Tarih: Nisan 01, 2025 Yazar: Yorum: 0 yorum

Kaçak şifacılar.



Bahçede oturmuş kitabımı okuyorum. Okunacak öğrenilecek o kadar çok şey var ki!

Bildiklerimiz öğrendiklerimiz okyanusta bir damla bile değil.

Ama sonuçta her okuduğumuz, her öğrendiğimiz "artı bir" oluyor.

Konfüçyus' un bir söz vardır. "Gerçek ve doğru bilgi, ne bildiğinizi ve ne bilmediğinizi bilmektir."

Okuduğum kitabı daha önce de okumuştum.

Küçük bir bölümü alta bırakıyorum.

Kaçak şifacılar sıradan şifacılardan önemli farklılıklar gösterirler. Onlar yaptıkları işlerde olağanüstü başarılıdırlar ama iç dünyalarına baktığınızda büyük bir boşluk ve kaos görürsünüz. İçlerindeki tüm enerji, iyileştirdikleri kişilere ve olaylara akıp gider; kendilerine ayıracak zamanları yoktur. 

Kaçak şifacıları tanımlamanın en iyi yolu, onlara kendileri için ne yaptıklarını sormaktır; dinlenmek ya da kendilerini iyi hissetmek için ne yaptıklarını sormaktır. Sıradan şifacılar böyle bir soruyla karşılaşınca hiç duraksamadan koca bir liste dökerler. Kaçak şifacılarınsa ya dilleri tutulur ya da içinde bencillik olmayan misyonlarını anlatmaya başlar.

.....

Kaçak şifacılar başka insanların acı içinde olmasına dayanamazlar. O kişilerin rahatsızlıklarına bağlı öğrenebilecekleri dersler olduğunu tamamen göz ardı ederek onları kurtarmaya girişirler. Kaçak şifacıların niyetleri iyidir ama sonuçta çözülemez bağımlılıklar yaratırlar çünkü iyileştirmek zorunda ve arzusunda oldukları için olayları akışına bırakamazlar. Sürekli yeni misyonlar yaratmak, yeni adaletsizlikler bulup üstüne gitmek ihtiyacındadırlar. Genellikle de işe sizin hayatınızdan ve çektiğiniz sıkıntılardan başlarlar.

Kaçak şifacılığın ardında yatan temel itki dünyayı acıdan kurtarmak gibi görünse de aslında bunu gerçekleştirmeye çalışanlar kendi acılarının hatırasından kurtulmaya çalışmaktadırlar.

Alıntıladığım kitap Karla McLaren' in Aura ve Çakra Kullanma Kılavuzu

01 Nisan 2025 / Akçay Güre Sahili

Tamamını oku
Tarih: Mart 30, 2025 Yazar: Yorum: 0 yorum

Eşyalar toplanmış seninle birlikte

Bu yıl bayram tatili 9 güne çıkınca, kayınvalide ve kayınpederin vefatından sonra ilk kez yazlığa geldik. Aslında kayınvalidemin vefatından sonra kayınpederimi getirmiştik yazlığa ancak bu sefer ikisi de yok.  Kapıyı açıp içeri girdik. Tanju Okan' ın şarksında ki gibi...

Eşyalar toplanmış seninle birlikteAnılar saçılmış odaya, her yere


 
Onların alışık olduğu düzene uygun olarak bahçe eşyalarını dışarıya çıkardık. Olması gerektiği gibi, arka bahçenin sandalyelerini arkaya ön bahçeninkileri öne taşıdık. Bisikletleri yan bahçede duvara yasladık. Yolu kapatmamasına dikkat ettik. Bu sefer bahçeyi sulamadık çünkü yağmurluydu.




Bilgisayarımı koltukların üzerine bırakmadım. Valizleri de üst kata taşıdım.


Sabah kahvaltı için erkenden markete gidip her zamanki gibi beyaz ekmek aldım.

Akşamları bütün bahçe ışıklarını yaktık. Tüm site aydınlansın istedik onların istediği gibi.

Öğlenleri, alışık oldukları düzeni hiç bozmadım. Saat 12 de bira içmeye başladım.


Kayınvalidemin gecenin geç saatinde yüksek sesle televizyonu seyretmesine kızardım. Hep tartışırdık. Bu sefer ben yüksek sesle televizyon izledim. Sanki onlar varmış gibi.


Tavlayı aradım bulamadım. Bulsaydım masanın bir köşesine iliştirecektim. Gidene kadar orada kalsın diye. Kayınpederi yenince bana "Büyücü" derdi.

