımda birçok meditasyon kitabı almıştım. Akla ziyan teknikler anlatılıyordu. Adam bir lotus oturuşunu beş sayfada anlatıyordu. Hele meditasyon oturuşu sırasında dilini damağın neresine değdirmen gerektiğini anlatmaya başladığında kitabı bırakmıştım. O sıralar okuduğum bir kitapta bir yogi ile öğrencisi arasında geçen bir diyalog vardı. Öğrenci soruyordu. “Ustam en iyi meditasyonu nasıl yapabilirim.” Utsa cevaplıyordu. “Meditasyon yaparak”. Bu söz beynime kazınmıştı. “En iyi meditasyon yapmanın yöntemi, meditasyon yapmaktı.” Ondan sonra bir daha bu konuda hiçbir kitap okumadım.

Fikrimi değiştirdim.

Aklıma pelesenk olan düşünceyi yazıyorum.

“Ben kimin hayatını yaşıyorum?”

 

 

Önder Güngör I 27 Haziran 2021 I  Ankara



Tamamını oku
Tarih: Haziran 13, 2021 Yazar: Yorum: 1 yorum

Söyle kaç Mevsim oldu

 


Küçükken…Yıl daha 1970’ li yıllardayken.. Evde siyah beyaz televizyonlarınız varken. O da sadece mahallede sayılı insanların evindeyken. Televizyonda seyrettiğiniz insanların gerçekten televizyonun içinde olduğuna inandığınız oldu mu? Televizyon kapandığında bu insanlar buraya nasıl giriyor diye televizyonun arka kapağına baktığınız oldu mu?

Benim olmuştu.

Şimdi çocukların elinde telefonlar, tabletler, duvarlarda kocaman LCD’ler. Şu an itibarı ile söylüyorum, hiçbir çocuk elindeki telefonu çevirip, acaba bu insanlar bunun içine nasıl giriyor diye zerre kadar düşünmediğine kalıbımı basarım. Toplumsal zeka nasıl da gelişiyor değil mi? Ne alakası var sen küçükken salakmışsın, ben hiç de öyle düşünmemiştim diyen akranlarım varsa onlara saygılar.

Bir mağazanın TV reyonlarının olduğu yerde asılı onlarca LCD TV’de farklı kanalları gördüğümde aklıma hep Einstein’ ın zaman ile ilgili teorisi aklıma gelir. Einstein tüm zamanın aynı anda geçekleştiğini savunmuştur. Yani 1071 ile 2021 aynı anda yaşanıyor. Önemli olan odaklandığımız zamandır der. Einstein’ a göre bizim odağımız 2021 olduğu için bu zamanı hissediyoruz. Yani TV reyonunda bulunan yüzlerce faklı TV’den hangi kanalı seçersek ona odaklanırız. Hangisini seyredersek o dur.

Daha önce ondergungorblog.blogspot.com’ da yazdığım yazıdan bir bölümü aşağıya aldım:

1954 yılında genç bir fizikçi olan Hugh Everett çoklu dünyalardan bahseder. Dünyada yaşadığımız büyük tarihsel olayların farklı sonuçlarının farklı evrenlerde yaşanmış olabileceğini ve buna benzer paralel evren senaryolarını ilk kez gündeme getirir. Paralel evren hakkındaki tezleri ilk okuduğumda bu adlandırmanın eksik olduğunu düşünmüştüm. Çünkü paralel evreni ya da paralel dünyaları arkadaşlarımla tartıştığımda şunları fark ettim. İnsanlar paralel evrenin/dünyanın varlığına inanıyor ancak bu olayların sınırlı sayıda ve farklı dünyalarda gerçekleştiği düşüncesine kapılıyorlardı. Yani farklı bir evrende farklı hayatlar yaşanabileceğine inanıyorlardı. Ben ise paralel evren/dünya yerine paralel hayatların olduğunu bunun farklı bir mekan ya da faklı bir zamanda ve sınırlı sayıda olmadığını hayal etmelerini söylüyordum. Ancak evrenin sınırsız olduğu ve sürekli büyümekte olduğu yönündeki bilimsel görüşler, farklı dünyalar ya da farklı evrenlerde paralel/çoklu yaşamları daha olası kılıyordu.

 

Bu yıl okuduğum bir yazı ise yüzümde tatlı bir gülümseme oluşturdu. Makale şöyle diyordu:

“Hertog ve Hawking'in yeni makalesinde, uzayın farklı fizik kanunlarının geçerli olduğu 'cep evrenleriyle dolu olduğu' teorisi yerine, bu alternatif evrenlerin birbirinden çok da farklı olmayabileceğini ortaya koyuldu.”

 

Yani alternatif evrenler, aynı zaman ve mekanda olabilir diyordu makale.

