Tarih: Aralık 29, 2020 Yazar: Yorum: 0 yorum

Zenginlik alıştırması

 Bugün sizleri alıştırma yapmaya davet ediyorum.


Zengin alıştırması yapmaya...

1988 yılıydı. ÖSYM 'de bir işim vardı. O zaman tabii ki cep telefonu ve google maps yoktu. Arkadaşlarıma ÖSYM' ye nasıl gidebileceğimi sordum. Karyağdı sokaktaydı. Biraz tarifle biraz da sora sora buldum ve işimi hallettikten sonra uzunca bir süre oralarda dolaştım. Evler ve sokaklar çok hoşuma gitmişti. Kendimi üniversiteyi bitirdikten sonra buralarda yaşarken hayal ettim.

2005 yılında Karyağdı Sokağın hemen üstündeki bir evde beş yıl boyunca oturdum.

Neyse alıştırmamıza dönelim. Öncelikle Bob Doyle' un çok sevdiğim ve defalarca okuduğum bir kitabından alıntı yapmak istiyorum.


Alıntıyı silmek zorunda kaldım. Çünkü  

https://www.telifhaklari.gov.tr/Genel-Sorular 

Bob Doyle hayalini kurduğu göl manzaralı bu eve taşınamasa da göl kenarında ve ücra bir yerde olmayan ve aile bireylerince de kabul gören buna benzer bir eve taşınmış. 

Sonuç olarak size önerim.

Oturmak istediğiniz evlere bakın, sürmek istediğiniz arabalara bakın, yaşamak istediğiniz mahallelerde dolaşın, onlara dokunun, onlarla bir arada olun. Ta ki titreşiminiz onların titreşimine çıkıncaya kadar.

Önder Güngör / Ankara / 29 Aralık 2020 / Pandemi Günleri


Tamamını oku
Tarih: Aralık 19, 2020 Yazar: Yorum: 0 yorum

Parkları kimler kirletiyor? Gürültü yapan kim? Suçluyu bulduk.

 Bir vatandaşımız bu sorunun yanıtını bulmuş. Aşağıdaki duyuruyu Metin Oktay Parkı' nın bir çok ağacına asarak da herkesi uyarmış.




Haklı mı? Evet.

Doğru mu? Ehhh..

Bazı sabahlar işe erken geldiğimde bu parkta yürüyüş yaparım. Hemen hemen her seferinde de köpeğini parka getiren insanlarla karşılaşırım. Köpeklerini gezdirirler, çiş ve kakalarını yaptırırlar. Birçoğunun elinde eldiven ve poşet bulunur. Hemen köpeğin kakasını alırlar ve poşetle çöpe atarlar. En azından benim görüp denk geldiğim olaylar bu şekildedir. Belki köpeğinin kakasını almayan insanlar da vardır ki son derece yanlış yapmaktadırlar.

Ancak olayın başka bir yönü de var. Bu parkta sahipsiz sokak köpekleri ve kedileri de bulunmakta. Özellikle kedileri sabahları köpeklerden saklanmak için çalıların içinde çoğu kez görmüşümdür. Köpüşler gittikten sonra parkın güvercinlerine pusu kurmaya çalışırlar. Saatlerce ağacın arkasından kuşları seyrederler.. Daha birinin güvercin yakaladığını da görmedim. Yakalayamazlar çünkü  kedilerin karnı tok. Niye mi tok? Özellikle pandeminin bu yasak günlerinde kafeler, restoranlar, fastfoodçular, pideciler ve diğerleri kapalı. İnsanlar aldıkları yiyecekleri en rahat parkta yiyebildikleri için ve hatta parka sipariş verdikleri için buraları yiyecek artıklarıyla dolu. Sabahları parkın bütün çöp kutuları ağzına kadar bu atıklarla doldurulmuş durumda. Hatta yürüyüş yollarına atılmış yiyecek kutuları, muhtemelen beğenilmediği için bankın üzerine bırakılmış tatlı kutuları mı deseniz ne ararsanız var. Millet yarım bıraktığı yiyecekleri; pide, pizza, pilav, döner vb.. çimenlerin üzerine serpiştirmişler ki akıllarınca kuşlar, kediler, köpekler yesinler, boşa gitmesin diye ama büyük bir kirlilik ve sağlık sorunu yarattıklarının farkında değiller. Bu atılan artık yiyecekleri yiyen parkta yaşayan kedi ve köpekler, kakalarını ve çişlerini tuvalete yapıyorlar. Evet tuvalete yapıyorlar. Nerden mi biliyorum? Çünkü duyuruyu asan vatandaş öyle yazmış. Köpeklerini gezdirenleri uyarmış. Bu arkadaşlarımızı uyarmamış. Parkta gördüğü her kaka ve pislik, köpeklerini gezdiren vatandaşlara ait demiş.

Bu devirde de hala kaldı mı diyeceğiniz cinsten görüntüler de mevcut. Bankın üstüne üç beş kişi tünemiş ve saatlerce çekirdek çitlemiş. Bankın önünde adete Everest Tepe' sini inşa etmiş.

Diğer çöplerden bahsetmiyorum bile. Her yere savrulmuş içki şişeleri, sigara izmaritleri, sigara paketleri, maskeler, gazete kağıtları, kusmuklar...

Ancak yukarıdaki duyuruyu ağaca iliştiren vatandaşımız nedense sadece köpüşlerden rahatsız olmuş. Parkı kirleteni bulmuş. Evcil hayvanlarını gezdiren ve çoğunlukla onların kakalarını ve pisliklerini toplayan hayvanseverler. Vatandaş onları uyarınca çevre kirliliğine karşı olan duyarlılığını en üst notadan göstermiş. Çekirdek çitleyene gıkını çıkaramaz o da ayrı mesele.

Demiyorum ki köpeğini gezdirenler haklı. Eğer köpeklerinin kakasını temizleyip toplamıyorlarsa çok yanlış yapıyorlar. Ancak gözlemlediğimi yukarıda da söyledim. Büyük bir çoğunluğu bu konuda çok duyarlı.

Gelelim başka bir konuya.

Malum bizimde bir köpüşümüz var. Fındık. Dünyalar güzeli kızımız. Eşimin kardeşi ile birlikte bakıyoruz. Gündüzleri bizde geceleri onda.



Dün gece köpüşü görmeye gittim. Kapıyı çaldım. Haliyle Fındık havlayarak kapıya geldi. O sırada bir hışımla karşı kapı da açıldı.

Eşimin kardeşi Fındığa sarılmış havlamasın diye.

"Sakin kızım sakin kızım." diye Fındığın başını okşuyor.

Karşı kapıdaki adam, köpekten daha fazla bağırarak.

"Bu köpek hep havlıyor. Sürekli rahatsız oluyoruz." diyor.

Eşimin kardeşi,

"Amcacım sürekli havlamıyor. Sadece kapı çalınca havlıyor. O da bir kaç kez."

Karşı kapıdaki adam,

"Dün gece hiç susmadı saat gece 11' e kadar havladı."

Eşimin kardeşi,

"Dışarıdan gelmiştir amcacım, dün ben gece ablamdaydım. Köpekte ordaydı"

Karşı kapıdaki adam,

"Dışarıdan nereden gelecek. Bizim burada köpek yok ki!" (Şu anda dışarı çıksanız sokakta 10 köpek sayarsınız Bizim burası sokak köpeğiyle meşhurdur.)

"Bugün gündüzde havladı."

"Amcacım gündüzleri köpek ablamda kalıyor. Ben 1 saat önce alıp geldim."

"Ben yalan mı söylüyorum. Bu köpeğin bir çaresine bakın."

"Tamam amcacım bakarız."

Maalesef durumlar böyle.

Apartmanlar gürültüden yıkılıyor. Sokakta inşaat makinaları, Cadde gürültüsü, Sokak hayvanlarının gürültüsü. Kendi gürültüleri. 

Yokkk.

Suçlu kapı çalınınca havlayan köpek. Burada da suçluyu bulduk.