Öğlenleri okey oynardık. Ben Gamze'yle kayınpederle kayınvalide birlikte olurlardı. Kayınpeder okeye dönerken kayınvalideye işaret ederdi ama kayınvalide taşı gelince hemen açardı. "Banane ben bittim" derdi

Dün öğlen sandalyeleri ön bahçede dağınık şekide bıraktım. Sonra içime sinmedi yine topladım.

Bisikletin arka selesindeki çöpleri dökmedim. Çünkü o sepette hep çöp olurdu.


Kedilerin eve girmesine halen daha çok kızıyorum ama fazla da ses etmiyorum.



Bu satırları yazarken .... bir saniye bekleyin. Bir bira aldım dolaptan.

Önce "Sarı gelin" i çaldım. Kayınvalidenin anısına.

Sonra da bir türkü çaldım. Kayınpederin anısına....Ruhi Su' dan


Önder Güngör / Akçay Güre / Edremit / 30 Mart 2025 Bayramın İlk Günü

Tamamını oku
Tarih: Mart 27, 2025 Yazar: Yorum: 0 yorum

Sen beni boşuna kalbinin oralara koyma*

 



Bazen kişilerle konuşmak demek yüz yüze konuşmak demek değildir. Bu konuşma şekline istediğiniz adı verebilirsiniz. Telepatik konuşma, kalp yoluyla konuşma, duygularla konuşma ne derseniz deyin.
Genellikle böyle bir konuşma şeklini bilinçli olarak kullandığımızda olumlu bir amaç için kullanırız. Ancak, işin asıl bir de istenmeyen ve kötü sonuçlar doğudan başka bir yönü daha vardır. Bir insan için aklımızda söylediğimiz her türlü eleştiri, kızgınlık, yargılama da aynı şekilde o kişiyle bir konuşma şeklidir.

O yüzden AN’ a dikkat etmemiz, düşüncelerimizi sürekli gözden geçirmemiz gerekmektedir. İyi şeyler  emek gerektirir.

Önder Güngör


*Başlık

Hayat ne ki sanki anlık bir buluşma
Sen beni boşuna kalbinin oralara koyma*
Nil Karaibrahimgil.
Tamamını oku
Tarih: Mart 25, 2025 Yazar: Yorum: 0 yorum

Doğa dert etmez.



Doğa en hayran olduğum yerdir. Hatta doğa bir kişi olsaydı en hayran olduğum kişi olurdu.

Dağ omum, ova onun, nehir onun, deniz onun, ağaç onun, orman onun, hayvanlar onun......şehirler onun...hatta insanlar onun...

Hiç bir şeyi kafasına takmıyor.

İstediği kadar sert rüzgarlarla dövüyor dağları, ovaları, şehirleri. 

Fırtına oluyor. Ağaçları öyle eğiyor ki köklerinden sökülüp uçması umurunda değil.

Don oluyor. Kar oluyor. Donmamız, çığ altında kalmamız umurunda değil. Ağaçlar, tarlalar, çiçekler donmuş. Umurunda değil.

Yağmur oluyor. Şehirlerimizi, evlerimizi önüne alıp giden sel umurunda değil.

Güneş oluyor. Ormanlar yanmış, nehirler kurumuş. Kuraklık gelmiş. Umurunda değil.

O sadece kendi işine bakıyor.

Hiç bir şeyi dert etmiyor.

Umurunda değil.


Tamamını oku
Tarih: Mart 23, 2025 Yazar: Yorum: 0 yorum

Daldan dala atlıyorum.



Bölük pörçük okuyorum kitapları bu aralar. O kitaptan bu kitaba atlıyorum. Beğenmediğim bölümleri hızlıca geçiyorum. Bazı yerleri ise defalarca okuyorum.

Bazı yerleri not alıyor bazı yerleri de buraya yazıyorum.

Görüyorsunuz. mahcup olmak duygusundan da epeyce uzak. çalakalem yazıp duruyorum. Hem de mavi tüylü kamış kalemle ... Mürekkep hokkasına bana bana ... Daktilo makinasından nefret ediyorum. 

Sonra kağıtları koca masaya yayıp, yazıyı bir nefeste okuyorum. Çukur veya tümsek varsa belli oluyor. Bunlara, kontrolu gereken bilgilere, işaret koyup, kağıtları zımbalıyorum. Bu işler hep, tek damla içki içilmemiş gecelerin, yarılarında oluyor. Yazı ertesi gece yarısı, kendi sansürümden geçiyor. Düzeltiliyor, benden kopuyor. 