Sınırsız depolama kapasitesine sahip bir bilgisayara ne kadar film kaydederdiniz? Tabii ki sınırsız. Açıklamaya çalıştığım şey tam anlamıyla şu. Dünyada 8 milyar insan olduğunu düşünün. Bu 8 milyar insanın hayatı boyunca yaşadığı birçok olayın, farklı sonuçlarla ve farklı bir hayatta yaşanmaya devam ettiğini ve bunun sayısının da milyarlarca olduğunu düşünün. 8 milyar insanın milyarlarca çoklu hayat yaşadığını düşünün. Bunun da sınırsız sayıda olduğunu hayal edin. Unutmayın evren sınırsız bir depolama kapasitesine sahip. Daha da ileri gidelim. Her bir dakikanızda milyarlarca farklı sonuçları olan ayrı bir paralel evren yarattığınızı hayal edin. Bir saat içinde yaşadığınız her dakika için milyarlarca çoklu/paralel hayat…Ve bingo. Bu hayatların her birinde yarattığınız düşünceleri, duyguları…Aklınızın sayamayacağı kadar düşünce…Bilginin büyüklüğüne, evrenin kudretine bak!


Önder Güngör / 13 Haziran 2021 / Ankara



Gözde Öney ' i dinleyelim. O ağacın altı.

 
Tamamını oku
Tarih: Haziran 12, 2021 Yazar: Yorum: 1 yorum

Parrra parrra parraaa

Parrra parrra parraaa



Bugün 12 Haziran 2021

“Günaydın yaşamak!” diyerek yazıma başlıyorum.

Bir şarkı var eskilerden, melodisini çok severim.

“Olmaz olsun cüzdanımda milyonlar
Kalbimde sevgin oldukça
Zenginlik mal mülk para neye yarar
Yanımda sen olmayınca”

Melodisini severim dedim ama sözlerini değil. Şarkının içinde zenginlik var ama sen yoksun. Ben ikisini de isteyenlerdenim.

Maalesef bizim gibi ekonomik açıdan geri kalmış toplumlar, yıllarca bu “azlık” felsefesiyle yetişti. Ya da bu bize bilinçli bir şekilde öğretildi. Alın yazımız oldu.

“İki güzel şeyi yan yana getiremedik hiç!”

Parayla mutluluğun aynı anda olamayacağı, parayla huzurun bir arada olamayacağı, çok paramız olunca sağlığımızı kaybedeceğimiz korkusu, paranın hayır getirmeyeceği ve daha sayısız felsefi sözler beynimize kazındı. Yeni oluşan nöronlarımız hep bu düşünceyi destekledi. Sonra da genlerimizle aktarıldı.

Oysa Avrupa’ lı öyle mi. Kendisine hem zenginliği, hem mutluluğu, hem sağlığı, hem huzuru hem de paranın getirdiği her türlü konforu layık gördü.

Bize, iki tane güzel şeyin aynı anda olamayacağı kodlanmış. Çok gülersek ağlayacağımıza, çok sevinirsek kötü bir haber alacağımıza inandırılmışız.

Yeşilçam filmlerinde de öyle değil miydi? Esas oğlan fakir ama gururlu, aşık olduğu kız zengin ama şımarık, babası ise parasıyla caka satan kötü adam.

Neyse. Bugün yazmak istediğim konu parayla ilgili ama yukarıdaki anlattıklarımla ilgili değil.

Gençler soruyorlar. Abi, hangi mesleği seçelim? Hangi bölümü yazalım diye? Onlara diyorum ki, hangisinde para çoksa onu yazın.

Abi sen böyle deme bari diyorlar?

Saatlerce onlara paranın ne kadar önemli olduğunu anlatıyorum. Onlarsa ergenliğin verdiği hormonlarla, felsefi konulara dalıyorlar. Aşktan, gönülden, samanlıktan bahsediyorlar. Ütopik bir dünyada yaşıyorlar. Gençler. Heyecanları var.

Peki para günümüzde niye bu kadar önemli diye soruyorlar. Eskiden de önemliydi ama günümüzde daha da önemli diyorum. ve başlıyorum anlatmaya. Çünkü arzularımız var. Sahip olmak istediğimiz nesneler var. Eskiden bunların sayısı sınırlıydı. Daha çok somuttular. Arzuladığımız şeylere az sayıda insan sahipti ve bunu onların da kabul etmesiyle rahat bir şekilde alabiliyorduk. Alamasak da arzular şelale değildi. 😊  Günümüzde ise arzulanan şeylerin sayısı somut ve soyut olarak son derece fazla. Üstelik sadece birilerinin elinde değil. Her yerde. Kafanızı çevirdiğiniz her şey arzu yaratabiliyor. Cep telefonunuzun içindekiler, bilgisayarınızın ekranındakiler, sokaktakiler, vitrindekiler, arkadaşınızdaki.

