Tarih: Aralık 26, 2021 Yazar: Yorum: 1 yorum

Tek burun deliği nefesi ve alkol

Tek burun deliği nefesi ve alkol arasında bir ilişki olduğunu düşünüyorsanız yok. Ya da var.

Niye yazımın başlığı öyle bilmiyorum?

Çok içki içtiğim gecenin sabahı erken kalkarım. İçki uyutmuyor. Sabahın köründe dikiyor beni havaya.

Rahatlamak için tek burun nefesi tekniği ile nefes egzersizi yaparım. 

Normalde bir burun deliğinin hakim olduğu nefesi alış verişimiz vardır. 3-4 saat arayla bu nefes döngüsü değişir diğer burun deliği daha hakim hale gelir. Fizyolojik bir olaydır.


Bu yüzden tek burun deliği ile nefes tekniği geliştirilmiştir. Önce bir burun deliğimi burun kanatlarına parmağımla basarak kapatır diğer burun deliğimden yavaşça dörde kadar sayarak derin nefes alırım. Nefes aldığım burun deliğimi kapatarak diğer burun deliğimden sekize kadar sayarak nefesimi veririm. Sonra hemen nefes verdiğim burun deliğimden tekrar dörde kadar sayarak nefes alır nefes aldığım burun deliğimi kapatarak diğer burun deliğimden nefes verir ve yine nefes verdiğim burun deliğimden nefes alarak defalarca tekrarlarım.

Dediğim gibi çok içtiğimde bana iyi geliyor. Aslında içki de iyi geliyor. Zaten arkadaşlarım bu aralar çok içtiğimi söylüyorlar. Hiç biri neden içiyorsun demiyor.

Hemen aşağıya bir şarkı bırakıyorum.




Bir derdim var.



İlk içkiye başladığım günü hatırlıyorum. Küçükken içki sofralarında tadımlık yudumladığım içkiden bahsetmiyorum. İlk biramı alıp, gizlice içtiğim günden bahsediyorum. 1986 yılıydı. Küçükkuyu ile Göztepe arasında Mithatpaşa Caddesinden yürüdüğüm yıllardı o yıllar. O zamanlar Sahil Yolu yoktu. Mithatpaşa Caddesi' nde deniz tarafındaki apartmanların duvarlarına denizin dalgalarının vurduğu zamanlardı. Troleybüsler çalışıyordu. Konak Üçkuyular yönünde caddenin sol tarafından yürürdüm hep. Küçüklüğümden kalma alışkanlık. Sonraları hep soldan gittim. Taşı bile sol elimle attım. Küçükkuyu' dan bir iki durak sonra kayalıkların üzerine yapılmış bir park vardı. Adını hiç bilmiyorum. Bakkaldan bira alıp o parka gitmiştim. Bir birayı içtikten sonra kafam dumanlı Göztepe' ye doğru yürümüştüm. O günden sonra hep içtim. 



O ilk birayı içmeyecektim. Şaka şaka. İyi ki içmişim.


Tamamını oku
Tarih: Aralık 19, 2021 Yazar: Yorum: 0 yorum

Kemalpaşa-Pazar-Gürcistan

 Kendinden başka bir şeye ne kadar çok bağımlı olursan,
o kadar az mutlu olursun. Mutluluk kendine yetebilmektir. 

(Paulo Coelho)


Görsele dikkatli bakarsanız, yeşilliklerin arasında bir ev göreceksiniz. Bunun gibi yüzlercesi var. Nasıl ev yaptın oraya be abicim? Hadi yaptın nasıl iniyorsun nasıl çıkıyorsun oraya?

2016 yılının Eylül ayının son günleriydi. Sami, babası için aldığı arabayı Kemalpaşa' ya götürecekti. "Önder Abi ben memlekete gidiyorum. Hadi gel birlikte gidelim." dedi. Ne zamandır ben de gitmek istiyor bir türlü fırsat bulamıyordum. Planı yaptık. Çarşamba gününden 2 günlük yıllık izin aldım. 4 gün kalıp Pazar akşamı geri dönecektik. Perşembe sabahı erkenden yola çıkacaktık. Eşyalarımı hazırladım. Sami' nin muayenehanesine (Ankadent)  gittim.  Hastalar bitince Sami' lerin evine gidip sabah erkenden yola çıkacaktık. Asansörden inerken "Önder Abi senin eşyan hazır. Ben de eve gidince hazırlayayım. Niye sabahı bekleyelim ki akşamdan çıkalım." dedi. Öyle yaptık. Saat 22.30 gibi yoldaydık. Bastık gaza. Sabah çok erken saatte Trabzon' daydık. Önce Pazar'a uğrayacak, orda kahvaltı yapıp, öğleden sonra da Kemalpaşa' ya gidecektik. O yüzden sabahın erken saatinde kimseyi uyandırmamak için hava aydınlanıncaya kadar bir benzin istasyonuna park edip, arabanın içinde uykuya daldık. Uyudum mu bilmiyorum ama iyi üşüdüğümü hatırlıyorum. 

Yol boyunca yağmur yağdı.



Karadeniz bildiğiniz gibi. Her tarafı yeşil. Yolculuğumuz yağmurla geçti. Burada yağmur başladı mı günlerce sürüyormuş. Şansımıza güneşi gördüğümüz günler de oldu.




Arkadaki arabalar bizim. Trabzon' da bir arkadaşımızın yeni aldığı arabayı aldık. Dönüşte Ankara' ya getireceğiz onu. Bizim için iyi oldu. Arabayla gittiğimiz yolu arabayla döneceğiz. Of tabelasına ait görseli büyütürseniz +1 inci kişiyi görürsünüz. Burası Karadeniz...

Öğleden sonra Kemalpaşa' ya vardık. 

 Sami de atmacaları seviyor. Ben elime almaya korktum. Isırır mısırır.


Buralarda atmacacı olmayan adam yok. Sohbetler hep atmaca üzerine. Önce küçük bir böcek sonra küçük bir kuş, o kuşla da göç eden atmacaları yakalıyorlar. Böcek, dana burnu. Küçük kuş ise, örümcek kuşu. Dağda ağlarla tuzak kuruyorlar. Tente denilen yerde günlerce atmaca geçmesini bekliyorlar.

Tente

Sami' nin babası da iyi atmacacı. Günlerce burada oturup atmacanın geçmesini bekliyor. Biz de biraz bekledik ama atmacanın bugün geçmeye niyeti yoktu.

Tente' nin olduğu yerden Kemalpaşa manzarası harika. Ben aşağıdaki görseli çektiğimde Kemalpaşa henüz ilçe olmamıştı. Bir yıl sonra ilçe olacaktı.

Ağlar atmaca için. 

Allahtan tentenin oraya gittiğimizde yağmur durdu. Ancak her yer çamur. Onlar alışık hoplaya zıplaya dolaşıyorlar. Ben kayıp, popo üstü düşmemek için bir adımımı 10 dakika düşünerek atıyorum. 

Bu harika doğanın ortasında, yılar önce Dr. Deppak Chopra' nın Büyücünün Yolu kitabında okuduğum, bir şiir geldi aklıma.