Bereket versin yazı, okur huzuruna, cok sonra çıkıyor. Anında çıksa, belki de dilim dolaşacak, edep endişesi yüzünden şaşıracağım. Oysa yazarken, nasılsa düzeltirim deyip, hafiften ayıp şeyler ve argo sözcükler yazmaya korkmuyorum. Ama bir de bakıyorum ki, bunları düzeltmemişim... Okuyunca mahcup oluyorum dersem, inanır mısınız ki? (Sahiden biraz oluyorum). 

 Dostlarıma hep söylüyorum. Yaşayışın zorluklarından kurtulmanın güvenilir çaresi, onun felsefesini yapmak ... Diyorum ki: «Ben hayatın ne olduğunu, lakerda yerken anlıyorum ... Ama balığın tadından değil, yanındaki yumruklanmış kuru soğandan ... Hayat da kuru soğan gibi . . . Tabakaları kalktıkça küçülüyor ve arada bir göz yaşı dökülüyor . .

Aldanmak / Aydın Boysan

Tamamını oku
Tarih: Mart 22, 2025 Yazar: Yorum: 0 yorum

Bu yolculuğu yapabilmem için kimlere ihtiyacım var?



Tom Robbins' in Parfümün Yolculuğu adlı bir kitabı var.

Eski kral Alobar' ın, eşi Kudra ile birlikte ölümsüzlüğü arama serüveni anlatılır.

Alobar ve Kudra sonunda ölümsüzlüğü bulmuşlardır.

Bunun için dağlarda Bandaloop Doktorlar' ını ararlar. Onları bulduklarında Alobar' la aralarında geçen bir diyalog vardır kitapta.

"Bulamadın mı o Bandaloop'ları?" 

"Yoo, buldum bulmasına. Kolay olmadı ama buldum. Öyle güzel  taş evleri falan yoktu.  Samye' de  olduğu  gibi değildi. Anayoldan çok içerde bal peteğine benzeyen mağaralarda yaşı­yorlardı." 

"Ama onları buldun, ha?" 

"Evet. Daha doğrusu, onlar beni buldu. Bir  gün yamaçta dinleniyor, düşünüyordum. Ah, yiyecek bir  şeyim  olsa  ne iyi olurdu, diyordum.  Birden kafama bir  mısır koçanı çarptı. Hızlı. Hem de  çok hızlı. Burnum kanadı, kulaklarım çınladı. Bıçağımı çektim, tepenin yukarısına, mısırin geldiği yere bak­tım. Üç kıllı adam duruyordu orada, Benim gibi hırpani giyin­mişlerdi. Gülüyorlardı bana. Onlara bıçağımı salladım, onlar da, 'Eh, açım dedin ya' diye bağırdılar." 

"Ah, büyük Şiva! Düşünceni nasıl işitmişler?" 

"Ben de onu anlamaya karar verdim. Mısırı kızartıp yedik­ten  sonra onların izini sürdüm, mağaraların bulunduğu tepe· eteğine geldim. Birkaçı yanıma yaklaştı. Ben,  'Siz herhalde Bandaloop doktorları olmalısınız', dedim.   İçlerinden   biri, 'Sen de Alobar olmalısın'  diye karşılık verdi. 'Adımı  nereden öğrendiniz?' diye sordum. 'Sen bizimkini nereden öğrendin?' dediler. 'Samye' de kutsal bir adam söyledi' dedim. Hepsi katıla katıla güldüler." 

"Biraz kaba insanlar galiba." 

"Kaba mı? Evet, bir hayli kabaydılar. Ama bak, uzun zaman önce, batıda, benim geldiğim yerlerde iki kaba tipe rastlamış­tım. Bir tanesi bir Şaman, öteki bir tanrıydı. Başlangıçta her ikisi de bana çok kötü davranmışlardı; ama biri bana özel bir cesaret, öteki de özel bir korku verdi. Bu yolculuğu yapabilmem için bunların ikisine de ihtiyacım olduğunu sonradan anladım. Bilgeliği ellerinde tutanlar, onu her gelen serseme öylece suna­mazlar. İnsanın onu alabilmek için hazırlanmış olması gerekir. Yoksa ona yararından çok zararı dokunur. Ayrıca, bilgeliğin o  duru sularında yalpa  vuran bir sersem suyu bulandırınca, herkese de zararı dokunur. Demek ki bilgiyi arayan insan önce sınanmalı, buna layık olup olmadığı anlaşılmalıdır. İşte bunlar­dan öğrendiğime göre, öğretmenin kaba davranması o sınavın evrelerinden birincisi oluyor." 