Onlar da haklı. İstedikleri mesleği yapmak, ideallerinin peşinde koşmak istiyorlar. Ama hayat tecrübelerim, bunları başaran insanların sayısının çok az olduğunu söylüyor. Niye paradan bahsediyorum onlara, çünkü daha yolun başındalar, daha tercih aşamasındalar, ilk adımlarını atacaklar. Ben de ilk sözü söylüyorum. Yani Ankara'ya gelmiş bir insan nereden ev alayım diye sorarsa bir fikir veririm, ama henüz hangi ilde yaşayacağına karar vermemişse bu insana daha farklı bir tavsiyede bulunabilirim. Bunun gibi. Onlar daha yolun en başındalar.

Napolyon’ a atfedilen bir hikaye var:

Napolyon'un esir olarak aldığı bir general “Siz para için savaşıyorsunuz biz ise şerefimiz için savaşıyoruz!!” deyince Napolyon "Doğru, herkes kendisinde olmayan şeyler için savaşır." demiş. Bunun çok değişik versiyonları da var.

Ünlü bir şarkıcıyla röportaj yapan spiker;

“Efendim sizin için dünyada en önemli şey nedir? Para mı? Dürüstlük mü?” diye sorunca:

Şarkıcı “Para” diye cevap veriyor.. Spiker “Sizden hiç beklemediğim bir cevap, ben olsam dürüstlük derdim.” derdim. Bunun üzerine şarkıcı, “Haklısın, herkes kendisinde olmayanı ister.” der.

Yıllardır hep şunu iddia ederim. Para insanlık tarihinde her dönem önemli olmuştur. Bazı dönemler lüks bir hayat için bazı dönemler ise sadece yaşayabilmek için. Antik kentlere bakın. Kazılarda çıkan evlerin neredeyse tamamı zenginler için yapılan evler. Para hakkında söylenmiş ve sizi paradan soğutmaya çalışan saçma sapan felsefik sözlere de inanmayın. Sizler Aristo’ nun, Sokrates’ ın fakir olduğunu mu düşünüyorsunuz? Ya da imrenerek okuduğunuz geçen yüzyılın varoluşçularının, felsefecilerinin  yoksul mu olduğunu düşünüyorsunuz? Parası olmayan insanların müzikle, sanatla uğraştığını mı sanıyorsunuz? Bir iki istisna olabilir ama…diğerleri? Antik kentlerde bulunan kütüphanelere, tapınaklara fakirlerin gittiğini mi sanıyorsunuz.

Kimseye para hayatınızın en önemli odağı olsun demiyorum ama onu görmezden gelmeyin diyorum. Yoksa o sizi hiç görmez.

Çok paradan da bahsettiğim yok, sadece paradan bahsediyorum.

Para önemli değil, zenginlik önemli diyorsanız. O çoook farklı bir tartışma. Şu andaki yazımın konusu değil. Onu da bir gün tartışırız. Eğer mutlu olmaktan bahsediyorsanız. O da farklı bir şey. Aristo’ya göre mutluluk bir amaçtır, hedeflenmesi gereken tek şeydir.  Zaten buna hiç itirazım yok. Sadece şu andaki konumun dışında. Para istemiyorum mutluluk istiyorum diyorsanız yolunuz açık olsun. Ama yazımın ana konusu da bu zaten. Niye ikisini istemiyorsunuz? İkisinin bir arada olamayacağını kim söylüyor?

Ama para konusunu konuştuğum gençler genlerindeki kodlara uygun davranıyorlar. Kurdukları güzel hayallerin yanına parayı yakıştıramıyorlar. Sanki para olursa hayallerindeki büyü bozulacakmış gibi davranıyorlar. Ancak birçoğu kurduğu hayalleri için paraya ihtiyaçları olduğunu kavrayamıyorlar. Bu onların suçu değil. Bize aktarılan genleri biz de onlara aktardık. Zenginliği, bolluğu hiç kendimize yakıştıramadık. 

Belki de paraya ulaşma yolunu zahmetli buluyorlar.

Paranın sizi farklı bir insan yapacağına inanıyorsanız ona da bir şey diyemem.

Sonuç:

Zenginliği, bolluğu hiç kendimize yakıştıramadık. Mutluluk, zenginlik, aşk, arzulanan hayat…hepsini bir arada isteyin. Buna yakışırsınız.

Bu kadar laftan sonra Gözde Öney dinleyelim.

Gözde Öney - Gel Gönlümü Yerden Yere Vurma Güzel (Cover)



Önder Güngör / 12 Haziran 2021 / Ankara
Tamamını oku