''Ne olurdu uyusaydın, 
 Ve ne olurdu
 uykunda
 rüya görseydin?
 Ne olurdu
rüyanda
cennete gidip
garip güzel bir çiçek koparsaydın?
Ne olurdu
uyandığında
çiçeği elinde bulsaydın?
Ya sonra ne olurdu?''


Tellerin altındaki damlalar.

Yazımın başında burası Karadeniz demiştim ya. İşte o durumlardan biri daha. Yol tıkalı.


Yürüyerek gittik baktık.



Yağmurdan dolayı tepede gevşeyen kayalar yolda giden bir minibüsün üzerine düşmüş. Allahtan hiç kimseye bir şey olmamış. Ucuz atlatmışlar.



Yolun açılması için bir saat kadar bekledik. Daha sonra yaylalara doğru döndük.



Hepsi aynı yöndeymiş sorun yok. 😅


İşte bu olmadı. Ne tarafa gitsek ki? 😇


Abu Deresi' nin yanındayız. Derenin karşısında Sami' nin halasının evi var. Masadaki biranın biri benim.

Sami, bu derenin eskiden daha derin olduğunu yüzmeyi bu derede öğrendiğini anlattı. 



Abu deresi yüzülecek bir dere gibi gelmedi bana ama Sami' nin anlattığına göre yazın böyle olmuyormuş.



Yemek yediğimiz yerin hemen yanında alabalık tesisi vardı.



Abu Deresi üzerinde bir köprü. Bu köprünün hemen altında bir zincir sarkıyor. Kilit taşına bağlıymış. O kilit taşını çıkarırsan köprü yıkılırmış. 

Dere çevresinde çok fotoğraf çekildik. Bir tanesini bıraktım aşağıya.




Kilit taşına bağlı zincir.

Serender

Evet bu da serender. Serender, eskiden yiyecekleri saklamak ya da mısır kurutmak için  kullanılıyormuş. Evden bağımsız bir alan olarak yapılıyormuş. Amaç yiyecekleri korumak. Alttaki resimde dört ayağın her birinde fare tırmanması için özel bir tahta olduğunu göreceksiniz.



Bir akşam üstü yanımda getirdiğim kitabı deniz kıyısında okuyorum. Ruhsal Dünyaya Uyanış

(Doğrudan Bilgeliğe Giden Şamanik Yol) Sandra Ingerman & Hank Wesselman

"YÖNLERLE ÇALIŞMAK
Bölgenin ruhu ve Doğanın ruhuyla çalışma yapmanın bir parçası da yönleri onurlandırmaktır. Pek çok şaman bir seremoniye başlamadan önce doğuyu, batıyı, kuzeyi, güneyi ve altımızdaki yeryüzü ile üstümüzdeki gökyüzünü onurlandırır.
Farklı şamanik kültürlerde her yönün farklı bir anlamı vardır. Örneğin, şamanlar genellikle doğu­yu, güneşin doğduğu yönü onurlandırarak seremoniye başlar. Yerli kültürlerde güneşin nasılsa her gün doğacağı gibi bir varsayım asla söz konusu olmaz. Bu nedenden dolayı, yerli halklar güneşi her gün hoşça karşılar, selamlar ve vereceği hayat için ona teşekkür ederler. Seremoniler de bu anlayıştan dolayı doğuyu onurlandırarak başlar.
Bazı şamanik gelenekler bilgeliğin gücü için kuzeyi ve güçlü bir korunmanın, gözetmenin gücü için de güneyi onurlandırır. Batı ise güneşin battığı yön olarak onurlandırılır. Başka kültürlerde de yön­lere hayatın farklı nitelikleri atfedilir. Yönlerin temsil ettiği nitelikler konusunda kültürlerarası bir mutabakat yoktur.
Yeryüzü, bereket ve bolluk içindeki hayat için; gökyüzü ise gü­neş, yıldızlar, gezegenler ve şamanların yardım almak için çağrıda bulundukları hem yeryüzü, hem de gökyüzündeki ruhlar için onur­landırılır."

Ben de buradaki doğayı, denizi, ağacı, kuşu, börtü böceği onurlandırmak için derin bir nefes alıp teşekkür ederim diyorum.








Sonra geri döndük.




Bu da Sami' nin teknesi. Pazar' dayız. Fark ettiyseniz yağmur yok ve hava güneşli. Deniz durgun. Ne yaptık peki? Tabi ki balığa çıktık. Açık denizde dalga vardı. Dalga tekneyi kaldırıyor Pazar' ı görüyorduk. Dalganın içine  düşüyoruz Pazar gözden kayboluyordu, sadece denizi görüyorduk. Tutturdular, bu dalgada deniz seni tutar diye. Dedim yoo iyiyim. Yok deniz seni tutacak. İyiyim kardeşim. Yok tutacak. Tutmayacak tutacak derken. Dedim beni geri götürün. Beni limana bırakıp daha ilerilere açıldılar. Akşam geldiklerinde duydum ki Sami' nin kuzenini deniz tutmuş. Ohhh iyi olmuş dedim.

Pazar

Bunlar da tutukları balıklar. Akşam rakıyla götürdüler. Rakı sofralarının en aranan adamıyım. Vejetarjan olduğum için masada bir kişi eksik gibi oluyor. Balıklar ve etler bir eksik sayıya bölünüyor. Rakı ve biraz peynir bana yetiyor.



Okla gösterdiğim ev Pazar' da Raba (Gaba) ya da ona benzer bir şey dedikleri yerde kaldığımız ev.



Alttaki görselde kaldığımız evden sahilin görünüşü. Eskiden -sahil yolu yapılmadan önce- burası denizin dibindeymiş. Şimdi baya içerilerde.


Buraya kadar gelmişken Gürcistan' a da geçelim dedik. Zaten Kemalpaşa' daki herkes günübirlik Gürcistan' a gidip geliyormuş. Yöre halkı benzini bile oradan alıyormuş. Şimdilerde nasıl bilmiyorum.

Ben devlet memuru olduğum için geçişte bizim taraftaki gümrük çalışanlarına iş yerinden aldığım "yurt dışına çıkabilir" belgesini gösterdim. Kontrollerden sonra yürüyerek Gürcistan' a geçtik O tarafta da işlemler hızlı oldu. Bir taksi kiraladık. Bizi Batum' a götürdü. Birkaç saat sonra gelip almasını söyledik. Yolda giderken Efes birası aldık. Bunu nerede içebiliriz diye sorduk şoföre. Burası Gürcistan istediğiniz her yerde içebilirsiniz dedi. Yürüyerek içebilir misiyiz dedik. Sorun yok dedi. Elimizde biralarla Batum sokaklarında dolaştık.



Sarp Kapısı ilk açıldığında halk daha fakirmiş. İlk yıllarda Batum' u görenler yıllar sonra gittikten sonra Batum' u daha gelişmiş, daha güzelleşmiş buluyorlarmış. Yakında bizi ikiye üçe katlar bunlar  diyorlar. 