"Yani eğer öğretmenin uygarlık dışı davranmasına, sana istediği muameleyi etmesine, gururuna hakaret etmesine izin verirsen, seni kafasındaki düşünceleri dinlemeye değer biri olarak mı görüyor diyorsun?" 

"Tam tersine ... Kişilik bütünlüğünü savunman gerek. Tabii öyle bir şeyin varsa. Ama savunurken de soylu biçimde savun­man gerek. Onun kendi davranışlarını taklit ederek değil. O katı davrandığında sen yumuşaksan, o  kabalık ettiğinde sen naziksen, seni  potansiyel olarak öğüde layık görüyor: Görmezse zaten demek ki  öğretmen  değilmiş. O zaman senin de içinden onun kıçına bir tekme patlatmak gelir."

 "İlginç. Bandaloop doktorlarıyla da öyle mi oldu?" 

Alobar başını iki yana salladı. "Hayır" dedi.

Gerisini siz okursunuz....


Tamamını oku
Tarih: Mart 14, 2025 Yazar: Yorum: 0 yorum

Elektrikli spiker

Sabah arabada radyoyu dinliyorum.

Spiker arabalar hakkında konuşuyor. Biliyor musunuz? Adamlar 1990 yılında bile elektrikli araba üretmişler, ancak o zaman menzilleri çok az olduğu için yeterince ilgi görmemişler diye bilgi kasıyordu.

Oysa ilk üretilen otomobillerin elektrikli üretildiğini bilse ne yapardı kim bilir?

İlk otomobil 1769 yılında Fransız mühendis Nicolas Joseph Cugnot tarafından buharlı olarak üretilmiş.


Daha sonraları 1834 yılında Davenport elektrikli motoru icat etmiş ve elektrikli tramway üzerine çalışmalar yapmış. Aynı yıllarda Robert Anderson elektrikli otomobili icat etmiş ancak şarj etme özelliği olmadığı için günlük hayatta kullanılamamış. Üstelik çok yavaş bir araçmış.


INTERFOTO/Alamy Stock Photo

 Ancak ilk elektirkli otomobilin ise 1894 yılında Pedro Salom ve Henry G.Morris tarafından icat edildiği söylenir. Morrison marka elektrikli araçlar. Bu dönemde üretilen diğer elektrikli araç markaları ise, Baker Electric, Lohner Porsche, Detroit Electric, Edison Ford, Vectress..

https://voltla.com.tr/blog/elektrikli-araclarin-gelisimi



https://voltla.com.tr/blog/elektrikli-araclarin-gelisimi


İçten yanmalı motorlar ise 1850 li yıllarda icat edilmiş olup, ilk benzinli otomobil 1885 yılında Alman Mühendis Karl Benz tarafından icat edilmiş. Benz buna Motorwagen adını vermiş.

1897 yılında ise ABD’ de elektrikli ticari taksiler kullanılmaya başlanmış. Bu yıllarda benzinli araçlardansa elektrikli araçlara daha hazla bir talep varmış.

Elektrikli araçların üstünlüğü 1920 li yıllarda son bulmuş ve yerini benzinli arabalar almaya başlamış. Çünkü artık benzinli araçlar seri üretime geçmiş, menzilleri artmış, beygir güçleri yükselmiş  ve benzine ulaşım daha kolaylaşmış.

 

Tamamını oku
Tarih: Mart 08, 2025 Yazar: Yorum: 0 yorum

Yıllar sonra yeniden geldiler.



Her sabah yaptığım gibi 06.30 alarmıyla uyandım.  Gamze uyuyordu. Mevsim kalkmış hazırlanıyordu. Ben de hazırlandıktan sonra 07.10 gibi arabayı ısıtmak için evden çıktım. Mevsim geldikten sonra okul yoluna koyulduk. Her sabahki rutinimiz buydu. Saatlerin geri alınmamasından kaynaklı, kış aylarında okula karanlıkta gidiyorduk.

Uğur Mumcu Caddesi ile Kuleli Sokağın birleştiği köşede trafik ışıklarının orda kırmızı ışıkta orta şeritte durduk. En ön sırada ben vardım. Sağ şerit boştu. Radyoda birkaç istasyonun değiştirdikten sonra ışığa baktım. Halen daha kırmızıydı. O sırada hemen ışıkların yanında duran bir adamı gördüm. Yayalara yeşil yandığı halde öylece duruyordu. Sabah sabah herkes biraz uykulu biraz dalgın oluyor diye düşündüm.

Radyo' da Yaşar çalıyordu.