Hayvanların her türlü yaşam alanlarını işgal ettiğimiz kalmamış gibi, şimdi de sığıntı olarak yaşadıkları evlerimizde rahat bırakmıyoruz.

Haydi hayırlısı.


Önder Güngör / Ankara 19.12.2020

Tamamını oku
Tarih: Aralık 05, 2020 Yazar: Yorum: 0 yorum

6.yok oluş

 Netflix' de David Attenborough' un Gezegenimizden Bir yaşam adlı belgeselini izliyorum. 3.turdayım. Belki birkaç kez daha izlerim.




David Attenboruogh için ne harika bir yapıt. Muhteşem bir kariyeri taçlandırmak için güzel bir belgesel. İlham verici bir hayat öyküsü.

Gelelim belgesele...

Yok olup giden vahşi yaşam alanları,

Tahrip edilen biyolojik çeşitlilik,

Daralan yaşam alanları,

Kontrolsüz nüfus artışı,

Tükenen yeryüzü kaynakları,

ve daha birçoğu belgeselde anlatılıyor.


"Canlılar alemi eşsiz ve muhteşem bir mucizedir. Milyonlarca bitki ve hayvan türünün milyarlarca üyesi, çeşitlilik ve zenginlik bakımından, göz kamaştırıcıdır. Güneşin enerjisinden ve yeryüzünün kaynaklarından faydalanabilmek için, hep birlikte çalışırlar. Yaşamları birbirlerine destek olacak şekilde kenetlenmiş durumdadır. Biz de tamamıyla bu hassas ayarlı yaşam destek makinasına bağlıyız. Bu makinanın düzgün çalışmasıysa, biyolojik çeşitliliğe bağlıdır. Fakat maalesef biz insanların dünyadaki yaşam tarzı, biyolojik çeşitliliğin azalmasına sebep oluyor." David Attenborough

Belgeselin başında David Attenboruogh diyor ki "Bu 5.yokoluşumuz." Sonrasında ise belgesel boyunca nüfus artışı, plansız ve sorumsuzca alınan politik kararlar, ekonomik gelişme ve daha bir çok nedenden dolayı dünyadaki çeşitliliğin ve yaşam alanlarının yok edildiğini anlatıyor, dünyanın ölmek üzere olduğunu ve gelecekte bizi kap karanlık bir dünyanın beklediğini görselleştiriyor. Ve sonunda ise; sadece sorundan değil çözümden de bahsediyor.

Bu durumdan nasıl kurtulacağımızı anlatıyor.

Buraya kadar her şey güzel ama belgeselin tamamını göz önüne aldığımda çelişki burada başlıyor.

5.yokoluştan sonra 6.kez dünya canlanmış. Türler üremiş, insanlar yaşamış. Ya da başka canlılar... Bir şekilde dünya yeniden doğmuş ve yaşam gelişmiş. Yani doğal olan gerçekleşmiş. Her yok oluş yeni bir başlangıcı yaratmış. Ve bir yenisi daha olmak zorunda değil mi? Doğal olan bu değil mi? Olması gerekeni engellemeye çalışmak ya da yeni yok oluşun ve yeninde doğuşun önüne geçmeye çalışmak ne kadar doğru.




Tamamını oku
Tarih: Kasım 15, 2020 Yazar: Yorum: 0 yorum

Sanadır küsmelerim.




Günaydın diyerek başlıyorum yazıma.

Ve soruyorum.

Şu anda ne/nasıl hissediyorsunuz?

Dinlenmiş?
Yorgun?
Şaşkın?
Karmaşık duygular içinde?
Sevinçli?
Umutlu?
Karamsar?
Tükenmiş?
Gelecek kaygısı içinde?
Öfkeli?

Bu ve benzeri daha bütün hisleriniz, aslında sizin karşılaştığınız durumlara verdiğiniz tepkidir?

Şu andaki duygularınız, duruma ya da insana karşı hissettikleriniz değil, onun size hissettirdikleridir. 


Kalın sağlıcakla.

Önder Güngör / Ankara / 15 Kasım 2020

Tamamını oku
Tarih: Ekim 26, 2020 Yazar: Yorum: 1 yorum

Sami Niyet

 Ha(y)di gelin tartışalım!

İnsanlar kavga ettiklerinde barışmak için karşısındakinden güzel bir söz mü duymak ister?

Yoksa; söze gerek yok, küçük bir mimik, küçük bir gülümseme, bu da yeter mi?

Yıldız Kenter' in dediği gibi mi?

''Hatalı olduğunu anlayan bir insanın bunu telafi etme çabasını gördüğümde özür beklemem, bu bana özürden daha samimi gelir, bana sami niyet yeter.”

Bu yeterli değil mi? Kalbindeki, dudağından da dökülsün mü sizce?

Ya da insanın kulağı güzel şeyler duymak mı ister? Sevgi sözcükleri, iltifatlar, özürler, pişmanlık sözleri mi?

Ya da hiç birine gerek yok. Sami niyet yeterli mi?

Ben mi?

Üçü de olsun isterim.

Öncelikle samimi niyeti..

Sonra davranışları.

Sonra da sözleri.

Sözler önemlidir.

Sözler kalbin aynasıdır. 




Önder Güngör / Ankara


Tamamını oku
Tarih: Ekim 25, 2020 Yazar: Yorum: 0 yorum

Gel sen ne çektiğimi bir de bana sor.

 Pazar sabahı.


Aşıyı bulma yarışları.

Evde oturun haberleri.

İki yüz yıl önce yokluk içinde yaşamış insanlar mezarlarından kalksa, varlık içindeki bu halimize acırlar. (Varlık derken kişisel zenginliği kastetmedim. Yiyeceğe ulaşım, teknoloji, hastaneler, ulaşım vb.. kastettim.)

Sonra da kişisel yolculuğumuz. Ruh olarak nereye gittiğimiz belli değil. Hani "Altın Çağ" daydık. Hani...



Tamamını oku
Tarih: Ekim 24, 2020 Yazar: Yorum: 1 yorum

Alma Verme Yasası

 Bugün 24 Ekim 2020. Sabah saatin sekiz buçuğu. Günü rakamla, saati yazıyla yazdım, bakalım hangisi gözüme daha güzel gözükecek diye denedim. Fark etmedi.

2008 yılında Amasra'da çektiğim bir görsel (Panasonic Lumix FZ50)

Sabah yataktan çıkmadan okuduğum bir kitaptan alıntı yaparak başlamak istiyorum.

"Alma ve Verme Yasası' nı uygulamanın , tüm bu dolaşım sürecine başlamanın en iyi yolu ,birileriyle bağlantı kurduğunuz her an onlara bir şey vermeye karar vermektir. Bu, maddi değeri olan bir şey olmak zorunda değildir. Bir çiçek, bir iltifat veya bir dua olabilir. Aslında vermenin en güçlü şekli maddi olmayanıdır. Yardım etmek, takdir etmek, ilgi ve sevgi göstermek verebileceğiniz en değerli hediyelerdir ve maddi olarak paha biçilemez. Biriyle karşılaştığınızda sessizce ona minnetinizi sunun; mutlu, sağlıklı, neşeli olmasını dileyin. Bu şekilde, sessizce vermek en iyisidir." Deepak Chopra/ Başarının 7 Spritüel Yasası

Yukarıdaki alıntıda iki cümleyi koyu yazdım. Alıntının geneliyle ve bu iki cümle hakkında birkaç söz söylemek istiyorum.

Bu kitapta olmayan, ancak bir çok kişinin bahsettiği bir kavram(yasa) vardır. Bir' lik.

Biz bütünün bir parçasıysak; yaptığımız, söylediğimiz ve düşündüğümüz her şey Bir' i etkiler. Bir' i etkileyen her şey Biz' i de (Beni, Seni,, herkesi) etkiler. Maddi olarak verdiğim bir şeyi belki maddi olarak geri alabilirim ama maddi olmayan verdiğim bir şeyi aslında kendime vermiş olurum. O yüzden birbirimize yapacağımız ve dolayısıyla kendimize yapacağımız en güzel şey, başkaları için en güzel dileklerde bulunmak, her zaman iyiliğini istemektir.