Eskiden kızım için Gürcü bir yardımcı tutmuştuk. Kutayisi'den gelmişti. 3 yıl boyunca yatılı olarak bizde kaldı. Lari lirayla aynı değerdeydi. 500 dolar veriyorduk aylık. Dolar 1.4 TL idi. Son dolar yükselişinden sonra şimdi onlar bizi yardımcı olarak tutacak düzeye geldiler. Biz yukarıdaki anıtın önünde fotoğraf çektirirken, para karşılığı fotoğrafımızı çekebileceklerini söylediler. Biz de gerek yok dedik. Şimdi gitsek yüzümüze bakmazlar. Ben bu yazıyı yazarken 1 Lari, 5,32 TL idi.1 dolarda 16,42 TL. Vay be....








Hava yağmurlu olduğu için çok fazla kalmadan sınıra geri döndük.





Dahası da var....

Önder Güngör







Tamamını oku
Tarih: Aralık 11, 2021 Yazar: Yorum: 2 yorum

Sandaletli Seyyah

Bu fotoğrafı izin almadan Sandaletli Seyyah' ın sitesinden aldım. Kızarsa kaldırım.



Bir blog yazarı var. 

Sandaletli Seyyah, Bora Bilgin. 

Hastalardan Öğrendiklerim, Kırkımdan Sonra diye blogları da var.

Çoğunu okudum.

Ekşi sözlükte tek kelimeyle özetlemişler Sandaletli Seyyah' ı. Minimalist gezgin.

Otostop yapıyor, Coach Surfing ' de ya da benzer sitelerde bulduğu evlerde para vermeden kalıyor. Yelkenli kayığı ile kıyı seyahatleri yapıyor. Adam minimalist dedik ya. Rüzgar bedava olduğu için yelkenli kayığı seviyor. Ancak sandaletliseyyah.blogspot.com bedava olmasına karşın sandaletliseyyah.com a para vermiş. Şaka şaka. Binlerce kişiye ilham kaynağı olduğu ve yazılarını okurken hepimizin yüzünde tebessümler yarattığı için kendisine sonsuz teşekkürler.

Gezmek yaşam tarzı olmuş ama bunu hünerli bir şekilde en ucuza mal ediyor.

Benimle ilgili tek benzer yanı yaşı ve mesleği. (Ben İzmirliyim o Ankaralı. Ben Ankara' da yaşıyorum o İzmir'de.)

Ne otostop çekebilirim, ne internetten bulduğum tanımadığım adamların evinde kalabilirim, ne de tıka basa dolmuşlarda seyahat edebilirim. Bakkala gitmeye üşeniyorum. Hele kaldığı otellerin birçoğunda kalamam.

Ama blogunu okuduğunuzda imreniyorsunuz adama.

Bir de alıntı yapayım Kenya yazısından;

"Bir bar müdavimi olup da barmenle muhabbet eden insanlara bazen özeniyorum ama böyle bir ilişki geliştirmenin ne kadar zaman ve para götürdüğünü bildiğimden hiç teşebbüs etmedim. 

Asistanlık zamanlarımızda İzmir’e yeni gelen bir arkadaşımız, liseden beri (o zamanlar 15, şimdilerde 30 yıldır) Kalyon’un müdavimi olan Ümit’e; 

 “Abi şimdi burada kızlarla nasıl tanışıyoruz?” diye sorunca Ümit bilge bir edayla;

“İlk üç yıl hiç kızlarla ilgilenmeden bu barın köşesinde dikileceksin” demişti."



Bir de bu aralar izlediğim ve sevdiğim iki belgesel serisi var. BBC Earth' te Ben Fogle denilen adam var. BBC Earth' de Vahşi Yaşama Dönüş diye belgeselleri var. Adada tek başına yaşayan, ormanda ailesiyle yaşayan, ne ararsanız var. Belgesellerini izlediğinizde minimalizmin dibini görüyorsunuz. En son Macaristan kırsalında yerleşen Julia Pryke ve Gareth Shone'u izledim. İki sevgili İngiltere' deki işlerini bırakıyorlar, paralarının yeteceği bir ev arıyorlar ve Macaristan' da ucuz bir çiftlik evi alıyorlar. Resmen harabe. Ama adamların umurunda değil.

İlginç yaşamlar. Para versen yapmam.

Yine BBC Earth' de Simon Reeve denilen bir adam var. Kuzey Amerika' dan Güney Amerika' ya belgesel çekimi yaparak dolaşıyor. Ülkelerin ve yerel halkların gerçek ve abartılmamış yaşamları gözler önüne seriliyor. Herkes Kanada' ya gitmek istiyor ya. Simon Reeve' in gözünden görün bir de Kanada' yı. San Francisco ' da ilginç. Hele Güney Amerika...

Sandaletli Seyyah' a selamlarımla,


Önder Güngör / 11 Aralık 2021 / Ankara

Tamamını oku
Tarih: Aralık 11, 2021 Yazar: Yorum: 1 yorum

Bir kadın gelir değiştirir seni

 Bir kadın gelir değiştirir seni




Evde miskin miskin oturmayı seversin, bir kadın gelir, kendini Afrika çöllerinde safari yaparken bulursun.

Ömründe iki satır kitap okumayı becerememişsindir, bir kadın gelir, duvardan duvara kütüphane yaparsın odalarını.

Müzik dinlemeyi sevmezsin, bir kadın gelir, elinde gitarla dolaşırsın.

Bütün gün evde televizyon karşısında uyuklarsın, bir kadın gelir, kendini dağda ovada koşarken bulursun,

Kalbine koca bir adam oturmuştur, bir kadın gelir, kalbin pır pır uçar.

Bir kadın gelir, her şeyi bırakır peşinden gidersin.



Bana sorarsan,

Bir kadın geldi değiştirdi beni. 30 yıldır değişiyorum. Hele bu aralar her huyumla ona benziyorum. Karıma.

Şikayetçi miyim? Hayır. Çok hoşuma gidiyor.

Önder Güngör / 09 Aralık 2021/ Ankara
Tamamını oku
Tarih: Aralık 04, 2021 Yazar: Yorum: 0 yorum

Her şey yalan mı?





Sahiden bunları yapabilmek mümkün müydü? Yoksa bir hayal dünyası mıydı.? Yoksa her şey bir rastlantıdan mı ibaretti?
Ya da dedikleri gibi bitmiş yaşanmış bir hayatı yeniden mi yaşıyorduk. Olacaklar önceden belirlenmiş miydi? Biz sadece sabah oynanmış bir maçın tekrarını akşam televizyonda izler gibi mi yaşıyorduk hayatımızı? Bu yazdıklarımı aslında çok önce mi yazmıştım?
Ya da milyonlarca tercih hakkımdan birini kullanmış bunları yazarken ben, başka bir ben diğer tercihini mi yaşıyordu? Ne kadara bölünmüştü yol. Kaç milyar taneydi? Ya da her biri başka bir birey miydi benden kopup giden. Benden bir şey kopup gitmesin diye yol ağzında tercih yapmamalı mıydım?
Peki her şey benim tercihimse al şimdi değiştirdim dediğimde niye değişmiyordu hiçbir şey. Kontrat mı istiyordu benden hayat. İmza mı atmalıydım alnıma?
Derin bir nefes aldığımda dünyadaki bütün havayı niye çekemiyordum? Niye duruyordu nefes? Niye sınırlanmıştı her şey.
Ya diğer insanlar. Eğer onlar benim tercihimse elimi şaklattığımdan niye “puff” diye yok olmuyorlardı? Ya da sen git dediğimde o niye halen daha orada duruyordu. Üstelik daha da burnumun dibinde bitiyordu.
Peki her şey için zaman gerekliyse, bazı şeyleri zamana bırakmam gerekiyorsa, peki o şeyler niye aniden oluyordu? Pat diye.
Bazıları günlerce hayalini kurarken dünya nasıl oluyordu da bazılarının ayakları altında oluyordu? Onlar daha mı hayalciydi?
Ya kuantuma ne demeli? Yoksa o da mı kandırıyordu bizi?