Beni koyup gitme ne olursun
Durduğun yerde dur
Kendini martılarla bir tutma
Senin kanatlarin yok
Düşersin yorulursun

Bu şarkının sözleri Atilla İlhan' ın, Ağustos Çıkmazı şiiridir

Işık halen daha bizim için kırmızı yayalar için yeşildi Adamda ısrarla kaldırımda, hemen trafik ışıklarının yanında bekliyordu. Aniden kafasını bize doğru çevirdi. Benden genç, 40-45 yaşları arasında beyaz saçlı, bakışları yumuşak, orta boylu bir adamdı. Elinde fötr bir şapka tutuyordu. Göz göze geldik. Parmaklarımı direksiyonda müziğe ritim tutuyormuş gibi oynatarak ışığa baktım. Yeşil yanınca gaza basıp gittim. Sağ aynadan baktığımda arkamızdan baktığını gördüm.

Bir sonraki trafik ışıkları hemen Reşit Galip Caddesinin olduğu yerdeydi. Orada da en ön sırada sağ şeritte durdum. Burası kavşak ışığıdır. Hemen hemen hiç yaya olmaz. Ancak burada da  ışığın yanında bir adam duruyordu. O da kendisine yeşil ışık yandığı halde öylece bekliyordu. İlginç bir sabah diye düşündüm. Göz göze geldik. Biraz önce gördüğüm adamla aynı yaşlardaydı. Saçları siyah ve hafifçe seyrekti. Orta boylu zayıf biriydi. Onun da elinde fötr bir şapka vardı. Gözünü benden hiç ayırmıyordu. Yine direksiyondaki hareketimi tekrarlayarak ışığa baktım.

Radyodaki şarkı değişmişti. Kaan Tangöze' den "Bekle dedi gitti." çalıyordu.

Bekle dedi, gitti.. 
Ben beklemedim, o da gelmedi.
Ölüm gibi bir şey oldu.
Ama kimse ölmedi.

Bu şarkının sözleri ilginçtir. Yukarıda yazılı olan nakarat kısmı Özdemir Asaf'ın, Çizik şiirdir. En başında "Geleceğim bekle dedi, gitti." diye başlar. Diğer sözler Kaan' a aittir.

Adam halen daha bekliyordu.

Yeşil ışık yanınca kavşağa girdim. Bu sefer daha büyük bir merakla yan aynadan bekleyen adama baktım. Adam yoktu. Daha dikkatli bakmaya çalıştım ama hem yola hem aynaya bakarken görüş açım kaybolup gitmişti.  

Artık Atatürk Bulvarı' na girmiş yokuş aşağı iniyordum. Şehit Ersan Caddesi' nin Atatürk Bulvarı' na bağlandığı yerde, hemen Farabi sokağa gelmeden önce bir trafik ışığı daha var. Ne hikmetse orada da kırmızı ışığa denk geldim ve yine en ön sırada sağ şeritteydim. Hemen trafik ışığının orada biri var mı diye baktım. Bu sefer iki kişi vardı. Her ikisinin elinde de fötr şapka vardı. Birbirleriyle konuşuyorlardı. Onlar da karşıya geçmeyi düşünmüyorlardı. Onlara baktığımı fark edince ikisi de aynı anda bana doğru döndüler. Dehşete kapıldım. Az önce gördüğüm iki adam da buradaydı. Panikledim. Ne yapacağımı şaşırdım. Sabah sabah neydi bu böyle. İçimde büyük bit korku hissettim. Sanki beni takip ediyorlardı. Ama niye? Nasıl benden önce buraya geldiler? Kimdi bunlar? Gözlerimi kırmızı ışığa çevirdim. Bir an önce yeşil ışığın yanmasını istiyordum. Hatta kırmızıda geçsem mi diye de düşündüm. Kapının kilidine bastım. Bütün kapıları kilitledim. Mevsim arka koltuktan seslendi.

"Baba ne oldu. Kapıları niye kilitledin?" diye sordu.

"Yok bir şey kızım." dedim.

Tekrar adamlara baktığımda halen daha bana bakıyorlardı. Ama çok garip. Sanki yüzleri değişiyordu. Gözlerim onlardan ayırmak istiyordum ama yapamıyordum. Adamlar aniden yaşlandılar ve yüz hatları tamamen değişti. İçimdeki korku ve panik aniden yok oldu. Onları tanımıştım.

Asım Bey ve Reşat Beydi onlar. Gülümseyerek selam verdim. İkisi de şapkalarını takarak, yaya geçidinden karşıya geçtiler. Arkalarından bakmadım Nasıl olsa yok olmuşlardı. Eski dostlar geri gelmişti. Anlaşılan ilerleyen günlerde bir buluşma daha olacaktı.