Kalın sağlıcakla.

Önder Güngör / Ankara


Tamamını oku
Tarih: Ekim 11, 2020 Yazar: Yorum: 0 yorum

Acı gerçek gün gibi ortada.

 Acı gerçek gün gibi ortada, dünyadaki bazı şeylerin sorumlusu biziz.

Onları ve olanları sahiplenmedik. 

Örneğin balinaları sadece televizyonlardan izledik ve hayatımıza devam ettik. Onların okyanuslarda öldürülüşlerini izledik. Ama umursamadık. Çünkü bizim değiller sandık. Başkalarının bir şeyler yapmasını bekledik.

Yanan ormanları gördük. 

Kuruyan dereleri. 

Kirlenen denizleri. 

Ticari amaçla öldürülen hayvanları.

Yağmur ormanları. Çeşitliliğin olduğu ormanlar. Her türlü ağaç ve canlı çeşitliliğini içinde barındırır.


Onların dünyaya ve doğaya ait olduğunu, bizim de dünyalı ve aynı zamanda doğanın bir parçası olduğumuzu, doğal olarak da bu yaşayan her şeyin gerçek sahibi olduğumuzu anlamadık. Genlerimizdeki bu bilgiyi unuttuk.

Palm yağı elde etmek yok edilen orman. Buralara palmiye ağaçları ekilecek. Ne var ki onlarda ağaç demeyin. İhtiyacımız olan tür çeşitliliği yok edilmiş oluyor.

Akan ırmağın sahibi bizdik. 

Öldürülen balinanın.

Avlanan fillerin.

Yok edilen ormanların.

Talan edilen okyanusların.

Hepsinin sahibi bizdik ve birilerinin sahip olduğumuz şeylere yaptıklarına sessiz kaldık. 


Sağlıklı yaşayan canlı resifler.

Ölmüş resifler. Bunlar ölürse, okyanus da ölür. Karbon ememez.
Resifler niye ölüyor? Dünyanın ısınması ve okyanusların asitleşmesi sonucu ölüyorlar.


Halbuki her canlının bir sayısı, her ormanın bir sınırı var. Bunlar bittiğinde her şey bitecek.


Tamamını oku
Tarih: Temmuz 31, 2020 Yazar: Yorum: 0 yorum

Yolda olmak çekici bir düşüncedir.

 


Yolculuk
Ne var ki yolculukta
Her sefer ağlatır beni.
Ben ki yalnızım bu dünyada?
Bu sabah kızıllığında
Yola çıkarım Uzunköprü’den;
Yaylının atları şıngır mıngır;
Arabacım on dört yaşında,
Dizi dizime değer, bir tazenin,
Çarşaflı, ama hafifmeşrep;
Gönlüm şen olmalı değil ml?
Nerdee…!
Söyleyin ne var bu yolculukta?
Orhan Veli Kanık

Akçay’ dan İzmir’ e gidiyorum. İki farklı yol kullanarak gidebilirdim. İlki, Ayvalık, Dikili, Aliağa, Menemen üzerinden, diğeri ise, yeni yapılan paralı yoldan. Daha önceki bütün yolculuklarımda, tek yol olan ilk yoldan gitmiştim. Bu sefer yeni, paralı yolu tercih ettim. İlk önce Edremit Havran üzerinden Balıkesir’e gitmek oradan da yeni yola çıkmak gerekiyordu. Bir saatlik Balıkesir yolundan sonra, iki saatten daha az süren yeni yol sayesinde İzmir’e ulaştım. Yol düz, üç şeritli ve süratli. Pahalı olduğu için kullanan da az. Gideceğiniz yere en kısa zamanda ulaşıyorsunuz. Hayal kurmaya bile doğru düzgün zaman yok. Bir daha kullanır mıyım? Bilmiyorum. Bu yola bir ad verdim. Ruhsuz Yol. Yol boyunca aklımda hep eski yolculuklarım vardı. Her yol bende anılarıyla yüklüdür. Bu anıların içerisinde eşim, çocuğum, yakınlarım, hatta eski arabalarım dahi vardır. Örneğin Antalya’ ya balayına gittiğimizde -o zamanlar birçok yolun acemisiydim- otelin sapağını kaçırmıştık. Ne zaman o sapaktan geçsem aklıma o gelir. Bir seferinde motorsikletli arkadaş grubumuzla Kırka’ da kampa giderken, Polatlı’ dan sonraki Şişecam fabrikasını geçer geçmez motorsikletlerden biri arızalanmış altı saat boyunca Ankara’dan yedek parça gelmesini beklemiştik. O zamanki kamp planımızın ilk kampını yol kenarında yapmıştık. Her geçişimde yol kenarındaki o tarlaya bakarım. Eşimin cep telefonunu düşürdüğü ve otuz kilometre sonra fark edip geri döndüğümüz mola yerini her geçişimizde telefonlarımızın yerinde olup olmadığını kontrol etme refleksimiz komik gelir bana. İstanbul’a giderken tuvalette unutulan çantayı almak için elli kilometreden geri gelmişliğim vardır. O benzin istasyonundan geçerken hep aklımdadır bu anı. Kızım küçükken Susurluk’ tan sonra yaptığım sürat yüzünden arabaya kustuğu ve o kusmuğu temizlemek için durduğumuz yol kenarından geçerken, “Kızım sen küçükken arabanın içine burada kusmuştun” derim hep. Yalnız yaptığım yolculuklarda, mola yerlerinde ya da benzin istasyonlarında durmak yerine ağaçlık yol kenarlarında kısa molalar veririm. Ve hep aklımdadır oralar. Eski arabamın arızalandığı yerde…..

Yolların adları vardır bende. Antalya yolu, Heyecan Yolu’ dur. İzmir yolu Garip Yol’dur. Akçay yolu, Hüzün Yolu’ dur.

Yollar anılarla yüklüdür. Yollar hüzündür. Yollar Aşktır. Yollar Sevgidir. Anıdır.

Ya yolculuk! Mistik bir olaydır. Yol da bu mistikliğin başlangıcıdır. Yolculuk mistik olay, yolcu mistik kişidir. Yol tekamüldür, yolcu olgunlaşır. Çıktığı yolculuktan döndüğünde eski kişi değildir o.
Bir Yolculuktu  
Bir yolculuktu bu ve yolun sonunda
Ulaşmak istediğim kendimdi
…….
Ataol Behramoğlu
O yüzden yeni paralı yola Ruhsuz Yol dedim. Her viraj eskisini andırıyordu. Her düzlük bir öncekine benziyordu. Yol kenarında biriktirdiğim anılarım yoktu. Eski bir bakkal, salaş bir çay bahçesi, beğenmediğim gözlemeci, tuvaletleri pis olan benzin istasyonu, her seferinde durduğum dere kenarı, fotoğraf çektirdiğimiz tepe manzaraları… Hiçbiri yoktu. Olsa da farketmez, büyük bir hızla arkanızda kalıyordu. Şiirden düşen hiçbir şey yoktu.
Yoldan Geçen Biri
Bir kırlangıç bir su birikintisi bir parça gök.
Bir şiirden düşmüş olmalı bunlar.
Böyle diyordu yoldan geçen biri.
İlhan Berk

Yol deyince birkaç şeyden daha bahsetmeden yazımı bitirmek istemiyorum. Konu zaten dağıldı gitti.

Biri şarkılar,diğeri de yolculuk araçları.


Bazı şarkılar bize yolculuğu hatırlatır. Hatta yolda giderken dinlediğimiz şarkılarımız vardır. Eskiden kasetlerin üzerine yol şarkıları yazardık, şimdilerde bellek kartlarımızın klasörlerinin adları: Yol şarkıları, Yol1, Yol3, Yeni yol.