Yoksa bu hayatta, kanıyor muyduk? Bilmiyor muyduk?

Önder Güngör / Ankara / Aralık 2021
Tamamını oku
Tarih: Kasım 30, 2021 Yazar: Yorum: 0 yorum

Kendinden de bir şey eksilmez.

 



Ölmek üzere olan yaşlı bir baba, yatağının başına üç oğlunu çağırarak onlara vasiyette bulunur.


- Oğullarım ben ölünce, birbirinize düşmemeniz için, size sahibi olduğum 17 deveyi paylaştırmak istiyorum. Miras olarak develerin yarısını büyük oğluma, üçte birini ortancaya, dokuzda birini ise küçük oğluma bırakıyorum.

Babalarının ölümünden sonra, mirası babalarının vasiyeti uyarınca paylaşmak üzere kardeşler bir araya gelirler. Fakat bir türlü işin içinden çıkamazlar. Çünkü 17 sayısı ne ikiye, ne üçe, ne de dokuza bölünebilir.

Bu işin üstesinden ancak köyün tecrübeli ehli, yaşlı bilgesi gelir, diye düşünüp ona giderek danışırlar.

"Benim bir devem var onu da alıp yeniden hesap yapın" der. Bu cömertliğe çok şaşıran oğullar, 18 deveyi pay etmeye girişirler. Önce ikiye bölerler, büyük oğul 9 develik payını alır. Sonra üçe bölerler, çıkan 6 deveyi de ortanca oğul alır. Daha sonra dokuza böldüklerinde 2 deveyi de küçük oğul alır. Ama, bütün develeri paylaştıktan sonra ortada fazladan bir deve kalır yine..

Oğullar bu duruma da çözüm getirmesi için, yeniden yaşlı bilgeye başvururlar. Bilge kişi güler ve:

"İyi öyleyse" der. "Sorununuz çözümlendiğine göre ben de devemi geri alabilirim artık."

Bilge kişi bu hikayede tıpkı "bilgi" gibi katalizör olarak olaya girer, çözümü sağladıktan sonra olaydan çıkar.

Sorunu çözmede insanlara yardımcı olur, ama kendinden de bir şey eksilmez.


Alıntıdır.
Tamamını oku
Tarih: Kasım 25, 2021 Yazar: Yorum: 0 yorum

Uzayda ne var ki?

 



Sabah 07.30’ da Mevsim’ i okuluna bıraktım. Kapıdaki güvenlik ateşini ölçtü. 35.3 dedi. O sırada okul görevlilerinden biri yerde birikmiş su birikintisini süpürüyordu. Güvenlik görevlisi;

“Abi sen ne yaptın? Bir yerdeki suyu başka bir çukura süpürdün, dağıtacaktın o suyu.” dedi.

Görevli biraz geriye çekilip, yaptığı işe baktıktan sonra “Oldu, oldu.” dedi.

Güvenlik görevlisi haklıydı.

Arabayı iş yerinde her zamanki sokağa park ettikten sonra Metin Oktay Park’ ına doğru yürüdüm. Yolda orta yaşlı sarışın bir kadın bağırarak “İpini yakalar mısınız?” diye seslendi. Baktım, bir sokak köpeği bana doğru koşuyor. Köpek iri yarı. Üstelik sokak köpeği. Sonradan tasmasını fark ettim. Köpeğe elimle “Gel gel.” diye işaret ettim. Köpek yanımdan daha hızlı koşarak geçti gitti. Kadın topallayarak yürüyordu. “Düştünüz mü?” diye sordum. “Evet” dedi. “Köpek mi çekti?” dedim. Cevap vermedi. “Geçmiş olsun.” diyerek yoluma devam ettim. O köpeği yakalamak için kadına yardım etme cesaretini kendimde bulamadım. O da öyle bir yardım istemedi zaten. Muhtemelen barınaktan alınmış bir köpekti. İri yarı ve sert bakışlı olmasına rağmen yanımdan zıplayarak geçişi çok şirindi. Çayıra salınmış atlar gibi zıplaya zıplaya kaldırımda kırıtıyordu. Barınaktan ya da sokakta terk edilmiş  köpekleri evlerine alan insanlar bana toplumun bir tık üstündeki insanlar gibi geliyor. İçimden kadına teşekkür edip Metin Oktay Park’ ına daldım. Bir, iki tur sonra iş yerine.

Masama oturup, radyomu açtım. Önümde sayfaları açık olan kitaptan birkaç satır okudum ki,  içeriye kat görevlisi daldı. Yerleri paspaslıyordu. “Hava nasıl hocam.” diye sordu. “İyi gibi ama parkta yürürken biraz üşüdüm.” dedim. “Hocam aslında havada kar havası var. Dün gece yağar diye çok bekledim ama yağmadı.” dedi. “Bu yıl kuraklık olacakmış.” dedim. “Hocam herkesin biraz dikkat etmesi lazım yoksa dünya bitecek.” dedi. “O yüzden Mars’ta koloni kurmaya çalışıyorlar ya.” dedim. “Hocam kursunlar ben gitmem.” dedi. “Zaten seni beni götürmezler. Sadece zenginler gider. Geri kalanlar dünyada kalır. Zengin dediysem de öyle böyle değil. Türkiye’ nin en zengini bile onlara göre fakir kalır.” dedim. “Olsun ben gitmem.” dedi. “Hem hocam uzayda ne var ki gideyim? “ dedi. Düşündüm. Doğru söylüyordu. “Bildiğimiz uzayda ne vardı ki?”

O sırada önümde açık olan kitabın sayfalarından az önce okuduğum satırlar aklıma geldi. Prana olayının anlaşılması çok zordur, çünkü Prana ne oksijen ne de havadır. İnsan nefesini tutarak bir süre yaşayabilir. Yoga teknikleri sayesinde insan saatlerce nefessiz kalabilir. Bu sırada organizmanın doğasında olan Prana yaşamı desteklemektedir. Bununla birlikte Prana olmadan insan bir saniye bile yaşayamaz. Prana sözcüğü, “kozmik enerji”, “evrensel enerji”, veya “yaşam enerjisi” anlamında kullanılmaktadır.” Akif Manaf / Nefes Sanatı

 

Önder Güngör /25 Kasım 2021 /Ankara /Bahçelievler

 


Tamamını oku
Tarih: Kasım 21, 2021 Yazar: Yorum: 1 yorum

Üç Ben

1992 yılının Aralık ayıydı. O zamanlar kışlar daha bir soğuktu sanki. Kalın paltom üzerimde üşüyerek gidiyordum tiyatro salonuna. Hafiften kar yağıyordu. Tiyatro salonu kaldığım yurda yakındı. Numune Hastanesi ile Hacettepe FTR binasının arasındaki meydandan Gençlik Parkı'na doğru yürüdüm. Bu yolu hiç sevmezdim. Hem yaya trafiğine uygun değil, hem çok karanlık, hem de yolun aşağısında EGO otobüslerinin ilk duraklarının olduğu daha köhne bir yola çıktığı içindi.