Önder Güngör / Ankara / 08.Mart.2023


Okuyucuya not: Asım Bey'le ilk buluşmamı Baston Şemsiye adlı yazımda anlatmıştım. İkinci karşılaşmamı Üç Ben yazımda ve daha sonrakileri de diğer yazılarımda bulabilirsiniz.

Tamamını oku
Tarih: Şubat 02, 2025 Yazar: Yorum: 0 yorum

Ayakkabılarının boyalı olup olmadığını kim önemser?



Richard Bach gençliğimde çok okuduğum yazarlardan biridir.

Bazı kitaplarını siz de bilirsiniz. Martı' yı bilmeyen yoktur. Oysa ben daha çok Mavi Tüy' ü beğenmiştim gençlik zamanlarımda.

"Bir" kitabında eşi Leslie ile olan hikayealerini okumuştum.

Çok daha sonraları yayımladığı Hipnozcu' da en sevdiklerim arasına girmiştir.

Şimdi size Hipnozu kitabının ilk başlarından küçük bir alıntı yapmak istiyorum.

Jamie Forbes hava  araçları  uçurur. Zamanında üniversiteyi bırakıp pilot brövesi aldığından beri önemseyerek yaptığı şey  budur. Bir şeyin kanatları mı var;  o şeyi sever. 

Hava Kuwetleri'nde savaş uçakları uçurdu;  poli­tik  oyunlara., ek  görevlere ve  arada sırada uçmaya zaman olmamasına fazla aldırmadı. Ordu bir öneri ge­tirince erken emekli oldu. 

Sivil havayolları onu almadı. Bir kez başvuru yap­tı  ve  pilotluk sınavındaki  sorular  elenmesine neden oldu. 

1. Bir  seçim yapmanız gerekse ağaç mı  olursu­nuz. taş  mı? 

2. Hangi  renk daha iyidir: Kırmızı mı. mavi mi? 

Uçmayla ilgili  olmadıkları  için bunlara yanıt ver­medi. 

.3. Ayrıntılar önemli midir? 

"Elbette önemli değildir,"  dedi. "Önemli olan, ye­re her seferinde güvenli şekilde ulaşmaktır. Ayakkabı­larınızın boyalı olup olmadığını kim önemser?" 

Sınavı yapan kişi gözlerinin içine bakıp, "Biz önemseriz." deyince yanlış yanıt verdiğini anladı.

Hipnozcu / Richard Bach 

Tamamını oku
Tarih: Ocak 29, 2025 Yazar: Yorum: 0 yorum

Nikola Tesla' nın Buluşlarım kitabından



Nikola Tesla' nın Buluşlarım kitabından çok küçük bir bölümü aşağıya bıraktım.

"Benim kişisel aydınlanmamın gecikmesinin önemli bir sebebi daha vardı. Çocukluğumda tuhaf bir dertten mustariptim. Gözlerimin önünde çoğunlukla güçlü ve ani ışıkların eşlik ettiği çeşitli görüntüler beliriyordu. Bu görüntüler gerçek objeleri görmemi engelliyor ve düşünce ve hareketlerimi etkiliyordu. Bunlar gerçek hayatta gördüğüm şeylerin ve manzaraların görüntüleriydi. Asla hayali bir görüntü görmüyordum. Bana bir şey söylendiğinde, o objenin görüntüsü gözlerimin önüne son derece canlı bir şekilde geliyordu ve ben bazen gördüğüm şeyin gerçek olup olmadığını anla makta güçlük çekiyordum."


Nikola Tesla / Buluşlarım

Tamamını oku
Tarih: Ocak 26, 2025 Yazar: Yorum: 0 yorum

Sihirli dal



Edremit' ten Ankara'ya doğru arabamla gidiyordum. Daha yolun başında, Havran' ı geçer geçmez, sağ ayağımda bir uyuşukluk başladı. Arabayı kenara çekip indim. Hafif ağrı da hissediyorum. Yolun kenarındaki zeytinlik alana girip, bir ağacın dibine oturdum. Daha önce hiç böyle bir şey başıma gelmemişti. Ayağımı uzatıp, uyuşukluğun geçmesini bekledim. Nasıl aniden indiysem, arabanın kapısını açık bırakmış, motoru da durdurmayı unutmuştum. Hafifçe yerimden doğrulup, arabaya geri döndüm, motoru durdurup, kapıyı kapattım ve tekrar ağacın dibine oturdum. Uyuşukluk bir türlü geçmiyordu. Ayağımı toprağın üzerinde uzatıp, kendime doğru çekiyordum. Belki böyle yaparsam uyuşukluk geçer diye düşünüyordum. Bir süre daha bekledim. Yerden bulduğum bir zeytin dalıyla yerlere şekiller çiziyor, uyuşukluğun geçmesini beliyordum. Yok...Uyuşukluk geçmiyordu. Sıkıntıdan ve biraz da panikten olsa gerek elimdeki dalla yerlere yazılar, yazıp şekiller çizmeye başladım. Ancak paniğim arttı ve büyük bir korku hissettim. Aniden büyük bir dehşete kapıldım. Elimdeki çubuğu fırlatıp, ayağa kalktım. Neler oluyordu bana...