Bu arada radyoda çalan şarkıda ilginç bir tesadüf.
Hadi kalk gidelim hemen şu anda
Kapa telefonunu bulamasın arayan da
Açarız radyoyu, yol nereye biz oraya
Sıla/Kafa

En eski ulaşım aracı yürümekti. Eski insanlar yürüyerek yolculuk yaparlardı. Günümüzdeki hızlı ulaşım araçları yolun kokusunu, doğanın güzelliğini, rüzgarın kendisini hissetmemizi engelliyor. Bu yüzden yıllar önce bisiklet almıştım. Planım, bisikletle şehirler arası yolculuklar yapmak, o eski mistik, metafiziksel ,felsefik yolculukları bir nebze olsun hissetmekti. Hatta birkaç Yunan adasında bisiklet turları yapmayı bile planlamıştım. Şu ana kadar hiçbirini yapamadım. Belki zamanı gelmedi.


Yolda olmak çekici bir düşüncedir.

Sağlık, mutluluk ve şans dilerim.

Tamamını oku
Tarih: Mayıs 29, 2020 Yazar: Yorum: 0 yorum

Yeni aile üyesi



Aile fertlerinizin sayısını arttırmanın en kolay olanı .... Minnak bir yavru. Üstelik karar vermeniz yeterli.
Bugün ailemize bir fert daha katıldı.

Çocuklar adını FINDIK koydu.
Tamamını oku
Tarih: Mayıs 21, 2020 Yazar: Yorum: 0 yorum

Panasonic Lumix FZ50

2005 yılıydı sanırım. İnternet forum sitelerinden araştırıp, en sonunda Panasonic Lumix FZ50 almaya karar vermiştim. 15 yıl geçmiş üzerinden ve halen daha bana şahane fotoğraflar çekmeye devam ediyor.
Neler çekmedi ki?
Tatillerimizi,beni,eşimi, annemi, babamı, kardeşlerimi...
Kızımın doğum anını, okula başlayışını, doğum günlerini..

Ve bir sürü güzel günlerimizi bizim bugünlerimize taşımamıza yardımcı oldu.

Teşekkürler FZ50







Tamamını oku
Tarih: Mayıs 16, 2020 Yazar: Yorum: 0 yorum

Rahatlama duygusu-hissi

"Rahatlama duygusu-hissi" insanın en güzel duygularından biri olduğunu düşünüyorum. En azından benim tecrübelerime göre...




Rahatlama hissinin tersi his nedir? Onu düşünelim önce. Aklınıza neler geliyor?

Rahatsızlık hali (hahaha en kolayı buydu)
Sıkışmışlık hissi
Çaresizlik duygusu ( burada Türkçesini tercih ettim.Bundan sonrada böyle devam edeceğim)
Öfkeyi yenememe
Gerginlik hali
Telaş
Sabırsızlık
Kararsızlık

Daha aklınıza hangi duygu ya da hangi duygu-durum geliyorsa gelsin, onları yendiğiniz anda rahatlama duygusu ile karşı karşıya kalıyorsunuz. Rahatlama duygusu aslında bir duygu-durum, gerçekte bir his değil. Ancak şöyle derin bir nefes alıp kendinizi koltuğa bıraktığınızda," Ohhh şimdi içim rahatladı." cümlesi o kadar ferahlık vericidir ki o yüzden bu durumu, duygu olarak adlandırnayı daha çok seviyorum

Rahat olmama duygusu günlük yaşantımızda en çok bizi rahatsız eden duygudur. Öfkeden, sevgiden, kıskançlıktan, çaresizlikten daha ne sayarsanız sayın bizi en çok rahatsız eden duygudan daha çok rahatsız eden şey "rahatsızlık duygusu" dur. Çünkü diğer duyguları yaşar ve sonrasında bir kenara bırakırız. Öfkemiz geçer, sinirimiz yatışır, korkumuzu unuturuz. Ama "rahatsızlık hissi", sürekli çalışır ve bizi rahatsız eder.

Peki neden bizi bu kadar rahatsız eder.

Başlayayım.

Günlük yaşantımızda birçok kararlar alırız. Aklımızdan sayısız düşünceler geçiririz. İçimizde konuşan adam-kadın hiç susmaz. Sürekli bir şeyler konuşur bizimle. Sürekli bir düşünce bombardımanı altındayızdır. Hele o etraftan aldığımız düşünceler yok mu? Asıl bu çok önemlidir. Düşündüğümüz ve düşünmeye zorlandığımız bir çok düşünce, farkında olmadan aldığımız kararlarımız ve bu düşüncelerimizin çoğu bize ait değildir.

Aklımızda bin bir düşünce vardır ve çoğunluğu da bize ait değildir. İşte sorun buradadır. 

Çünkü size ait olan şey sizi rahatsız etmez.

Sizin dışınızdan size gelmiş olan şeyler size rahatsızlık verir.

Genel konuşmayı boş ver, ne demek istiyorsan örnekle anlat diyorsanız hemen örneklere geçiyorum ve en basit gündelik örneklerle başlıyorum. Daha sonra siz bu örnekleri siz kendinize göre kişiselleştirebilirsiniz...

İş arkadaşlarınızdan biri yanınıza geliyor ve spora başladığını söylüyor. Kendisini daha sağlıklı ve zinde hissettiğini, haftada üç kez spor salonuna gittiğini ballandıra ballandıra anlatıyor ve size de, bir önermede-teklifte bulunuyor. Sen de gelsene. İnsanoğlu teklif ve önermelere açıktır. Siz de hemen bu önermeyi aklınızın bir köşesine kaydediyorsunuz. "Ben de spora başlasam/Spor salonuna yazılsam iyi olacak diye." Bu önerme bilgisayarda arka tarafa aldığınız web sayfası gibi sürekli açık duruyor. Sonra başka bir arkadaşınız gelip diyete başladığından bahsediyor ve hopppp bir teklif-önermede ondan geliyor. İkinci bir sayfada arkada çalışmaya devam ediyor. Sonra bir başkası, uzak bir yerlere seyahat planlıyor. Hopppp o da arka sayfada. Sonra en karın ağrıtan kısım başlıyor. Sürekli olarak başkalarına verdiğimiz sözler. Yerine getirmediğimiz ama gelecekte yapmak için verdiğimiz sözler. Bunların hepsi birleşiyor ve insan beyninde bir yer tutuyor. Kapanmamış, açık kalan sayfalar.

İnsanların her şeyden önce, yapmak istemedikleri şeyleri düşünerek kendilerini kınadıklarını görüyoruz. Spor salonuna yazılmadığı için, diyet yapmadığı için, o seyahat için plan yapamadığı için, için,için ve liste uzar durur, ve bunlar için insan kendisini kınamaya başlar.

Oklar kendinize çevrilmişse ve bu okların sahibi sizseniz çok tehlikedesiniz demektir. 

Rahatsızlık veren ancak anlamadığınız bir his yumağı sizi sarmıştır.

Peki bu durumu nasıl fark edeceğiz ve bu durumdan nasıl kurtulacağız?

Sonuçta altın soruyu sormanız gerekir.; bu önermeleri-teklifleri gerçekten yapmak istiyor muyum?

Aslında istemiyorsunuz!!!!

Spor salonuna kaydolmak yerine, hafta sonu yürüyüş yapmak(hatta ara sıra yürüyüş yapmak) belki gerçek isteğiniz. Evet gerçek isteğiniz bu. Diyet yapmak yerine sevdiğiniz şeyleri rahatça yemek istiyorsunuz, aslında o kadar da kilolu da değilsiniz.. Üstelik siz zaten sağlıklı beslenen bir kişisiniz. Evet gerçekten kilolu da değilsin. Ne rejimi? Nerden çıktı o?
Ya o seyahat planına ne demeli?  Aslında oraya hiç de gitmek istemiyorsunuz. Daha öncesinden aslında plan bile yapmıştınız, bu yıl arabanıza binip, özgürce yurt içinde bir yerlere gitmek istiyordunuz. Evet gerçek isteğiniz buydu. Bu planı aylar öncesinden yapmıştınız.