Tiyatro binasına girmeden önce üzerimdeki karı yere döktüm. İçerisi sıcacıktı. Sarı ışıklar her tarafı sapsarı yapmıştı. Herkes gibi beklemeye başladım.
Oyun 20.15 te başlayacaktı. Daha yarım saat vardı. Duvarda camekan içinde oyunla ilgili sahnelerin olduğu fotoğraflar ve oyuncular hakkında bilgiler vardı. Bunları her gittiğim oyunda , oyuna girmeden önce mutlaka okurdum. Yine öyle yaptım. Daha sonra etrafı seyre daldım. Orta yaşlı bir adam vardı. Çevresinde 5-6 kişi onu dinliyordu. Ne konuştuklarını merak edip yavaşça onlara doğru yaklaştım. Fakat ne kadar yaklaşırsam yaklaşayım hiç bir şey duyulmuyordu. Ancak tiyatro binasına giren herkesin adamla selamlaştığını fark ettim. Adama karşı olan dikkatim daha da arttı. Evet. Herkes mutlaka bu adama merhaba diyor ya da kısa bir konuşmaya dalıyordu. Herhalde çok tanınan bir adam diye düşündüm. Yüzünü tekrar inceledim. Bildiğim siyasilere benzemiyordu. Sanırsam bürokratta değildi. Çünkü hiç bir bürokrat başında fötr şapkası ile dolaşmazdı. Belki tiyatrocudur diye düşündüm.
Oyuna on dakika kalmıştı ama arkadaşlarım henüz daha gelmemişlerdi. Sekiz kişi olacaktık. Hayret hiçbiri de yoktu. Belki de hepsi buluşup , gelecekler diye düşündüm. Tekrar adama odaklanmıştım. Şimdi de çevresindekiler ona bir şey anlatıyorlardı. Adam onları dinliyor ve neşeli tavırlarla karşılık veriyordu. O kadar dalgın bir şekilde gözümü dikmişim ki, bir anda hepsinin dönüp, bana baktığını fark ettim. Çok utandım. Hemen duvardaki yazıları okuyormuş gibi yaptım. Kontrol amaçlı tekrar baktığımda, eski sohbetlerine devam ederlerken görüp, bir "oh.." çektim. Nerede kalmıştı bizimkiler....Son beş dakika ..Ama ortalıkta kimse gözükmüyordu. Duvarda bir telefon asılıydı. Cebimden bir jeton çıkarıp , arkadaşlarımdan birini aradım.
"Alo. Oya?"
"Efendim"
"Kızım neredesiniz? Oyun başlamak üzere daha evden çıkmadınız mı?"
"Yoooo.."
"Niye?"
"Olum sen bugün aradın ya.. Bugün tiyatroya gitmiyoruz. Biletler yarınaymış. Ben size yanlış söylemişim dedin. Hatırlamıyor musun?"
"Kim.? Ben mi? Ne?"
Tam o sırada tiyatro salonunun kapıları kapanmak üzereydi. "Ben seni ararım. " deyip, koşarak salona girdim. Yerimizi buldum. Beş kişilik boş yer. Çok kolay buldum. Oyun başlamıştı ama benim aklım halen daha telefonda konuştuklarımızdaydı. Allah allah. Nasıl bir iş bu böyle. Ben kimseyi aramamıştım.
Oyunun on dakikası geride kalmıştı ama daha bir kelimesini bile dinlememiştim. Ben ne zaman aradım? Yalan söylüyor. Ama peki o gelmedi. Ya diğerleri.. Onlar niye gelmedi?
Birden salondan gelen yüksek sesle irkildim. "Evlat!"
Ses sahneden geliyordu. Dikkatimi biraz daha yoğunlaştırarak sahneye baktım. Bekleme salonundaki adam sahnedeydi. Demek ki tiyatrocuydu. Ondan herkes onu tanıyordu. Adam tekrar bağırdı. "Evlat!"..Neee..Adam bana bağırıyordu...
Evet bana bağırıyordu. Bütün salonda bana bakıyordu. Dondum kaldım. Allahım ne olmuştu? Ne yapmıştım ben ki adam oyununu bırakmış bana bağırıyordu?
Tekrar yüksek bir ses. "Evlat ne düşünüyorsun öyle? Arkadaşlarını niye telefonla arayıp, oyunun yarın olduğunu söylediğini mi düşünüyorsun?"
Buz gibiydim. Adam düşüncelerimi mi okuyordu? Neler oluyordu?  Bir sahnedeki adama, bir de salondaki bana bakan insanlara bakıyordum. Yahu. Neydi bu başıma gelenler?
Adam sahneden indi ve bana doğru yaklaştı. Sıranın en başına geldi. Eliyle işaret etti. Ben de hiç sorgulamadan aralardan geçerek adamın yanına geldim. Oyun tamamen durmuştu. Oyuncuların hepsi sahneden inmişlerdi. Seyirciler , herkes ayaktaydı.
Titrek bir sesle..
"Ben ben bir şey yapmadım ki..." diyebildim.
Adam kolunu omzuma attı.
"Hayır evlat hiç bir şey yapmadın." dedi ve devam etti. "Bak buradaki herkes Türkiye'nin çeşitli yerlerinden sadece seni görmeye geldiler. Bizler gerçek oyuncularız. Sahnede oynamıyoruz." dedi.
Başımı kaldırıp, etrafa bakındım. Herkes gülümseyerek bana bakıyordu. Kocaman bir halka oluşmuştu çevremizde. Bayan, erkek, çocuk, yaşlı herkes çevremizdeydi.
Adamın kolu omzumda, kapıya doğru yürüdük. Kapının önünde yaşlı bir adam kapıyı açtı bize. Beyaz saçlı, kırışık suratlı ama çok dinç görünümlü ihtiyar adam. Gülümsüyordu. Daha sonra birçok kez çıkacaktı karşıma bu adam.
Önce salondan sonra da tiyatro binasından dışarı çıktık. Kabanım içeride kalmıştı ama soğuk havaya rağmen hiç üşümediğimi farkettim. Hatta tatlı bir sıcaklık hissediyordum. Yavaş adımlarla Hacettepe'ye doğru yürümeye başladık.
"Evlat. Seni hep izledik. Yıllarca. Ama bugün izleme bitecek. Ancak bu sana bağlı. Eğer başarırsan artık seninle daha yakın bir ilişkide olacağız." dedi.
"Siz kimsiniz? Beni niye izlediniz? Ben hiç bir olaya karışmadım. Sadece okuluma gidiyorum." dedim.
Yüksek sesle güldü. İtfaiye Meydanına giden sokağa doğru döndük. Sanki kaçmamdan korkuyormuş gibi kolu halen daha omzumda bana sıkıca sarılmış haldeydi.
"Soldaki yol daha yakın benim için. Hem buraları bu saatte çok tehlikeli olur." dedim.
Adam hiç ses vermeden sessizce yürümeye devam etti.
"Sen istemeden başına hiçbir şey gelmez." dedi.