Bir süre ayakta bekledikten sonra. Yok canım... deyip, sağ ayağıma hafifçe basarak dalı attığım yerden alıp yeniden ağacın dibine oturdum. Başımı yukarıya kaldırdığımda, kocaman bir zeytin ağacının altında oturduğumu fark ettim. Tarlaya şöyle bir göz gezdirdiğimde, her tarafın zeytin ağacıyla dolu olduğunu gördüm. Ancak altında oturduğum ağaç diğerlerine göre neredeyse üç kat daha büyüktü ve gövdesi hepsinin gövdesinden dört beş kata daha kalındı. Elimde tuttuğum dalda muhtemelen ondan düşmüş bir daldı. 

Dalı toprağa sürterek yeniden yazılar yazmayı, şekiller çizmeyi denedim. Büyük bir korkuyla dalı tekrar elimden fırlattım. O da neydi öyle. Acaba bu uyuşukluk... Aman allahım bu bu... beynimden mi geliyordu? Acaba beyin kanaması mı geçiriyordum? Önce uyuşukluk sonra da bilinç bulanıklığı...Evet evet... Kesin beyin kanaması geçiriyordum. 

Yere sakince oturdum. Ayaklarımı uzattım. Etrafa bakındım. "Edremit' ten Ankara'ya gidiyorum. Arabam yolun kenarında duruyor. Ayağımda uyuşukluk oldu. Dinlenmek için durdum Her şey yolunda."  şeklinde bilincimi gözden geçiriyordum. Ayaklarımı hareket ettirebiliyor, kollarımı havaya kaldırabiliyordum. Güç kaybım yoktu. Tüm bunları düşünürken birden başka bir şeyin farkına vardım. Ayağımdaki uyuşukluk geçmişti! Nefesim normale dönmüş, paniğim azalmıştı. ayağa kalkıp yürüdüm. Evet.. Uyuşukluk da tamamen geçmişti. Artık yola devam edebilirdim.

Tam arabaya doğru yönelmişken yerde duran dalı gördüm. Zeytin dalı... Az kalsın aklımı başından alıyordun. Dalı tekrar yerden alıp, çömeldim. Yeniden yere bir şeyler yazmayı denedim. Bu sefer dal elimde yere yığılıp kaldım. Artık tamamen yerde yatıyorum. Gözümün önünde gökyüzünü dallarının arasından gördüğüm kocaman zeytin ağacı vardı. Kaskatı yatıyordum. Sadece dalı tuttuğum elim hafifçe kımıldıyordu. Yerden kalkmayı denedim. Başım dönüyordu. Başımı yere bırakıp gözlerimi kapattım. 

Hafif bir rüzgar esintisiyle uyandım. Gözümü açtığımda güneş aynı yerde duruyordu. Zeytin ağacının dalları güneşi bir gözüme değdiriyor bir güneşi saklıyordu.  Çok fazla uykuda kalmadığımı düşündüm. Aslında uyudum mu yoksa bayıldım mı tam olarak ayırt edemiyordum. O durumda tek fark ettiğim şey dalı tuttuğum elimin hafifçe kımıldadığıydı. Doğrularak oturdum. Dala baktım ve onu  toprağa değdirdim. Tam yere bir şeyler çizecekken, dal yerde bir şeyler karaladı. Sakindim. Ben gayet iyiydim. Bana birşey olmamıştı. Beyin kanaması geçirmiyordum. Ama dalı ben hareket ettirmiyordum. Bunun da farkındaydım.  Dal kendi hareket ediyordu. Bu en başından beri de böyleydi. Ama bu sefer paniklemedim.  Uyku beni sakinleştirmiş sanki her şeyi olağan karşılamamı sağlamış gibiydi.  Yere dikkatlice baktığımda "Yoluna git. Yeni yolcunla." yazıyordu.


Dalı arabamın bagajına kilitledim.