Bunların farkına varınca bu düşüncelerin hepsini bir köşeye fırlatıp, kendisini kanepeye atıyor, "Ohhh rahatladım şimdi." diyorsunuz.

Bu yukarıdaki basit örneklerle anlatmaya  çalıştığım şey şu. Kendi isteklerimiz bize rahatsızlık vermez. Başkaları tarafından beynimize sokulan düşünceler bize rahatsızlık verir.

Evet yukarıdaki örnekler günlük hayatımızda karşılaştığımız çok basit örneklerdi. Siz de kendi iç dünyanıza yönelin. Daha derinlerdeki saklı kalmış size ait olmayan önerme ve teklifleri bulun, ve kendinize şunu sorun.

"Bunu gerçekten istiyor muyum?"
"Bunu gerçekten yapmalı mıyım?
"Bu gerçekten bana mı ait?"


Onları gün yüzüne çıkarın ve yukarıdaki sorulara "Hayır" yanıtını aldıklarınızı fırlatıp atın.

Daha derinlere inin.

Öfkelerinizi bulun, bunun size ait olup olmadığını sorun.
Başkasına nefretinizi bulun, bakın kim önermiş size.
Kendinizi sevmediğiniz yanlarınızı bulun, size ait mi değil mi? Yoksa biri mi önerdi size?

Çünkü size ait olan şey sizi rahatsız etmez.


Önder Güngör / Ankara / Karantina Günlükleri / Mayıs 2020


Tamamını oku
Tarih: Mayıs 09, 2020 Yazar: Yorum: 0 yorum

Otomatik pilot



Fotoğrafını gördüğünüz kitabı uzun bir süre aradım.. İnternette satışı yoktu. "Stokta yok" yazıyordu birçok sitede. Kitapçıları dolaşıp sordum. Hepsi de basımı yok diye yanıt verdiler. Bir gün Tunalı' daki D&R' da dolaşırken rafların arasında gördüm. Normalde uygulama kitapçığı ile birlikte satılıyor ancak bulunca bu şekilde hemen aldım.

Okuduğum birçok kitapta referans olarak gösteriliyordu Charles Haanel' in bu kitabı. Okuduktan sonra da bulmak zor olduğu için herhangi birine vermedim. Genelde masamın üzerinde sürekli durur ve ara ara rastgele bir sayfa açar okurum. 

Az önce açıp okuduğum bir bölümü de alta bırakıyorum.

"Çabalarınızı her daim emrinizde olan ve tüm fiili ve sürekli gücün geldiği zihinsel kaynakları fark etmeye yönlendirin.
Yaşamdaki herhangi saygın bir nesneyi elde etme konusunda, eğer gücünüzün farkına varırsanız ve nesnede ısrar ederseniz, başarısız olamayacağınızı anlayana kadar bu alıştırmada ısrar edin. Çünkü zihinsel güçler her zaman kendilerini azimli bir iradenin önüne vermeye ve düşüncelerinizi ve isteklerinizi eylemlerle, olaylarla ve durumlarla belirginleştirmeye hazırdır.
Yaşamdaki her işlevin başlangıcında her eylem bilinçli düşüncenin bir sonucuyken alışılmış eylemler otomatik hale gelir ve onları kontrol eden düşünce bilinçaltı alemine geçer. Yine de önceki kadar yeteneklidir.Öz bilincinden başka şeylere yönelmesi için, öncekilerin otomatikleşmesi ya da bilinçaltına yerleşmesi zorunludur. Ancak, yeni eylemler de sırası geldiğinde, yine zihnin bu detaylardan kurtulup başka eylemlere yönelebilmesi için önce alışkanlık olurlar, sonra otomatik hale gelirler ve sonra da bilinçaltına yerleşirler."
Charles F. Haanel / Yaşamın Kapasını Açan Anahtar
Tamamını oku
Tarih: Mayıs 06, 2020 Yazar: Yorum: 0 yorum

Unutulmaz denen günler unutulur unutulur.(*)

Son iki üç aydır korona salgını  sonrası dönem için duymaya alışık olduğumuz sözler.

"Normal olmayan normale döneceğiz."

"Hiç bir şey eskisi gibi olmayacak."

"Korona sonrası normalleşme olmayacak. Yeni düzene hazırlıklı olun."



Yok arkadaş. Hiç birine inanmıyorum. Her şey normal olacak. Hem de eskisi gibi.

İnsanoğlu, unutmaya programlanmıştır. Aksi halde yaşayamaz. Ölümleri unutmaz, kayıplarını unutmaz, hayal kırıklıklarını, pişmanlıklarını, öfkelerini, hiddetini unutmaz ise yaşayamaz.

Hatta sevgisini bile unutur. Aşklarını unutur. 

Unutmak istemsiz bir eylemdir. Zorunlu bir eylemdir.

Unutmak insanoğlunun yaşaması için gereklidir.

"Anımsamak bir türlü buluşmadır. Unutmak ise bir tür özgürlük" demiş.Halil Cibran. Stefan Zweig ise "Kalp, çabucak unutmak istediği şeyleri en derinlere gömme kabiliyetine sahiptir." demiş.

Bugünler gelir geçer, hepsi unutulur. 

Bir de işin başka bir boyutu var.

İnsan sarılmak ister. Öpmek ister. Dokunmak ister. Bu da insanın doğasıdır.
Bir dostun elinin, omzuna, sırtına dokunmasını ister.
Bakışmak ister. Koklamak ister. Karşılıklı oturmak, kahve içmek ister. Bir tostu bölüşmek ister. İkram etmek ister. Kutlamak ister. Oynamak ister. Vedalaşmak ister. Helallık ister.

İnsanoğlu daha önce yaptığı gibi, yine bildiği gibi yaşamak ister.

Esmaray' ın dediği gibi. Unutulur.


Tamamını oku
Tarih: Mayıs 05, 2020 Yazar: Yorum: 0 yorum

Korona, Karantina ve Korunma.. Son iki aydaki hayatımızın özeti

Başlıkta belirttiğim gibi. Son iki ayda en çok duyduğumuz K ile başlayan kelimeler.
Korona, Karantina ve Korunma..



Korona birden geldi. Mart ayının başında. Ocak ayının sonunda okulların yarıyıl tatilinde otele gitmiştik. Açık büfelerden yemek yedik, herkesin uzandığı şezlonglara uzandık, koltuklara oturduk. Masalarda yemek yedik. Hatta şubat ayında AVM'lerde cirit atıyorduk. Kapalı mekanlarda konserlere gidiyorduk.

Her şey aniden oldu. Şimdi marketin getirdiği poşetleri ellemeye korkuyoruz. Elli kere yıkayıp alıyoruz içeriye.

Karantinadayız. Dışarıya çıkmıyoruz. Evde oturuyoruz. Çocuklar ilk başta okulun kapanmasına sevinmişlerdi ama şimdi ağlıyorlar. Biz böyle olacağınız düşünmemiştik diyorlar.

Korunmaya çalışıyoruz. Dışarı çıkmak zorunda olduğumuzda maske ve eldiven takıyoruz. Kalabalık yerlere gitmiyoruz. İşimizi hızlıca yapıp, evimize dönüyoruz. Eve gelir gelmez de duş alıyoruz. 

Peki yeterli mi? Bilmiyoruz?

Tarih boyunca insanoğlu bulaşıcı hastalıklarla çok uğraşmış. Hatta yakın tarihimizde -her ne kadar ülkemizi etkilemediyse de- AIDS ve EBOLA gibi bulaşıcı hastalıklar dünyanın gündemini bayağı meşgul etmişti.

Ya İspanyol gribi. Birinci Dünya Savaşı' nın bitmesinde İspanyol gribinin rol oynadığı söyleniyor.

Bulaşıcı hastalıklar, bulaştığı toplumu hasta etmekle kalmamış sadece. İnsanları öldürmüş, yaşantılarını değiştirmiş, ekonomilerini yıkmış, demografik yapıyı değiştirmiş, siyasi yapıyı etkilemiş. Hatta bazı medeniyetleri yok etmiş.