Aniden yolda üç tane genç belirdi. Birbirleriyle kavga ediyorlardı. Üçü de aşağı yukarı aynı boy ve aynı yapıdaydılar. Adama dönüp, bir şey söylemek istedim. Başıyla işaret edip sadece izlememi söyledi. Beni kolunun kuvvetiyle kavga eden adamlara daha da yaklaştırdı. Artık adamları daha net seçiyordum. Biri yerde yatıyor ve başını korumaya çalışıyordu. Diğeri de ayakta yerde yatan bu adamı tekmeliyordu. Üçüncüsünün elinde silah vardı. Sanki ikisini de vuracakmış gibi silahını onlara doğrultmuştu. Biraz daha yaklaştık. Aman allahım. Bu gençlerin üçü de Ben'dim. Kalbim heyecanla çarpamaya başladı, aynı anda yerde yatan adamın korku dolu hislerini hissetmeye başladım. Sonra da ayakta tekmeleyenin sinirini. En son olarak elinde tabancası olan adamın hisleri . Hepsi değişerek bedenimi sarıyordu. Yanımdaki adama baktım. Beynim çatlayacak gibiydi. Tekrar izlemem için işaret etti. Kafamı çevirdiğimde kavga edenler yok olmuştu. Üç genç ve üçü de bendim. Öldüresiye dayak yiyiyor, öldüresiye dövüyor ve gerçekten öldürmek için bekliyordum.
Soluk soluğa kalmıştım. Yutkundum. Adam panik halimi anlamıştı. Tekrar yürüdük. Yolun sonuna geldiğimizde durduk.
"Buradan sonra yalnız gideceksin." dedi.
Korkumu hissederek.
"Korkma bir şey olmayacak. Ancak senden bu akşam bir şey yapmanı istiyorum. Odana gidip, uyuyacaksın. Sabah kalktığında bu SENlerden hangisi olacağına karar vereceksin. Bu verdiğin karara göre seni ya izlemeye devam edeceğiz ya da bizden biri olacaksın."dedi.
Sonra devam etti.
"Kararını bize söylemene gerek yok. Biz onu hissedeceğiz." dedi.
Allahım neydi bu başıma gelenler. Ne tiyatroydu ama. Üç ben.
Akşam korku içerisinde uyuyacağımı zannediyordum ama çok tatlı bir uyku uyudum. Kendimi hiç bu kadar güvenli hissetmemiştim. Huzur içinde uyandım. Sabah kalktığımda kararımı çoktan vermiştim. Dün akşam tiyatroda unuttuğum paltom odamdaydı. Paltomu giydim ve okula doğru yürümeye başladım. Evet kararımı çok an vermiştim. Bir çocuk gibi sevinçliydim. Dün akşam o sokaktaki benlerden dördüncü olanını seçtim.
Zaten o günden sonra tiyatroda gördüğüm insanlarla hep karşılaşacaktım.


Önder Güngör / Ankara / 2008
Tamamını oku
Tarih: Kasım 18, 2021 Yazar: Yorum: 0 yorum

Hayatımızdaki kontratları değiştirirsek....

Gözümü açtığımda saate baktım. 06.50 . Yataktan çıkmak için ideal bir saat. Sağıma dönüp Gamze'ye baktım. Yatakta yok. Hayret benden önce kalkmış. O da ne?. Burası bizim yatak odamız değil ki? Heyecanla yataktan fırladım. Odayı bırak ev bizim evimiz değil. Panikle odadan çıktım. Evet bu ev bizim evimiz değil. Hızla odalara girip çıktım. Evde benden başka kimse yoktu. Aman allahım benim ne işim var bu evde. Yatak odasına geri döndüm. Etejerin üzerinde bir cep telefonu vardı. Telefon benim değildi. Hemen oradan Gamze'nin telefonunu aradım. Gamze'nin sesi...

- Alo aşkım nasılsın? 

-Buyurun kimsiniz? 

-Aşkım ben. 

-Siz kimsiniz beyefendi?

Bu da ne demek ya...

-Gamze'cim neredesin? 

-Beyefendi siz kimsiniz? 

-Aşkım benim. Önder.

-Kardeşim sapık mısın nesin? Bir, bana aşkım deme. İki, ben evli değilim. Önder diye birini de tanımıyorum. Yanlış aradınız?

Çat! Telefon kapandı.

Herhalde dün akşam burada kaldığım eve gitmediğim için bana çok kızgın diye düşündüm. 

AMA BENİM BU EVDE NE İŞİM VAR?



Gamze'nin annesini aradım?

- Alooo damadınız konuşuyor? 

- Ne damadı evladım? 

- Ben Önder? - Önder. Hangi Önder. Tanıyamadım. Oğlum yanlış aradınız galiba benim kızlarım bekar? Önder diye birini de hatırlayamadım.

Acaba yanlış mı aradım? 

- Büyük kızınız Gamze değil mi? 

- Evet. 

- İşte ben onun kocasıyım. 

- Tövbe estağfurullah. Oğlum yanlış aradın. Kızımın ismi Gamze ama benim kızım hiç evlenmedi.

Aman allahım neler oluyor? Çıldırdım herhalde diye düşündüm. Evi biraz dolaştım. Evin her yerinde benim fotoğraflarım vardı. Üstelik fotoğraf çektirdiğim kişilerin hiç birini tanımıyordum ve bu fotoğrafları nerede çektirdiğimi de hiç hatırlamıyordum. Daha önce hiç gitmediğim yerlerde fotoğraflarım vardı. Bu evde ne işi vardı o fotoğrafların? Asıl benim ne işim vardı?

Mutfak dağınıktı. Masanın üstünde bir adet tabak vardı. Kirlilerin hepsi lavabodaydı.

Kapı çaldı.

- Ekmek ister misiniz Önder Bey? 

Aaa bu adam beni tanıyordu. 

- Beni tanıyor musunuz? -

 Anlamadım? Kaç ekmek vereyim?

Bu adamdan ben niye buradayım, ne oldu vb.. şeyler öğrenmeliydim.

- Baksanıza siz bu apartmanda görevlisiniz değil mi? 

- Önder Bey şaka mı yapıyorsunuz. Ben 5 yıldır bu apartmandayım. Siz iyi misiniz? 

Siz iyi misiniz lafını siz manyak mısınız? der gibi sordu ama...onunla uğraşacak halde değildim. 

- Sana bir şey soracağım ben bu apartmanda kaç yıldır oturuyorum.? 

- Vallahi ben bilmem abi siz daha iyi bilirsiniz? Ben geldiğimden beri burada oturuyorsunuz?

Yuhhh. Demek ki burası benim evim. Ben kesin kafayı yedim.

- Peki Gamze Hanım'ı gördün mü? Galiba biraz erken çıkmış? 

- Gamze Hanım da kim abi?