Ankara' ya doğru yola koyuldum. Yeni yolcumla.



Önder Güngör / 26.Ocak.2025




Tamamını oku
Tarih: Ocak 12, 2025 Yazar: Yorum: 1 yorum

Beden, arınmayı öğrenir.

    

Görsel : The Origins of Earthing: Exploring the Practice and Benefits

    "Topraklanmamış insanlar odaklanmakta zorluk çekerler, huzursuz ve stresli olurlar, çevrelerindeki her şeyi kontrol etmeye çalışırlar. Doğal olarak topraklanmış kişiler ise, sade ve dengeli insanlardır, bedenlerinde evlerindeymiş gibi huzur içinde yaşarlar. Topraklama, bedeni sakinleştirdiği; içinde yaşanılacak sıcak ve huzurlu bir yer yarattığı için insanı dengeler. Başkalarını kontrol etmeye çalışmak gereksizleşir çünkü topraklama bedene kendisini kontrol etme yolunu verir; beden, enerjiyi ve duyguları serbest bırakmayı, kendisini an be an arındırmayı öğrenir. Deneyin ve görün."

Auro ve Çakra Kullanma Kılavuzu / Karla Mclaren

Tamamını oku
Tarih: Ocak 01, 2025 Yazar: Yorum: 0 yorum

2025 Yapılacaklar Listesi



Eskiden her yıl kararlar alırdım. Yeni yılda söyle yapacam , böyle yapacam, bunları başaracağım diye....,

Bu yıl da karar alıyorum ama diğerlerinden farklı.

Bu sefer,

Şu kadar kitap okuyacağım, şu kadar spor yapacağım, şunları öğreneceğim, bunları bitieceğim, bunlara başlayacağım türden şeyler yok.

Çünkü belli yaştan sonra  insanın ilk hedefi "YAŞAMAK" oluyor.

Yaşamak derken nefes alıp vermekten bahsetmiyorum.

Aynı Nazım' ın şiirindeki gibi, 


Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, 
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin, 
           hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil, 
           ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için, 
                                      yaşamak yanı ağır bastığından. 

Belki bu yıl da "Zeytin ağacı" dikmeyeceğim ama yaşamayı ciddiye alacağım.

Önder Güngör / Ankara / 1 Ocak 2025

Tamamını oku
Tarih: Aralık 29, 2024 Yazar: Yorum: 0 yorum

Korku Tüneli

 Bir arkadaşım var.

Korku tüneline girmiş.

Çıkıncaya kadar gözlerini hiç açmamış.




Tamamını oku
Tarih: Kasım 16, 2024 Yazar: Yorum: 0 yorum

Her şeyi koy bir torbaya, hepsi çöp (*)

 (*) Hande Yener' in şarksısından alıntıdır.



İş çıkışı eve geldim. Kapının önüne iki battal boy torba, çöp çıkarılmış olduğunu gördüm.

İçeriye girip, mutfaktaki diğer çöpleri de ben çıkardım.

Kapının önü çöp yığını oldu. Apartman görevlisi arkadaş, büyük ihtimalle önce bizim çöpleri götürdükten sonra gelip diğer dairelerin çöplerini götürdü herhalde.

İki gün önce izlediğim youtube videosu aklıma geldi. Şehirden köye göç eden insanlarla ilgiliydi.

Köye göç etmiş arkadaş; ekolojik tarımla uğraştığını, tavuklarını, toprağı vb.. anlatıyordu Bir ara program yapımcısına,

"Düşünsenize haftada sadece iki küçük poşet çöp üretiyorum. İstanbul' da her gün bunun iki katı çöpüm oluyordu." dedi. Köydeki çöp de sadece deterjan ambalajı artığıymış.

Bir arkadaşım "Zenginin çöpü olur. Ne kadar çok çöpün varsa o kadar zenginsin. Fakirin çöpü olmaz." derdi. 

Ne doğaya bir katkım var (çöpüm çok) ne de kendime bir faydam var. (zengin değilim.)

Not: Yukarıda görsel, çöp poşeti değildir. İtalyan Bottega Veneta markasının yeni siyah deri çantasıdır. ( Kaynak : ( https://www.haberturk.com/bottega-veneta-nin-cantasi-sosyal-medyanin-diline-dustu-2895795 ) Fiyatı 17.450 TL imiş. (16.11.2024 tarihinde) Tarihi özellikle yazdım. İki yıl sonra bu yazıyı okuduğunuzda çöp poşetlerinin bu fiyata ulaştığını görünce çanta ucuzmuş diyebilirsiniz.

Tamamını oku