Sonuçta insanoğlu her seferinde bir çıkış yolu bulmuş.

Yine bulacak.


Tamamını oku
Tarih: Mayıs 04, 2020 Yazar: Yorum: 1 yorum

Aşkımızın Pancar' ı



Geçenlerde arkadaşlarla konuşuyorduk. Önce her ay seçtiğimiz bir kitabı okuyup ay sonunda da birlikte tartışmaya karar verdik.
Kitap seçildi. Hepimiz kitabı aldık ve okumaya başladık. Hatta daha bitirmeden okuduğumuz bölümler üzerinden tartışmaya, kitabı okurken edindiğimiz ek bilgileri paylaşmaya başladık.
Amaca ulaşılmıştı. Hem kitap okunuyor hem de çok güzel bir tartışma ortamı oluşuyordu.
Tamamını oku
Tarih: Mayıs 01, 2020 Yazar: Yorum: 0 yorum

Hasret yaz kader yaz çile yaz*



İki saattir kafede kitap okuyordu. Son sayfayı ikinci kez okuduktan sonra bardağın dibinde kalan çayını yudumladı. Kafasını kaldırıp diğer masadaki insanlara baktı. Bütün masalar doluydu. Ortada dolaşmakta olan garsona eliyle işaret ederek hesabı getirmesini istedi.

Okuduğu tüm kitapların son sayfalarını kafelerde okurdu. Bugün de aynı şekilde  sonuna yaklaşmış olduğu kitabının son sayfalarını burada okumuştu.

Yıllardır sayısız kitap okumasına karşın evinde hiç kitaplığı yoktu. İşin doğrusu okuduğu kitap dışında evinde hiç kitabı yoktu.

Hesabı ödedi. Her zamanki gibi kitabı masanın üzerinde bırakıp gitti.

Garson, daha önce defalarca yaptığı gibi, bir sonraki müşterisini masaya oturttuğunda, kitabın bir önceki müşteri tarafından hediye olarak bırakıldığını söyleyecekti.


Önder Güngör / Ankara 2017



*Başlık: İki satır şarkı sözü
Tamamını oku
Tarih: Mayıs 01, 2020 Yazar: Yorum: 0 yorum

Dr.Deepak Chopra

Masamdaki kitabı alıyorum. İlk sayfasında bir tarih var. 16.12.1994
Üniversitedeyken aldığım her kitabın ilk sayfasına aldığım günün tarihini yazardım. Zamanla bu alışkanlığımı kaybettim. Tabii o zamanlar elimdeki değerli ve kısıtlı paranın bir kısmını kitaba vermek çok daha kıymetliydi. Kitaplarıma gözüm gibi bakardım. Çünkü küçüklüğümden beri beğendiğim kitapları defalarca okuma alışkanlığım vardı.

Kitabın kapağına bakıyorum. İlk günkü gibi tertemiz duruyor. "Sağlığı Yaratma-Dr.Deepak Chopra"

Eskiden başkasının okuyup bana hediye ettiği kitapları bir türlü sahiplenemiyordum. Kitap ilk kez benim tarafımdan okunmalıydı. Kötü bir alışkanlık. Halen daha devam ediyor.

Kitaplarımı vermeyi de sevmiyordum. Ama son zamanlarda bu alışkanlığımı değiştirdim. Artık kitaplara bağlanmıyorum. Onları okuyup bırakıyorum. Eğer bir daha okumak istersem, yenisini almayı tercih ediyorum.. Çünkü artık sevdiğim kitapları hediye ediyorum. Başkalarının da onlardan benim öğrendiklerimi öğrenmesini umuyorum. Hatta hediye ettiğim kitapları okumadıklarında sinirleniyorum. Bu da kötü bir alışkanlık. Devam ediyor...

Dr.Deepak Chopra

Masadaki diğer kitaplara göz atıyorum. "Kuantum İyileşme -Dr.Deepak Chopra" İlk sayfasında tarih yok. Yeni aldığım kitaplardan.

Bir tane daha var. "Başarının 7 Spiritüel Yasası - Deepak Chopra" Burada Dr. ön adını kullanmamış.

Son yazdığı kitaplarda sadece adını kullanıyor Deepak Chopra

İlk kitabın, 1994 yılında aldığımın ilk sayfalarını çeviyorum.

"Yüksek Kan Basıncı, Kalp Krizi ve İnme"

Chopra, önce kan basıncını tanımlıyor, yüksek ve alçak kan basıncı değerlerini söylüyor ve yüksek tansiyona neden olan etkenleri sıralıyor.

"Son zamanlarda, yüksek tansiyonda hormonların rolü üzerinde büyük bir ilgi oluşmuştur. Hormonlar vücudun farklı bölgelerinde salgı bezlerince üretilen kimyasal maddelerdir ve üretildikleri bölgelerin dışında vücudun başka bölgelerinde gösterirler etkilerini. Diğer bir deyişle, kimyasal mesaj taşıyıcılardır. Yüksek tansiyon vakalarında azaltılabilecek hormonlar kortizol, adrenalin ve reninlerdir. Bu isimleri ya da neye yaradığını bilmek sizin için çok önemli değildir. Ama önemli olan, yüksek tansiyonu olan kişilerin kanında bazı kimyasal maddelerin toplandığıdır. Gerilimin neden olduğu yüksek tansiyona aslında bu hormonların ortam hazırladığı düşünülmektedir. Onlar fiziksel olarak varlığı kanıtlanamayan gerilimin vücudu etkilediği fiziksel maddelerdir. Doktorlar endişe, korku ve öfke gibi duyguların beyinde bazı kimyasal maddelerin değişmesine yol açtığına inanırlar. Bu maddeler ya da sinir-ileticileri, beyinde bir salgı bezi olan hipofiz bezinden ACTH gibi hormonların salgılanmasına yol açar. Bunlar da daha sonra böbreklerin üzerindeki adrenal bezlerini uyarırlar. Böyle olunca da, kan basıncını yükselten kortizol ve adrenalin gibi salgılar açığa çıkarılmış olur. Bu, hastalığın oluşumu sürecinde anahtar bir mekanizma olarak görülen olgunun yalnızca bir örneğidir. Bu olgu, bir duygu veya düşüncenin kimyasal bir mesaja dönüşümüdür ki, bu daha sonra bir başka organı uyarır. Psikofizyolojik bağlantı dediğim şeyin ilk görünümü budur."

Daha sonra hipertansiyonun tedavisine değiniyor Chopra. İlaçla tedaviden bahsediyor.Yüksek tansiyon diyetlerinden.  Sonrasında, zihinsel teknikler....

"Biyolojik geri-besleme tekniğinde hastanın koluna kan basıncını kontrol eden bir aygıt takılır. Gösterge üzerinde kan basıncı dalgalanmalarını anında görebilir, sonra da sadece istekle ya da arzuyla basıncı arttırmayı veya eksiltmeyi kendi kendine öğretebilir. göstergeden elde ettiği geri-beslemeden hasta, zaten normalde kendiliğinden olan yani doğal bir şekilde kendi kendini yöneten bir vücut işlevine ulaşmayı öğrenebilir. Bir isteğin fizyolojik bir eyleme dönüştürüldüğü psikofizyolojik bağıntıdan tıp biliminin nasıl yararlandığının güzel bir örneğidir bu."

Ancak ileri düzeydeki tansyion hastaları için çok etkin bir yöntem olmadığını da belirtiyor Deepak Chopra.

Okumaya devam edelim.

"Gerilim kavramına olan ilgi yüzünden rahatlama teknikleri üzerinde büyük bir pazar oluşmuştur. Bu tekniklerden bazıları elle masajla yaparak bedenin kaba düzeylerinde çalışır, bazıları düşünceleri sakinleştirme ve telkinlerle birlikte bir dizi rahatlama egzersizleri uygular, bazıları ise uygun bir konuma sokulduğunda bedenin kendi kendini dinlendirme yeteneğine dayalıdır."