Yok bir şey tamam deyip kapıyı kapattım. Allahım çıldıracağım galiba. Sabah bilmediğim bir evde uyanıyorum. Karım beni tanımıyor. Annesi beni tanımıyorum. Ömrümde ilk kez gördüğüm bir adam beni 5 yıldır tanıdığını söylüyor. Ne koydunuz benim içkime.....

Aklıma bizimkileri aramak geldi. 

- Anne naber? 

- Buyurun evladım Kkmi aradınız? 

- Anne ben Önder? 

- Evladım yanlış aradın?

Gamze'nin kardeşini denedim.

- Arzu'cum ben Önder Abi'n nasılsın? 

- Kim anlamadım. 

- Enişten len manyak. 

- Pardon yanlış oldu. Benim ablam evli değil ki? Siz yanlış Arzu'yu aradınız galiba. Hem manyak sizsiniz?

Telefon kapandı. Hayret. Onlarda beni tanımıyorlar. Çok ilginç. Hangi boyuttayım ben. Hayatımdaki hiç kimse beni tanımıyor ama hepsi yerli yerinde. Telefonları aynı,sesleri aynı, isimleri aynı , akrabalıkları aynı. Yerinde olmayan bir tek benim herhalde.

Nasılsa benim evim. Buzdolabını açtım. Ayak üstü kahvaltı yapıp, işe gideyim diye düşündüm.

Benim olmayan ama bana ait olduğunu düşündüğüm elbiseleri giydim. Hepsi tam uydu.

Montu giydikten sonra aklıma bir şey takıldı. Peki işe neyle gidecektim. Arabam yerinde duruyor mu acaba?

Holde bir çanta vardı. Benim çantam olmalıydı. Ön gözünde bir araba anahtarı buldum. Kesinlikle benim arabama ait değildi. Apartmandan çıktım. Otoparkta, anahtarın üzerine bastım. Biip diye bir ses, ışıklar yanıp söndü. Vaayyyyy . Zevkli adammışım bu arabayı beğendim.

İşe doğru yola koyuldum. İş yerime geldiğimde kapıdaki çocuklar beni tanımadılar. Odamda ve masamda başkaları vardı. Burası benim iş yerim değildi artık. Koridorda Gamze'yle karşılaştık.

- Merhaba aşkım dedim? - Bana tuhaf tuhaf bakıp. Telefondaki sapık sen miydin? deyip koşarak yanımdan uzaklaştı.

Arabaya geri döndüm. Holde bulduğum ve yanıma aldığım arka koltuktaki çantayı açtım. Gözlerini karıştırdım. Bir işyeri kimliği buldum. Kimlik benim adımaydı adını daha önce defalarca duyduğum bir şirkete aitti. Kimlik üzerinde proje departmanı yazıyordu. Vayy ne projesiymiş bu böyle? Belki bütün sorularımın cevabını burada bulabilirdim. Şirketin önüne geldim otopark bariyerle kapalıydı, görevli beni görünce hemen bariyeri kaldırdı. Arabayı park edip, kapısını kilitledim. Görevli arkamda bağırdı.

-Çıkacak mısınız Önder Bey. 

- Yooooo? 

- Peki o zaman niye yerinize park etmediniz? Vaybe otopark yerim bile varmış.

Girişte proje departmanı 5.kat diye yazıyordu. Masamı bile çok rahatlıkla buldum.

Bir görevli çay bıraktı masama. Yaklaşık on beş kişi kocaman bir odada çalışıyorduk. Herkes işinin başındaydı.

Etrafı izledim. Benim ömrümde ilk kez gördüğüm fakat yıllarımı birlikte geçirdiğim insanlarla birlikteydim. Hiç birini tanımıyordum. 10 yıllık karım beni tanımıyor. Yıllarca çalıştığım arkadaşlarım beni tanımıyor.  Ancak burada yüzlerini ilk kez gördüğüm insanlar beni kırk yıldır tanıyorlarmış gibi davranıyorlar. Ne geçmişteydim ne de gelecekte. Kendi zamanımdaydım ama farklı bir boyuttaydım sanki.

Akşam erken yattım.

Sabah 3 tane veletin üzerime çıkmasıyla uyandım. Gözümü açtığımda Gamze benim üç veletle boğuşmamı seyrediyordu. Bunlarda kim diye bağırdım?

Gamze,

- Ne demek kim? Önder sen iyi misin.? Çocuklar gelin babanız uyanmadı daha.

Bizim hiç çocuğumuz yoktu. Bu sabah üçüz çocuklarımızla uyandım. Gamze beni hatırlıyordu. Hatta bunu sorduğumda tuhaf tuhaf baktı bana.

Ev bizim evimizdi.

Evliliğimizin ikinci yılında dünyaya gelmiş bizim çocuklar. Şimdi sekiz yaşındalar. Bense onlarla bugün tanıştım.



Bunun gibi bir çok farklı sabahlara uyandım. Bütün uyanışlarımda; değişmeyen bir tek şey vardı. O da kendim. Kendi özüm, kendi yaşadıklarım, beni ben yapan her şey yerli yerindeydi. Bundan da önemlisi bunların hepsini hatırlıyordum. 

Tamamını oku
Tarih: Kasım 17, 2021 Yazar: Yorum: 0 yorum

Al gönlümü diyar diyar dolaş

 



İki saattir kafede kitap okuyordu. Son sayfayı ikinci kez okuduktan sonra bardağın dibinde kalan çayını yudumladı. Kafasını kaldırıp diğer masadaki insanlara baktı. Bütün masalar doluydu. Ortada dolaşmakta olan garsona eliyle işaret ederek hesabı getirmesini istedi.

Okuduğu tüm kitapların son sayfalarını kafelerde okurdu. Bugün de aynı şekilde  sonuna yaklaşmış olduğu kitabının son sayfalarını burada okumuştu.

Yıllardır sayısız kitap okumasına karşın evinde hiç kitaplığı yoktu. İşin doğrusu okuduğu kitap dışında evinde hiç kitabı yoktu.

Hesabı ödedi. Her zamanki gibi kitabı masanın üzerinde bırakıp gitti.

Garson, daha önce defalarca yaptığı gibi, bir sonraki müşterisini masaya oturttuğunda, kitabın bir önceki müşteri tarafından hediye olarak bırakıldığını söyleyecekti.



Önder Güngör/2019 Ankara


Tamamını oku
Tarih: Kasım 07, 2021 Yazar: Yorum: 1 yorum

Şarkı söyleyen köpek

Bundan 2 yıl önceydi. Ekim ayının sonlarıydı. İş arkadaşım Nedim motorunu henüz yeni almıştı. Keeway. Daha sonradan bu motor küçük olduğu için, yanına bir de Aprilla Caponord eklenecekti.