"Rahatlama tekniklerinin biraz değişik bir biçimi olan görselleştirme tekniği de doğrudan zihin yoluyla çalışır. Kişinin gözlerini kapatıp sakin ve dinginlik verici bir resmi gözlerinin önüne getirmesi istenir. Bu tekniğin her yerde ve her zaman uygulanabilme kolaylığı vardır. İleri derecede olmayan yüksek tansiyon vakalarında başarılı olmuş bir tekniktir.
Uzun süreli araştırmalar göstermiştir ki, düzenli olarak uygulandığında meditasyon tekniği etkili bir biçimde kan basıncını düşürmektedir."

Ve Dr.Deepak Chopra, kirabının ileriki bölümlerinde meditasyon tekniğinden oldukça bahsetmektedir.

Aynı kitabın ilerleyen bölümlerinde yazılı bir olayı da alıntılamak istiyorum.

"Olay-2
Boston yöresinde bir üniversite hastanesinin koroner bakım ünitesine yatırılmış Mr.Patel adında 46 yaşında yabancı bir hastayı görmem istenmişti.  Boston' u ziyaret etmek ve konferanslara katılmak için Hindistan'dan gelmişti ama kalp krizi geçirmişti. Hastanenin yoğun bakım ünitesinde yaşamı tehdit edici düzensiz ritmler, yani kulakçık ve kapakçık düzenini bozan ve bu nedenle de kalbin kanı pompalamasını güçleştiren anormal ritmler gösteriyordu.
Bu hasta, ventriküler fibrilasyon denilen kalbin hızlı veya yavaş çarpması hastalığına maruz kalmıştı. Ventriküler fibrilasyonda kalp atışları etkisizdir, bir tür kalp ritm bozukluğudur. Çoğunlukla kalp krizine yol açar ve nedeni de kalpteki elektrik düzensizliğidir. Göğüse elektrik şoku uygulayarak hastanın kalp atışları düzeltilmezse hızla ölümle sonuçlanır. Mr.Patel bunları birkaç kez geçirmiş ve her seferinde elektrik şokuyla yaşama döndürülmüştü. Ritm bozukluklarına yine de devam etmesinin nedeni bilinmiyordu ama bu düzensizlikler devam ederse hastaneden sağ çıkamayacağı da apaçıktı.
Onu gördüğümde hastane masraflarını nasıl ödeyeceği konusunda son derece endişeliydi. Başka bir ülkeden geldiği için sağlık sigortası indirimi ona uygulanmıyordu ve diğer insanlardan duyduğuna göre, Ömrünün geri kalanını borç ödeyerek geçireceğine ölmeyi tercih ettiğini söylüyordu. Ona hiç merak etmemesini, onun haberi olmamasına rağmen aslında şirketin Mr.Patel ve toplantılara katılan diğer üyeleri için özel bir seyahat poliçesi yaptırmış olduğunu söyledim. Bu haber üzerine yaşam sinyalleri düzene girdi ve bir daha ventriküler fibrilasyon geçirmedi. Üç hasta sonra hastaneden ve bir hafta sonra da ülkeden ayrıldı, hastalığın izi bile kalmamıştı. Zamanında yatıştırılmasaydı, hastanın korku düşünceleri onu mutlaka öldürecekti. Hastane masraflarını kimin ödediğini hala öğrenemedim."

Gözüm masadaki diğer kitaba çevrildi. Başarının 7 Spiritüel Yasası.

Bu kitabı da defalarca okumuştum Küçük bir  el kitabı şeklinde basılmıştı.

İlk sayfasını açtım.









Tamamını oku
Tarih: Nisan 19, 2020 Yazar: Yorum: 0 yorum

Mutluluk ve Sağlığın Beyin Kimyası


Sağlığın insanların sağlıksızlardan daha mutlu olduğu apaçık gerçektir. Şimdi, araştırmalarla her gün biraz daha kesinlik kazanan bir gerçek de şudur; mutlu insanlar daha sağlıklıdırlar. Öyle görünüyor ki, sadece çoğu zaman mutlu düşünceler taşıma demek olan mutluluk beyinde biyokimyasal değişiklikler yapmakta, bu değişiklikler de vücut fizyolojisi üzerinde son derece yararlı etkiler göstermektedir.
Sağlığı Yaratma / Dr.Deepak Chopra
Tamamını oku
Tarih: Nisan 12, 2020 Yazar: Yorum: 0 yorum

Uzaktan Eğitim

Bu ayda bu kavramla tanıştık. Covid19 sınır tanımıyor. Öldürüyor. Her türlü alışkanlığımızı değiştiriyor. Bizi hasta etmekle kalmıyor. Yaşamımızı dizayn ediyor. Aslında bundan en çok etkilenen de çocuklarımız oluyor. Evin içine hapsolan çocuklarımızı, bu yetmezmiş gibi (daha bir ay öncesinden televizyonun, bilgisayarın başından kaldırıp, azarladığımız çocukları) zorla bilgisayarın ve televizyonun karşısına oturtup, eline akıllı telefon veriyoruz. Derslerinden geri kalmasın diye...

Adını duyduğumuz ama hiç kullanmak zorunda kalmadığımız programları bilgisayarlarımıza yüklüyoruz. Zoom, Google Meet

Bu uzaktan eğitimi sevmedim. Çocuklarda sevmedi zaten.

Aslında çok da uzak değiliz bu uzaktan eğitime. Yaşıtlarım aşağıdaki fotoğraflardan ne demek istediğimi anlarlar.



Tabii bu yukarıda görsellerini paylaştığım eğitimler üniversite öğrencileri içindi. Zorunlu eğitim değildi. İsteğe bağlı eğitim alanlar içindi.


Çocukların televizyon karşısındaki hallerini görünce aklıma geçen yıl okuduğum bir kitaptan bir bölüm geldi. Hemen kitaplığımdan bulup, o bölümü tekrar okudum.