Keeway 250 cc 'lik bir motordu. Kırmızı renkliydi. Şimdilerde Nedim şehir içinde kullanıyor bu motoru. İlk aldığında şehir dışı gezilere bu motorla gidiyordu.
Demli Hayat
24 Eylül günüydü. Günlerden Pazardı. Nedim' in evinde oturmuş internette klansavaşları oynuyorduk. Dışarıda yazdan kalmak çok güzel bir hava vardı.
Saat 15.00 sıralarında Nedim "Hadi Önder seni motorla gezdireyim" dedi. "Gezdir gezdirmesine de giysilerim yanımda değil" dedim. "Bir üst kata çıkmaya mı üşeniyorsun?" dedi. Israrı üzerine, eve gidip üstümü giyindim. Eski dizliğimi aldım. Birde eski bir kask. Şimdi olsa bir daha asla böyle yola çıkmazdım. Yola çıkmadan önce de rotamızı hazırlamıştık. Ankara'ya 90 km uzaklıkta, Kırıkklale'nin ilçesi olan Karakeçili'ye gidecektik.
 Daha Büyük Haritayı Görüntüle
(Harita ile oynayarak rotamızı öğrenebilirsiniz. )

Ben daha önce hiç gitmemiştim. Yolu bilmiyordum. Gölbaşı'na doğru gittik. 15 km sonra Bala yoluna döndük. Yol sapsarı tarlalarla doluydu.

Bir çay ocağında mola verdik. Birer çay içtik. Genelde motorla gidenler burada hep dururmuş. Nedim' de daha önce bir çok kez burada durmuş.

Karakeçili'ye vardığımızda Nedim' e balık ısmarlayacaktım. Ben de salata yiyecektim. Gezimizin ana amacı buydu.

Karakeçili , Keeway'le bir saatlik bir yol. Ancak biz yolda fotolar çektiğimiz için çok daha geç vardık. Oraya vardığımızda güneş ışınlarını iyice sarartmıştı. Biraz nehrin kenarında durduk. Sonra eskiden kalma köprüde fotoğraflar çektirdik. Nedim motorla tur atıyor ben de onu görüntülüyordum.
Küçük bir büfeye gittik. Motorcular genelde burada yiyorlarmış. Yan yana dört beş küçük büfe vardı. Ben ilk kez geldiğim için bilmiyordum. Yolun kenarında masalar vardı. Bu masalardan birine oturduk. Rüzgar ılık bir şekilde esiyordu, bizde motorla yaptığımız yolculuğun keyfiyle siparişlerimizi verdik. Nedim kadife balığı yedi. Bende salata.
 Demli Hayat Demli Hayat  Demli Hayat Demli Hayat Demli Hayat  Demli Hayat Demli Hayat Demli Hayat
Burada çok vakit harcadık. Büfe sahibiyle fotoğraf çektirdik. Artık geri dönme vakti gelmişti. Bu sefer fotoğraf çekmeyeceğimiz için daha çabuk varacağımızı düşünüyorduk Ankara'ya. Virajlı yollardan geçerken güneşin batışı çok güzel göründü bize. Nedim' le ben aynı şeyi düşündük bir anda. Motor kenarda durdu. Nedim geri dönecek , tepedeki virajdan dönüş yapacak ben de daha yüksek bir tepeden bunu görüntüleyecektim. Hiç vakit kaybetmeden tepeye tırmanmaya başladım. Güneş daha da bir koyulaşmış , ışığını iyice azaltmıştı. Görüntüyü kaçıracaktık. Havada birden soğumuştu; bir titreme ile adımlarımı daha hızlı atarak tepeye doğru tırmanmaya devam ettim. Halbuki bugün buraya gelirken hava günlük güneşlikti. Malum karasal iklim, güneş battıktan sonra doğada hava daha soğuk oluyordu. Tepeye vardım ve beklemeye başladım. Nedim benim tırmanabilmem için biraz zaman geçirecek, ondan sonra virajda gözükecekti. Bir yandan üşüyor bir yandan da "Hadi olum nerde kaldın diyordum" . Bir ses..Evet geliyor dedim içimden. Ama o ses uzaktan değil çok yakınımdan geliyordu. Üstelik bir motor sesi de değildi. Bir tane kocaman köpek. Hemde benim boyumun yarısı. Bu sürüleri koruyan köpek olmalıydı. Boynunda kocaman demirden boyunluk vardı. Bunlar kurtla kavgaları sırasında boynundan ısırılmalarını engellemek için koyulmuştu. Ve şimdi bu köpek , üç adım ötemde ve hırlayarak bana bakıyordu. Bu tür durumlarda "yok efendim korktuğunu belli etmeyeceksin", "korkmazsan onlarda senden korkmaz", "kaçarsan ısırırlar". Bunların hepsi hikaye.. çünkü köpekler bunları bilmiyorlardı ve bana doğru yaklaşmaktaydı. Kaçmak imkansızdı. Bir atlasa beni yere yıkabilecek yakınlıktaydı. Korkudan zaten aklıma hiç bir şey gelmiyordu. İçimden acaba yere yatsam, kollarımı yüzüme alsam sadece bacaklarımı ısırabilir diye düşündüm. Ya da yerden bir taş alıp atsam mı acaba diye geçirdim içimden. O kadar yukarı tımanmıştım ki Nedim' in beni fark etmesi mümkün bile değildi. Burada yanlızdım. Zaten havada kararmıştı. Tam korku filmi gibiydi. Hava artık karanlıktı. Köpek sürekli hırlıyordu. Ancak bir gariplik vardı. Korkudan ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordum ama bayağı zaman geçtiğine emindim. Gariplik köpeğin çıkardığı sesteydi. Köpek hırlamıyor, bir şarkı söylüyor gibiydi. Evet bu kesinlikle bir hırlama değildi. Şarkı söylüyor ve bana bir şey yapmıyordu. Donup kalmıştım. Kaçmaya korkuyor , çömelmeye korkuyor, hatta başımı çevirmeye bile korkuyordum. Derler ya "köpekle göz göze gelmeyin korktuğunuzu anlar" diye. Gözümü köpeğin gözüne dikmiş buldum kendimi birden. O bana bakıyor , ben de ona bakıyordum. Tek farkla , ben şarkı söylemiyordum. Köpeğin yüzü birden değişti. Ya da korkudan kendimi kaybetmek üzereydim. Evet yüzü bir insanı andırmaya başlamıştı sanki. Yaşlı, ama dinç bir adam gibi gözüküyordu yüzü. Sadece bana bakıyordu. Tatlı, sevimli bir bakışla karşı karşıyaydım. Korkum biraz geçmişti. O yüzden olayları ve karşımdaki köpeği daha iyi detaylandırmaya başlamıştım. Köpek tam benim yarım kadardı. Bembeyazdı. Bıyıkları bile beyazdı. Kocaman bir kulağı , yumruğum kadar da burnu vardı. Ayak patilerinde tüyler biraz daha koyuydu ama karanlıkta tam rengi seçilmiyordu. Sırtı koyun gibi tüylüydü. Yüzü daha da belirginleşti. Yaşlı, güleç, sevecen ve bir o kadar da dinç bir ihtiyar yüzüydü. Yanıma yavaş yavaş yaklaştı. Yere doğru çömeldim. Diliyle elimi yaladı ve bana baktı. Kesinlikle yanılmıyordum , bu ihtiyar bir adamın yüzüydü. Bu yüz bana o zamanlar hiç bir şey ifade etmeyecekti. Ta ki bir gün Sakarya caddesinden İzmir Caddesine geçtiğim o köprüde ihtiyar ,bir baston satıcısıyla karşılaşana kadar.


Önder Güngör/ Ankara / 04 Aralık 2008
Tamamını oku