Açık Derslerin Yükselişi ve Tökezleyişi

İnternette EDx' in sunduğunda benzer bedava derslere "kitlesel çevrimiçi açık ders" deniyor."  Bu yeni trend, 2011 yazının sonlarında Stanford Üniversitesi' nden Sebastian Thrun ve Peter Norvig adlı iki bilgisayar bilimcinin yapay zeka giriş derslerini internet üzerinden ücretsiz vereceklerini duyurmasıyla başladı. Dersin iki hocası da Google' ın şoförsüz araba projesine liderlik etmişti; Norvig ise projenin araştırma direktörü ve en önde gelen yapay zeka ders kitabının yazarlarından biriydi. Ders duyulmasından sonraki birkaç güm içerisinde 10 binden fazla kişi yazıldı. New York Times' tan Johm Markoff o ağustos ayında konuyla ilgili baş sayfadan bir yazı yazınca, derse yazılanlar 190 ülkeden 160 bin kişiye fırladı. Sırf Litvanya' dan derse kaydolanların sayısı, Stanford' taki toplam öğrenci sayısını geçti. Yaşları 10 ile 70 arasında değişen katılımcılar, yapay zekanın temellerinin alanın en önde gelen iki isminden öğrenmek için sıraya girdiler. Daha önce aynı dersi Stanford Üniversiten' den 200 öğrenci alabiliyordu.
On haftalık ders, her biri yalnızca birkaç dakika süren bölümcüklere ayrılmıştı. Bu model, Khan Akademi' nin ortaokul ve lise öğrencileri için hazırladığı müthiş başarılı videolardan alınmıştı. Bu arada ben de dersin birkaç bölümünü tamamladım ve formatı çok hoş ve etkili buldum. Derste görsel şatafata yer verilmemişti. Thrun ve Norvig konuları bir deftere yazarak anlatıyorlardı. Her bölümün sonunda etkileşimli bir sınavcık vardı. Böylece bir sonraki derse geçmeden önce kilit kavramları anlayıp anlamadığını tartabiliyordunuz. Dersi yaklaşık 23 bin kişi tamamladı., final sınavı oldular ve Stanford'dan dersi bitirdiklerine dair belge aldılar.
Birkaç ay içinde, açık ders olgusu çevresinde yeni bir sektör filizlendi. Sebastian Thrun ücretsiz veya ucuza çevrimiçi dersler vermek için girişimci sermayderleri topladı ve Udacity adında yeni bir şirket kurdu. Dünyadaki seçkin üniversiteler bu yeni gelişmelerden pay almak için birbirleriyle yarıştılar. Yine Stnaford' tan iki profesör, Andrew Ng ve Daphne Koller, 22 milyon dolarlık kuruluş sermayesiyle Coursera' yı kurdular ve Stanford, Michigan, Pennsylvania ve Princeton üniversiteleriyle ortaklık kurdular. Harvard ve MIT, 60 milyon dolarlık yatırımla EdX' i kurdu. Coursera buna karşılık olarak aralarında John Hopkins ve California Institute of Technology de olmak üzere 12 üniversiteyi daha bünyesine kattı. 18 ay içinde dünyanın dört bir yanından yüzden fazla üniversiteyle çalışmaya başladı.
2013' ün başlarına gelindiğinde, açık ders çılgınlığı öğrencilerin kayıtları gibi patlamıştı. Çevrimiçi dersler, herkesin çok ucuza veya ücretsi olarak seçkin bir eğitim alabileceği yeni bir çağ açıyordu. Afrika' daki ve Aysa' daki yoksullar da yakında tablet bilgisayarları veya telefonlarıyla en prestijli üniversitelerin derslerine katılabilecekti. New York Times gazetesi yazarlarından Thomas Friedman, açık dersleri " internette tomurcuklanan küresel yüksek eğiitm devrimi" diye tanımladı ve "dünyanın en büyük yüksek eğiitm devrimi" diye tanımladı ve " dünyanın en büyük sorunlarını çözmek için bir milyar beyni daha devreye sokma" potansiyeli taşıdıklarını belirtti.
Fakat Pennsylvania Ünivrsitesi' nin 2013' üb sonunda yayımladığı iki çalışma, insanları bü rüyada uyandırdı. Çalışmaların birinde, Coursera' nın sunduğu derslere kaydolan bir milyon kişiden çok azının aktif olduğu, dersl başladıktan sonraki 1-2 hafta içinde katılımın çarpıcı biçimde düştüğü ve çok az kullanıcının sonuna kadar dersi takip ettiği belirtiliyordu. Derslete yazılanların yarısı, daha ilk dersi bile izlemiyordu. Dersi tamamlama oranları %2 ila 14 arasındaydı. Ayrıca bu derslerden çok fayda göreceği düşünülen fakir ve eğitimsiz öğrenciler derslere o kadar ilgi göstermemişti. Derslere yazılanların %80' i zaten üniversite diploması olan insanlardı.
Udacitiy ile San Jose Üniversitesi arasında bolca reklamı yapılan ortaklık da beklentilerin altında kalmıştı....

Robotların Yükselişi / Martin Ford


Elbette ki yukarıda anlatılanlar şu andaki durumumuzdan farklı. Çocuklarımız temel eğitim görüyorlar.
Durum böyle olmakla birlikte ileriki dönemlerde bu tür eğitimlerin farklı bir şekilde yeniden denenerek insanlar tarafından kabul görecek bir formatta yaygınlaştırılacağı düşüncesine sahibim. Öyle ya da böyle uzaktan eğitimlere alışmaya başlasak iyi olur. Çünkü gelecek böyle olacak.

Gelelim çocuklarımızın şu anda maruz kaldıkları uzaktan eğitimlere.  Sınıf öğretmeni ve öğrenciler ekrandan birbirlerini görüyorlar. Dersler bazen iki farklı grupla farklı zamanlarda yapılıyor. Daha interaktif bir eğitim. Soru cevap formatı halen daha devam ediyor. Üstelik en kısa zamanda tekrar sınıflarda bir araya gelme beklentisi var. Ancak şu anda yapılan bu eğitimlerin, kendimce eksik ve hatalı bulduğum yönleri var.  İnsanlar alışkanlıklarından zor vazgeçerler. Hatta alışkanlıkları konusunda tutucudurlar. Çocuklar da öyle. Alışkanlıklar çok önemlidir. O yüzden yıllarca tahtada ve tebeşirle yazılanları okumaya çalışan ilkokul öğrencilerine birden slaytla ders anlatma fikri hızlı bir şekilde kabul görecek bir davranış değildir. Belki doğru bir yöntemdir ama alışık olunan bir yöntem değildir. Öğrenci kendisini dersin içine sokamamaktadır. Slaytlarla ders anlatmak öğrenci tarafından reddedilecektir. O yüzden bu dönemde daha geleneksel olmak gereklidir.  Çünkü çocuğun alıştığı ders şekli bu değildir. En azından şu an için biraz daha sınıf ortamına benzer anlatımlar daha kabul görecektir. Tahta kullanılarak. Sınıf ortamında video konferans yapılarak. 
Kalın sağlıcakla.

Önder Güngör/ Ankara 2020



Tamamını oku
Tarih: Nisan 10, 2020 Yazar: Yorum: 0 yorum

Zaman zaman hmmm o zaman

BAŞKA BİR ZAMANA GEÇİŞ.

Bilim-kurguda sık rastlanan konulardan birisi zamanda yolculuktur. H.G: Wells' in klasik öyküsü Zaman Makinesi ve benzerlerinde genellikle ücra bir laboratuvarda çalışan yalnız bir bilim insanı küçük bir makine yapar. Geçmişte ya da gelecekteki bir zamanı makinenin kadranına yazar, sonra bir düğmeye basar ve kendisini arzu ettiği tarihte bulur. Zamanda yolculuk öykülerinde sık görülen özelliklerden birisi, kişinin yıllarca önceki gençliğine rastlaması gibi mantıksal çelişkilerdir. Ayrıca, binlerce yıl öncesinde olan bir olaya karışmak, yanlışlıkla Prekambriyen devrine ait bir kelebeğin üstüne basmak ya da eski bir akrabayı öldürmek gibi olaylar da sık konu edilir; zamanda yolculuk yapan kişi, genellikle tarihin akışını değiştiren olaylara neden olur.



Bu tür mantıksal çelişkiler geleceğe yapılan yolculukları anlatan öykülerde görülmez.  Geleceğe yolculuk, geçmişin bazı öğelerine duyulan özlem dışında, zamanın gerisine gitmek kadar heyecan vericidir. Geçmiş hakkında oldukça çok şey biliriz ama gelecek hakkında fazla şeş söyleyemiyoruz. İleriye doğru yolculuk geriye doğru olandan daha fazla entellektüel heyecan yaratır.

Geleceğe doğru yolculuk yapmanın kuşkulu bir yanı yoktur. Normal hızla yaşlanırken bu yolculuğu sürekli yapıyoruz. Ancak daha ilginç olasılıklar vardır. Eisntien' ın özel görelilik kuramını herkes duymuştur. ve giderek daha fazla kişi bunu anlayabilmektedir. Einstein uzay, zaman ve eşzamanlılık konularındaki görüşlerimizin mantıksal incelemesini yaptı. Görelilik kuramı, geleneksel önyargı ve körü körüne bağlılık alışkanlıklarından kurtulmuş bir akıldan çıktı.

Görelilik kuramının getirdiği bazı sonuçlar, herkesin çevresini gözleyerek öğrendiği bilgilere uymaz. Örneğin, kuram bir cetvelin, hareket ettiği doğrultuda kısaldığını söyler. Koşan kişi, koştuğu doğrultuda, ağırlık kaybetmesi söz konusu olmaksızın incelir. Koşucu durduğu anda eski boyutuna döner. Bu durumda, koşan insan durduğu ana göre daha yoğundur. Koşma hızında etki büyüklüğü ölçülemeyecek kadar küçük olduğundan bu cümleler saçma görünmektedir. Ancak ışık hızında (300.000 km/sn) koşabilseydik, bu etkiler belirgin olacaktı.

Carl Sagan / Kozmik Bağlantı
Tamamını oku